Fatih Yalıner
fatihhyaliner@gmail.com
İnsan için zaman kavramı genellikle ‘mikro-kozmostan makro-kozmosa canlı/cansız kapsadığı tüm varlıkların akıbetini belirleyen akışkan bir süreç’ olarak görülmüştür. İnsanın bilinç düzeyinde zamana yönelişi, belki de insanlığın ilk bilinçli eylemidir. Varoluşsal anlamda insan neden bu dünyada olduğunu bilmeyen fakat bir gün öz canlılığının yiteceğini başka biyolojik varlıkların yok olması üzerinden deneyimleyen bir canlıdır. Bu durum kuşkusuz, onu doğumla ölüm arasında yaşanan ve sadece ‘şimdi’de gerçekleşen bu kozmik canlılığın yapısını düşünmeye itmiştir.
Kusurlu bir varlık olan insanın, çağının veri akışı içerisinde edindiği bilgiler/öğretiler, zamanın alımlanma biçimini doğrudan etkilemiştir. Zamanın ontolojik yönden yorumlanması da yine alımlama biçimlerinin sınırlılığı dahilindedir. İnsanın yaşamı algılama biçimi, bedenin/ruhun bilinçle ya da bilinçdışıyla verdiği kararlardan doğar. Bu mecburi seçim, yaşama dürtüsünün egemen olduğu biyolojik varlığın ‘belirsizliği’ doğası gereği sevmemesinden ve yaşamını sürdürme arzusundan kaynaklanır. Bunun için kendisini yaşatabileceği ideal bir ortam kurar. İnşa edilen bu yaşam alanı, daha önce yaşayan fertler tarafından çağın tecrübelerinden de yararlanılarak tekrar ve tekrar oluşturulur. Dünyaya uğrayan birçok insanın genel hatlarıyla zamanı aynı biçimde algılaması, zaman kavramını kanıksanmış kolektif bir anlatıya dönüştürmüştür. Çünkü teknolojik yeniliklerin doğaya üstün gelmediği zamanlarda yaşayan insanlar, doğal yaşam akışının getirdiği standart ölçüde ‘doğal’ yaşam deneyimine sahip olmuştur. Bu ‘doğal’ süreç çok uzun bir zamanı kapsadığı için zamana ve yaşama dair genel bir kanı oluşturmuş, zihinsel inşada yaşanabilir bir anlatı/yaşam konforu sağlamıştır. Bugün bedensel ve psikolojik yönden insanı ayakta tutan yegâne şey, bu ‘doğal’ anlatıdır. ‘Anlamlı’ bir yaşamı ‘doğal’ yollarla algılama biçimimizdir. İnsana iyi gelecek tek şey anlamlı bir anlatıya koşulsuz olarak bağlı kalabilmesidir. İnsan ancak herkesten ve her şeyden bağımsız olarak kendi algısal zamanını yaratarak kendi anlatısını bulabilir. İnsanın yarattığı anlatı karmaşasından kurtarabilecek tek etmen; çevreyle, doğayla ve yaşamla sağlıklı bağlar kurabilecek yapıcı kolektif bir anlatıyı, kim ne derse desin, zamanına yerleştirmesidir. Zaman da insan da bu fenomenolojik anlatıyı yaşam çerçevesinde olgunlaştırarak ideal haline getirecektir. Çünkü fenomenolojik zamanın doğası, ancak özgür yaşam perspektifiyle inşa edilir.
Güneşin her zaman aynı vakitte doğup batması, canlıların doğumdan ölüme kadar benzer biyolojik süreçlerden geçmesi, anımsama yetisine sahip insanın geçmişteki bilgilerini kullanarak şimdiyi ve geleceği inşa etmesi, birincil olarak deneyimlenmemiş çok eski zamanlara ait bulguların veya anlatıların günümüze yansıması; zamanın geçmişten geleceğe doğru akışkan bir süreç olduğunu insan zihnine kanıtlar. Fakat akışkan bir şeyin içerisinde insan aynı düşünceye veya anlatı kurgusuna saplanıp kalamaz. Kendi kanını, düşüncelerini, hormonlarını dengeleyemeyen bu hayvani tür, tanrısal bir güç olarak görülen anlatı yaratma konusunda ustalaşır ve kendi inşa ettiği anlatılara inanır hale gelir. Zamana içkin olan tüm varlıklar, zamanın değil, insanın anlatı kurgusuyla, eylemsel/düşünsel açıklığıyla yeniden yapılanır. Doğanın temel kodları, insanın potansiyel üretim biçimleriyle yeniden şekillenmeye başlar. Yaşama arzusu ile ölüm korkusunun yarattığı belirsizlik, konfor alanını sürekli değiştirmeye, doğal yaşamın verdiği verilerden bağımsız insanı yeniden yapılandırmaya iter. Bu psikolojik mücadeleler içerisinde insan zihni, zamanı teolojik yapılar üzerinden kurmaya çalışır. Doğayı, yaşamı veya belirsizliği kabullenmek için biyolojik varlığın duyduğu acıyı korkuyla perçinlemek yerine kâinatı yaratan güce sığınarak yaşamını sürdürmeye odaklanır. İnsanın bu muhteşem, bir o kadar da rezalet korkusu farklı zaman biçimlerinin kırılmasına/yaratılmasına yol açar. Fenomenolojik yönden bireyin ve toplumun zamanı algılama biçimleri, gündelik deneyimler ve bilgiler sonucunda dalga biçiminde minimal farklılıklar oluşturur. Kötü bir gün, genellikle insana duygusal/düşünsel yük bıraktığı için yavaş/ağır gelir. O kötü duygular, insan yaşamını her yönden etkilediği gibi zaman algısını da etkiler. İyi duygular ise yaşama sevincinin ve hafifliğin etkisiyle zaman akışını hızlandırır. Bu örnekler insanlığın ilk zamanlardan beri getirdiği gündelik yaşam kodlarıyla ilintilidir. Söz konusu bu kodlar (yaşam metaforlarımız) bedensel ve bilişsel haznemizde sürekli yeniden yapılanır. Zaman da bu yüzden her çağda yeniden inşa edilir. Antik çağdan günümüze kadar zaman ‘akış’, ‘yanılsama’, ‘tek gerçek’, ‘döngü’, ‘çoklu evren’, ‘simülasyon’ gibi kavramlarla tanımlanır. Sunulan zaman tanımları, gerçek olsun ya da olmasın, bireyin, toplumun ve küresel anlamda insanlığın bu anlatıya inanıp inanmayışıyla ilgilidir. Her şeyin politika ve ekonomi üzerinde maddeleştiği bu süreçte zamanın bir meta haline getirilerek yönetilen kesimin manipülasyona uğratıldığı ve ağır yüklerle uyuşturulduğu da unutulmamalıdır.
Günümüzde herkesin en az bir şeyin uzmanı olması; insanların ve kurumların kazanç uğruna kitsch üretmeye mecbur bırakılması, medyanın her organında korku ve pornografik haz pompalanması, tüm suçların pornografik bir magazin biçiminde insan zihnine sunulması, utanç duyulması gereken olayların normalleştirilmesi, insanın zamana bakışını ve inancını sınırlandırır. Eğitim, hukuk gibi sosyal bilimlerin çöktüğü fakat fen bilimlerinin yükselişte olduğu inancı yine manipülasyona uğramış kırılgan bir zaman algımızın olduğunu işaret eder. Çünkü maruz kalınan veriler, çöplüğe döndürdüğü bedensel ve bilişsel zihnimizin inşasını bozar. “Haz yaşamıyorsan, eğlenmiyorsan, kazanmıyorsan, sevişmiyorsan, evlenmiyorsan yaşamıyorsun” gibi yozlaşmış kültürel yargılar, pornografik görseller, sahte eğlenceler veya insanın gözüne sokulan birçok yaşam modeli, insanı minimal bir diktatöre dönüştürür. Çünkü günümüzde bilişsel faaliyet göstermeyen geride kalmıştır. Gerçeği görmeyen, günümüz zamanını tanımayan kusurludur ve ezilmeye mahkumdur. İnsanın kendi evine/bedenine/hafızasına/hatırasına düzenlenmiş saldırılar bununla sınırlı kalmaz. Psikolojik tanımlamaların, öğrenilecek ve görülecek yerlerin artması zamansal bir gerçeklik gibi sunulsa da, aslında absürt egoizmden ve kültürel/küresel endüstrinin baskısından başka bir şey değildir.
Kişisel ve toplumsal yaşamımızda maruz kaldığımız verilerin zihne ve bedene verdiği biyo-psikolojik hasar, zamana da yük bindirir. Bedenin kanser üretebilmesi gibi, günümüzde bu kadar kitsch üretiminin/tüketiminin pompalanması da birçok şeyin gözden kaçmasına neden olur. Bu zamansal artıklardan kurtulmak için temel ihtiyaçlarımıza dönmeye ihtiyacımız var. Yaşamın kendi zamansal dinamiğine, doğanın kendisine ve şiir, roman, hikâye gibi öz yaşam deneyimimizle/duygumuzla bağ kurabileceğimiz, kendi yaratım süreçlerimize ve sağlıklı ilişkilere ihtiyacımız var. Yeni bir dil içerisinde bağımsız kavramlara ve anlamlara ihtiyacımız var. Bitmeyen zaruri yaşam görevleri yerine zamana bir oyun alanı olarak yaklaşarak kendi özgür ruhumuzu ortaya çıkarmaya ihtiyacımız var. Fenomenolojik zaman algımız ancak bu şekilde toparlanabilir.
Fenomenolojik zaman, ontolojik zamanın bir parçasıdır. Fakat ontolojik zamanın beşerî olaylardan nasıl etkilendiğine dair net bir şey söyleyemem. Çünkü bugüne kadar üretilmiş fenomenolojik zaman alımlamalarından yararlanmam gerekir. Günümüze kadar yapılmış düşünsel deneylerden, fizikçilerin, bilim insanlarının ve sanatçıların kurdukları zaman inşalarından hareketle ancak ontolojik zamanın insan gibi kusurlu varlıktan pek etkilenmediğini söyleyebilirim. İnsanın kendi egosuyla yalnızca dünyayı yok edebileceği kanaatindeyim. Bu durum, “zamanın doğal akışına uygun mu, değil mi?” hiç bilemeyeceğiz. Zamanın bilinçsiz bir us, çoklu ışık/evren, simülasyon gibi anlatılardan hangisi olduğunu da (ne yazık ki/ iyi ki) bilemeyeceğiz…