“Gövdemden ateş geçti, ben o ateşle yazdım”

Türkiye edebiyatının önde gelen yazarlarından biri kuşkusuz Latife Tekin, YENİDÜZEN'den Simge Çerkezoğlu'na konuştu; “Gövdemden ateş geçti, ben o ateşle yazdım” dedi.

Simge ÇERKEZOĞLU

Türkiye edebiyatının önde gelen yazarlarından biri kuşkusuz Latife Tekin… Dili kullanma biçimi ve alışılmışın dışındaki anlatılarıyla okurlarına bambaşka yollar açıyor. Yoksulluğu, göçü ve toplumsal değişimi anlatırken masalları ve gündelik konuşmaları farklı kurgularla romanlarında buluşturuyor. Tekin için dil, hikâye aktarmanın ötesine geçerek anlatılan insanların dünyasını ve adeta duyuşunu taşıyor.
Tekin’le çocukluğunda yaşadığı göçün yazarlığına etkisini, Gece Dersleri’nden Unutma Bahçesi’ne uzanan anlatım arayışlarını ve yeni kitabı Para Gürültüsü’nde ele aldığı dijital çağın yoksulluğunu konuştuk. “Yazının sırlarla dolu yanları var. Yazar neyi doğru hissediyorsa öyle yazmalı” diyen Tekin, kendi edebiyat yolunu nasıl bulduğunu bizimle paylaşıyor.

“Aynı dilin içinde başka alanlara göçmüş gibiydik”

Çok genç yaşta ilk kitabını kaleme alan Latife Tekin, ilkokul yıllarında İstanbul’a göç etmelerine ilişkin yaptığı yorumda aynı dilin içinde kayboldum benzetmesi yapıyor. Onu yazmaya yönlendiren ise belki de aradığı dili bulmaktı. 

“Bir anlamda öyle de denebilir. Erken yaşta hiç aklımızda yokken dilin bizim için sorun olmaya başladığını fark etmiştim. Göç sonrası kentte sokakla ev dili arasında bölünmüştük, evde köyden getirdiğimiz dille konuşurken okulda başka türlü eğilip bükülüyordu dilimiz, kentlilerin nasıl konuştuklarını anlama çabasıyla geçen o ilk yılların sıkıntısı içimde fazlasıyla yer etmiş olmalı, yazmaya karar verdiğimde ev içinde konuştuğumuz dille yazacağım dedim, duygusal, tepkisel bir karardı tabii ki, bu karar benim yazma sürecinde bakışımı belirleyen şeylerden biri oldu, aynı sıralarda verdiğim sezgisel başka bir kararın da duruşumu belirlediğini söyleyebilirim; aralarında büyüdüğüm insanların gerçek sayıp inandıkları şeyleri, ben de gerçek sayıyormuş gibi yazıp anlatacaktım, cinler, periler, destanlar, hikayeler… Gerçek dışı, olağanüstü, görünür görünmez varlıklarla yaşayıp giden insanların bakışını, duyuşunu edinecektim… Doğal olarak dil üstünde derinlemesine düşünmem gerekti… Aynı dilin içinde yaşadığımız tüm bu kopukluk neden, dilimizi neden dönüştürmek zorundayız, neden okulda ev içinde konuştuğumuz dille konuşmamaya zorlanıyoruz… Sorup duruyordum kendine ve bu anlama çabası, benim yazma maceramı etkiledi. Anlatma biçimimi büyülü gerçekçiliğe yakıştıranlar var ama ben yazmaya böyle bir kararla koyulmuş değilim. Çocukken beni inciten anlamsız bulduğum, anlamaya çalıştığım konu beni dil nedire kadar götürdü, içimden taşan duygularla yazdım.Yıllar önce söylediğim gibi gövdemden bir ateş geçti, ben o ateşle yazdım, kişisel zorlanma ile kurulup gelişen bir dil…”

“Gece Dersleri’ni kendimi de iyileştirmek için yazdım”

Başarısının ardındaki sırrı Spinoza’nın “başarı iyi tesadüfleri örgütleyebilmekten geçer” ifadesiyle bağdaştıran Tekin, benim de en sevdiğim kitaplarından biri olan Gece Dersleri üzerinden kendine nasıl meydan okuduğunu anlatıyor.

“İlk editörüm Memet Fuat, çok etkili bir editördü, edebiyat dünyasının dışından geldiğimi bilerek, baskı yapmadan şefkatle beni yönlendirdi, sonraki yıllarda çok daha açık biçimde görebildim bunu, üçüncü kitabımı, Gece Dersleri’ni 12 Eylül sonrasında, Berci Kristin Çöp Masalları’nı Memet Fuat’a teslim edip yazmaya koyulmuştum, genç yoksul bir kadın militanın politik hareket içinde yaşadıkları… O yıllarda politik mücadele büyük baskı altında sekteye uğratılmış, sendikalar, dernekler kapatılmıştı… Metin olarak parçalı bir metindi. Dil, zaman, politik hareketler içinde kadın ve yoksulların durumunu tartışan bir metin, aynı zamanda bir anne kız hikayesi denebilir, bir eve dönüş hikayesi… Berci Kristin yayımlandıktan iki yıl sonra 1986’da yayımlandı ve ilk iki kitabımın ardından çok sert eleştirilerle karşılaştım. Sevgili Arsız Ölüm’ü yazarken Gece Dersleri’nde anlattığım durumdaydım ve kendime bu darmadağın edilip parçalanmış hali yazacağıma dair söz vermiştim. Kendimi de toparlayıp iyileştirmek, yenilgiyi içselleştirmemek için yazmak istediğim bir metin. Kimseyi dinlemedim. Bu roman bana bambaşka bir yazma yolu açtı.”

“Her kitaptan geriye bir imge kalır”

Tekin’in Unutma Bahçesi romanı ise deneme gibi yazılan, bir araya geldiğinde romana dönüşen metinlerden oluşan etkileyici bir kitap. Yazar, unutma ve hatırlamayı yalnızca konu olarak değil, metnin biçimi üzerinden de ele alıyor.

“Unutma üzerine yazdığım için, metinin kendisinin de unutmaya dair birşeyler hatırlatması gerekiyordu. Başlayacak bitecek metinle olamazdı. Anlatılırken unutuluyor duygusu olmalıydı. Unutma ve hatırlatma üzerine yazma çabam vardı. Kitabı kapatınca insanların her şeyi unuttuğu bir metin. Zaten okunan her kitaptan geriye sadece bir imge kalır.”

“Yazarın kendi yolunda yürümesi en doğrusu”

“Her okurum kitaplarımı başka türlü okur” diyen Tekin, edebiyatın tek bir kişinin bile hayatını değiştirebileceğine dair umut taşıyor. Okurun beklentileriyle kendi yazma isteği arasındaki ilişkiyi anlatırken, yazarın kendi yolunda yürümesinin önemine de vurgu yapıyor. 

“12 Eylül’den hemen sonra yazmaya başladım, öncesinde politik hareketin içindeydik, dünyayı değiştireceğimize inanıyorduk kuşak olarak, yoksul mahallelerde, fabrika bölgelerinde o inançla koştururken 12 Eylül darbesiyle sarsıldık, paramparça olduk. 12 Eylülden hemen sonra, neredeyse ertesi hafta bir defter kalem alıp politik mücadelenin devamı gibi yazmaya koyuldum.Örgütlemeye çalıştığımız yoksul insanları içeriden tanıyordum, onların aralarında büyümüştüm, bizim kastettiğimiz şeyle onların hayatları arasındaki mesafe, dil farkı üzerine kafa yoruyordum daha çok,örgütlemeye çalıştığımız yoksul insanları her yönüyle anlatarak mücadeleye katkı yapabileceğimi düşünüyordum. Zamanla yazıya da, kendi yazarlık sürecime de bakışım değişti doğal olarak, okurun metinle nasıl ilişki kurduğunu sezip anlamaya çalıştığım, tanınan bir yazar olarak ışık altında yazdığım heyecan verici günler… Okurla karşılaşma, tanışma, edebiyat ünlüsü olmak o zamanlar şimdikinden farklıydı, Edebiyatımızın bugün hayatta olmayan önemli yazarları, şairleri yaşıyordu, onlarla karşılaşmak benim için öğreticiydi, onlar tarafından onaylandığımı hissetmek yazma coşkusu heyecanı uyandırıyordu bende. Okur her zaman yazardan okumak istediği şeyi yazmasını bekler. Özellikle Gece Dersleri’ne gelen tepkilerden sonra düşünmeye başladığım şeyler bunlar, giderek fark ettim ki yazma enerjisi okurdan gelmiyor bana… Ya da başka türlü söylersek okurla iletişim kurma niyetiyle yazmaktan vazgeçtim bir uyanışla, elim geri çekildi birden ve böylece bir kitabımın, diyelim ki Para Gürültüsü’nün kaç okuru varsa o kadar farklı biçimde okunmuş Para Gürültüsü olduğunu kavradım işte. Bu benim elimi rahatlatan bir keşifti… Aynı kitabı eline alan okur, birbirinden başka başka şeyler okuyor, herkes kendi iç dünyasına gidiyor, kendi bilinç dışına, kendi hayat deneyimi, dünya görgüsü neyse… "

“Artık bildiğimiz para sistemi çöküyor”

Söyleşimizde Tekin’in son romanı Para Gürültüsü’nü de konuşuyoruz. Karakterlerin gerçek adlarını bilmeden içine girdiğimiz bu sanal dünyada, dijital çağın yoksulluğu ve hayatta kalma mücadelesiyle karşılaşıyoruz. Tekin, önceki romanlarına aşina okurları da şaşırtabilecek, yine aykırı ve iddialı bir anlatıyla karşımıza çıkıyor.

“Pandemi öncesinde yazmaya başlamıştım Para Gürültüsü’nü, çok fazla para konuşuyordu insanlar, sesleri kulağımda yankılanıyor, şiddetlenip gürültüye dönüşüyordu, hepimiz duyuyorduk o gürültüyü sanırım, sonra karantina günlerinde ev içlerinde suskunlaştık, ölüm güç kazanıp göğsümüze bastı çünkü, Para Gürültüsü’nü yazmayı bıraktım o süreçte, ilk sayfaları belirmişti az çok, dili, kahramanları, hikayesi… Daha önce de para üstüne düşünüp yazmıştım ben, Buzdan Kılıçlar’da kentin içinde parayı arayan yoksulların hikayesini anlatmıştım, 1989’da… Pandemi sonrasında Para Gürültüsü’ne döndüm yeniden, gürültü daha da şiddetlenmişti. Bugün dünyanın her köşesinde topluluklar para gürültüsüyle çalkalanıyor, artık dijital paradan söz ediyoruz, yeni bir çağın eşiğindeyiz, bildiğimiz para sistemi çöküyor, yerini yeni bir değerleme sistemi alacakmış gibi görünüyor, altın ve gümüşe dayalı yeni bir para sistemi oluşacak sanki ve doların egemenliği yıkılacak… Dünyanın tüm ülkelerinde hızla yoksullaşıyor insanlar, ücretler çok düşük, çalışma koşulları ağır, nasıl yaşayıp nasıl hayatta kalacak insanlar… Büyük kalabalıklar en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz haldeyken teknoloji finansörlerinin ‘atom çağı kapandı, artık teknolojik cumhuriyet çağındayız, hepinizi biz yöneteceğiz’ deyiverişleri, dijital zalimlik çağına geçiş, tüm bilgileriniz elimizde manifestoları… Yeni teknolojiyi kullanma bilgisine becerisine sahip mutlu azınlık hayatta kalacak sadece, adapte olabilenler yani…Yoksullar ne yapacak bu geçiş sürecinde, bu sosyal medya, yapay zeka çağında… Para Gürültüsü’nün yoksul genç youTuber kahramanın mesele ettiği şeyler bunlar…Yoksullar için kumar çağına dönüşen bu zalim, dijital zamandan çıkış var mı?”

Özel Haber Haberleri