Fatoş Avcısoyu Ruso
fatruso@gmail.com
Bu dünya, yoruldu mu kuşlar konsun diyedir.
Can Yücel
Nihat Özdal’ın kuşları, kuş evlerini, şehirlere ve çocukluğa ait hikayelerle, mitolojik anlatılarla iç içe kurguladığı romanı Ornitolog’la ilgili yazarken karşımda göğe dokunmayı düşleyen bir ceviz, yanında yeni çiçeklenmiş bir badem, kış rüzgârlarıyla bir enstrümana dönüşen muz ve o ağaçları durup dinlenecekleri, söyleşecekleri, beslenecekleri, sevişecekleri güvenli bir ev bilen serçeler, nar bülbülleri, baştankaralar, kumrular vardı.
Eğer evrenle organik bir bağ kurmayı başarabilmişseniz, bazı hayvanlar evrenin hangi boyutunda ne yaptığınızı, ne yaşadığınızı, en önemlisi de yaşam amacınızı -Japonlar buna ikigai diyor- size hatırlatmak/anlatmak için vardır. Biraz şiirsel bir ifade gibi görünse de evi bir salyangoz, bir kaplumbağa veya bir kırlangıç metaforu üzerinden düşünmeden geçen bir çocukluk var mıdır, bilmiyorum. Nihat Özdal Ornitolog’u tam da bu noktadan temellendiriyor. Doğarken fıstık ağacından ses veren ishak kuşunun adını alıyor, roman boyunca okura kuş evlerini ve kuşları anlatan İshak. Çocukluğu, aile üyeleri, karşılaştığı kişiler ve dolaştığı şehirler farklı kuşları çağırıp durur yolculuğu boyunca: incir kuşu, kızıl şahin, gümüş yağmurcun, kerkenez, saka kuşu, dikkuyruklu ötleğen… Bölüm adlarından biri olan ‘Şehrin Kuşları Nerede’ sorusunun cevabına dönüşür İshak’ın etrafındaki insanlar: İnsanların hüzünlü bakışlarında, telaşlı hareketlerinde, yavaşlığında, hızındadır kuşlar.
Sadece bir çocukluk ve yol inşasına kalkışmaz, Nihat Özdal; kuşlarla insanlar, kuş evleri/saraylarıyla mimari/şehir arasında unutulan güçlü ve kadim bağı yeniden hatırlatır; içinde duyduğu ve yaşamının her alanına yayılan ekolojik kaygıyı, merhameti, tüm canlılarla etkileşimli yaşamayı, insanın hayvandan üstün bir varlık olmayışını, bir oluşlarını da görünür kılar.
Kuşlar gibi bazı sözcükler de anahtar işlevi görür Ornitolog’da: halka, göç ve boşluk.
Halka, fıstık ağacında öten ishak kuşu kadar belirleyicidir, İshak’ın hayatında. Romanın başlangıcında karşılaştığı ölü arı kuşu ve ayağındaki halka, İshak’ın zihninde bir haritaya dönüşür. Annesinin doğduğu ve aşk uğruna bıraktığı ülkeyi, kartpostal koleksiyonunu; bir kuşun üzerinden geçtiği farklı coğrafyaları, göçü, kuş oluşu, özdeşlik kurmayı imleyen sezgisel bir harita.
Kaybı, yersiz yurtsuzluğu yaşayan sadece kuşlar değildir, sonsuz imkanlara sahip olan insan da bir kuş zarafetiyle kaybolabilir evrende. Kaybı bir hikaye anlatıcısı olan babaannesinin üzerinden iki farklı şekilde ve özdeşlik kurarak belleğimize bırakır İshak, yorulan bir kuşun kendini boşluğa bıraktığı son dalışından farksızdır, belleğini yitiren babaannesinin evini terk edip ölümün sessizliğini seçmesi:
‘Başta çalıkuşları, turnalar, laysan albatrosu ve gökkuşağı lorileri olmak üzere bazı kuşlar, göç rotalarında yorgun düştüklerinde, uçamayacaklarını hissettiklerinde, gövde ağırlıklarını toprağa ya da suya verir. Ayakta ölmezler. Uçarak ölmezler. Dalarlar. Bir taşın kovuğuna, bir çalının altına, okyanusa. Görünmeyen bir boşluğa. Bir çekilme duygusudur bu. Kendini saklamak için değil, kendini geri almak için. Dünyadan değil, görünürlükten vazgeçerek. Babaannem de görünürlüğünden vazgeçmişti. Sanki geçmişiyle beraber yürümeye başlamıştı. Öylece çıkmıştı evden. Kimseyi kırmadan, hiçbir eşya almadan. Küçülerek, unutulmak ister gibi… Babaannem de bir kuş gibi haritayı yırtıp çıkmıştı.’
Kuşların boşlukla kurduğu sezgisel ilişkiyi en iyi anlatanın kırlangıçlar olduğunu düşünürüm hep. Her seferinde aynı yuvaya/eve geri dönerek; boşluğa, uzaklaşmaya, yeni deneyimlere, göç edebilmek için değişmeye, bırakmaya, sezgiye ve hatırlamaya ne çok ihtiyacımız olduğunu gösteriyorlar bize.
Ait olduğumuz yer bir oyuk, bir pencere, bir oda, bir ev olmak zorunda değil. Güvende olmayı hissedeceğimiz bir mekandan fazlasını sunar bize evren. Ağlar ve ilişkilerle örülü, ortak hikayelerdir gerçek yaşam alanlarımız, sadece insanlarla değil; evreni var eden tüm varlıklarla. İşte bu bilinçle zihnindeki haritayla ve kuşlarla uyumlanır İshak.
Nihat Özdal bir şair hassasiyetiyle kurduğu bu büyülü evrenden sık sık saparak okura kuşlarla ilgili birtakım bilgiler/veriler aktarır. İshak aracılığıyla Kuş Mimarisi adlı bir kitap üzerinde çalıştığını, bu büyülü evrenin aslında bir kurmaca olmadığını söyler: ‘Kuş Mimarisi’ni yazarken, yazdıklarımı kurmaca sanacaklar diye tedirginim.’ Özdal roman boyunca okurla konuşmaya, Kuş Mimarisi kitabıyla ilgili bilgiler paylaşmaya devam eder. Yazar, hangi kaynaklardan beslendiğini de okura anlatır: Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta, Marcel Khalife Asfur (zihnimin tüm odalarında yankılanmaya devam eden bir ağıt), Pablo Neruda Kuşlar Sanatı, Ken Loach Kerkenez, Mantıku’t-Tayr, Şehir Kuşçuları (podcast), Wallace Stevens Bir Karakuşa Bakmanın On üç Yolu, Nihat Özdal Kuş Pencereleri, Cengiz Bektaş Kuş Evleri, İbn Hazım Güvercin Gerdanlığı… Okurla kurulan bu diyalog, izlenen yolun -kitabın yazılma sürecinin- anlatıda yer alıyor olması, İshak’la Nihat Özdal’ın yaşam pratiklerinin aynılığı, yazara anlatının içinde bir eseriyle atıf yapılması, geriye dönüşlerle geçmiş, şimdi ve gelecek arasında anlamsal bir ilişki yaratılması, kuş türleri ve onların yaşam alanlarıyla ilgili bilgiler aktarılması yazarın üstkurmacanın yakınlarında dolandığının da göstergesidir.
Kuş Mimarisi kitabının yazılış süreci boyunca İshak, insanlarla kuşların iç içe yaşadığı kuş evlerini/saraylarını incelemek amacıyla uzun bir yolculuğa çıkar. Farklı duraklarda İshak’a farklı kişiler, görüntüler ve hikayeler eşlik eder. Şahit olduğu şeyler değişse de okuma pratiğiyle birlikte, okuru da dahil ettiği sorgu aynı kalır: Kuşların sesini daha fazla duyabileceğimiz ortak yaşam alanları inşa etmek, kuşlara ve evlerine saygı duymak, ekolojik dengenin yapı taşı olan kuşları, göç yollarını, habitatlarını korumak, kuşlar üzerinde tahakküm kurmamak mümkün mü?
İlk durak Suudi Arabistan’daki Güvercin Kulesi/ Ad-Dilam’dır. Ornitolog’un bu bölümünde kuşların yere bastıkları anların, izlerinin kaldığı toprağın onların varoluşu olduğunu vurgulayan Özdal, kuşların göç yolları kadar, yere dokundukları sazlıkları, deltaları, kayalık yamaçları da korumamız gerektiğinin altını çizer. Aklıma uzun göç yollarından sonra Kıbrıs’ın bakir doğasında Karpaz’da ardıç ağaçlarında soluklanacak olan ardıç kuşları (Kıbrıs Türkçesinde cikla) ve onların gelişini henüz gün ağarmadan heyecanla bekleyen avcılar, şiddetin ve bozulan ekolojik dengenin görünmezliği geliyor. Asfur zihnimdeki odalarda yankıyor yine: ‘Nereden geldin?/Gökyüzünün sınırlarından, / Komşunun evinden, dedi./ Kafesten kaçtım, dedi./ Tüylerimi zaman aldı, dedi.’
İshak’ın ikinci durağı, Ab-Dilam’da Güvercin Kulesi’nde bulduğu, koordinatlar ve İbn Battûta’ya ait alıntılar taşıyan cam kapsülle değişir. Bu kapsülü taşıyacak bir güvercin yoktur artık ama İshak’ta onu İran’a taşıyacak kuş sezgileri vardır. Güvercinlikleri, kuş evlerini/ saraylarını/ pencerelerini fotoğraflarla ve tarihî bilgilerle destekleyen yol hikayesini özel kılan masalımsı atmosfere eşlik eden gerçek bir coğrafya, tarih ve ornitoloji var.
Güvercinliklerin genişçe bir yer tuttuğu kitapta özellikle Mardin’e ve taklacı güvercinlere ayrılmış bölümü okurken çocukluğumun Şeher’ine -Lefkoşa’ya eskiden Şeher de denilirdi- gittim. Kanlıdere’nin (Pedios) üst başında, dedemin oda oda inşa ettiği hanaylı evin yüksek yerlerine yerleştirdiği teneke yuvaların içinde hep güvercinler veya kumrular olurdu. Şeher’de kaldığım ve hanayda uyuduğum yaz gecelerinin sabahı, odam kumruların sesi ve anneannemin kızarttığı ekmeklerin ve zeytinlerin kokusuyla dolardı. Ornitolog’la ilgili yazarken kuş evlerinden dedeme bahsettiğimde, Kıbrıs’ta da eski kerpiç evlerde kuşlar için çatıya yakın boşluklar bırakıldığını ama şimdi onlardan bir iz kalmadığını öğrendim. Sonra balkona çıkıp merteklerin ucuna kat kat yerleştirdiği güvercin evlerine baktık. Akşam oluyordu. Güvercinler evlerindeydi. Güvercin gübresiyle büyüttüğü kış domatesleri koyu yeşil yapraklarıyla gülümsüyordu. Ama anneannemi o sessiz boşluğa bir kumrunun tüyüyle uğurlayalı bir yıl oluyordu.
‘Tüy, kuş anlamına gelir ve genel olarak kuşlar da sezgisel ve düşünsel karakterlerin psişik varlıkları anlamına gelmektedir. Örneğin, ölünün ruhu, ölü bedenden kuş biçiminde ayrılır… Dolayısıyla, denebilir ki, kuşlar neredeyse bedensiz olan varlığı, havanın ve rüzgârın estiği gökkürenin bir sakinini temsil etmektedir ve daima nefes ile ve dolayısıyla insan psişesiyle bağdaştırılmıştır.’
İsfahan’da uzak bir göçün -Hümâ kuşunun- hikayesini Farsça anlatan masalcı kadının ‘Nereye gideceğini bilmiyor Zaghbur’ diyerek İshak’ın eline bıraktığı güvercine ait tüyle babaannesine veda edeceğini ve hikayemizin derin benzerliğini daha sonra anlayacaktım. Zaghbur ‘gölgede gezen kuş’ anlamına geliyormuş. Gölgede, kuytuda, boşlukta…
İshak’ın diğer durakları ‘Şanghay, Halfeti, İspanya, Moğolistan, Himalayalar, Urla, Gesi, Endonezya’, zaman zaman gerçekliğin zaman zaman mitolojik anlatıların eşlik ettiği ve karşılaşma ihtimalimizin çok düşük olduğu kuş türleri, nişler, oyuklar, pencerelerce ilerledi.
Klimmerer’den mülhem kuşlar, yeryüzüyle uyum içerisinde yaşayan diğer bitkiler ve hayvanlar gibi birer hikaye anlatıcısıdır. Yeryüzüyle uyum içerisinde nasıl yaşayabileceğimizi hatırlamak için onların hikayelerine, yoldaşlığına, sezgisine ihtiyacımız var. Nihat Özdal’ın bir kuşun zihnindeki haritayı takip ederek kurduğu Ornitolog, insanla kuş arasındaki sınırları silikleştirmeyi deneyen, ortak yaşam alanlarını düşleyen, bunun için kadim bilgileri ve deneyimleri önceleyen, insanın ait olduğu yeri sezdiren, insana kuşlar adına konuşan bir hikaye anlatıcısıdır:
‘İnsan merkezli bir düzen, kendi çıkarlarını doğanın ritmine dayatırken, kuşlar bu dayatmanın sınırlarını her yıl yeniden çizer… Kuş yalnızca yiyecek ve barınak için duraklamaz, aynı zamanda insanın egemenlik tahayyülünü test eder. Konaklama, dinlenme noktaları, insanın mülkiyet sınırlarına rağmen kuşun özgürlüğünü yeniden teyit eder. Egemenlik kuşun perspektifinde kısır ve geçicidir. Rüzgâr, gökyüzü, akarsular ve mevsimler, sahiplenilmeyen, paylaşılması gereken kaynaklardır. İnsan, kendi çizgileriyle gökyüzünü böldüğünde, kuş ona hâlâ bakar; sessiz bir soru sorar: Gerçek güç, sınırlar çizmekte mi yoksa bu ritimle uyum içinde akabilmekte mi?
Kuşun rotası, insanın tarihe bıraktığı izlerin üzerine bir ayna tutar; özgürlük ve egemenlik arasındaki farkı, göç yolunun sessizliğiyle öğretir.’
*Metindeki italik ifadeler, Ornitolog’dan alıntılanmıştır.