Emrah Öztürk
emrah.ozturk@arucad.edu.tr
Zaman, dünyayı boynuzlarında tutan öküzün ürpermesidir. Öylesine bir anlık ve öylesine kapsayıcı, uzun bir devinimdir.
Görünmez olduğu söylenir ama aslında zaman görünürdür; sadece hücreleri arasındaki mesafe farkı çok olduğu için bir müddet (bir ömür ya da) beklemek gerekir. Onun sizden uzaklaşmasıyla mümkündür görebilmek. Ben bu durumu rahmetlik ninemin ellerine bakınca öğrenmiştim. Yanaklarına, avurtlarına kaçmış göz çukurlarına bakınca. Sonra deneyimi sürdürüp ihtiyar binalara, tarihi eserlere baktım. Rüzgârın rendesinden geçmiş asırlık anıtların tepesinde oynaşıp duran bir çocuktur zaman. Buruşturana kadar öper bizi.
Zaman’ın sesi de vardır. Ülkü Tamer’in dediği gibi, bir hançerin paslanırken çıkardığı gürültüdür. Üstelik büyük bir müzisyendir. Kulak verilirse eğer çok farklı şeylerden çok farklı ezgiler türetebilmektedir.
Biz modern dünyanın insanları, zaman’ı hep iki biçimli kabul ederiz. Her ne kadar o, yekpare olsa da bunu bize bir türlü anlatamaz. Bizler inanırız ki doğaya ait olan bir zaman kavramı vardır, döngüseldir, herkes ve her şey için eşittir, düzenli ve sarihtir. Bir de insan işi zaman vardır; 19. Asır’ın sonlarına doğru icadını tamamladığımız bir cihazdır o. Doğrusaldır. Bizim elimizden çıkmadır ve son derece politiktir. Mesela; toplamda 1 saatlik bir yolculuk olan Türkiye’den Kıbrıs’a geliş, bu günlerde 5 veya 10 dakikaya indirgenmiştir. Saat 9’da Sabiha Gökçen’den uçağa binen birisi, Ercan’a indiğinde ve saatine baktığında 9’u 10 geçtiğini görecektir. Neden? Çünkü zaman, yani bu ikinci tip zaman, tamamen bir kurgudur. İdeolojik, kültürel, tahakküme dair bir eklenti gibidir.
Einstein’ın o meşhur formülünde belirtildiği üzere zaman, hız’ın bir faktörüne dönüşmüştür.
Edebiyatımızda bu el yapımı zamanın oldukça güzel anlatıldığı bir eser mevcut; Saatleri Ayarlama Enstitüsü...
Peki böylesine kurgu, böylesine tel maşa bir kavramken insan neden bu zaman’a ihtiyaç duyuyor ki? O eski usûl zaman, hani döngüsel olan, sesi-görüntüsü-öpüşleri olan zaman’la neden yetinilmiyor?
Belli ki iktidarlar böyle bir zamanı daha işlevsel buluyorlar. Zaman, beraberinde bir mekan algısı, bir bellek yapısı, bir yaşam tanımını getiriyor. Bir otorite başka ne ister? Nostaljinin, yaşanmayacak geleceklerin, yaşanmamakta olan şimdilerin anlatımlarıyla doluyoruz böylece. Ama durum bu kadar basit değil.
Bireyler olarak bu kurulup bozulan zamana bizler de ayrıca ihtiyaç duyuyoruz. Evet, o varoluşçu pencereden söz ediyorum. Kendimizi var edebilmemiz için bir zaman mefhumuna ihtiyaç duyuyoruz. Ben bu olabilirim, ben bu kişiye dönüşeceğim, ben yeni bir sayfa açacağım... diyerek kendimizin alternatif kurgularını düşlüyoruz, sonra da ona göre yaşamaya başlıyoruz. İşte böyle bir projede tek ihtiyaç duyduğumuz şey zaman. Bir de bu projenin kolektif bir biçimde yapıldığını gözönüne alalım. Kentteki her insanın kendi zamanının ötekilerine karıştığını. Bir büyük kurguya, bir büyük yapıntıya dönüştüğünü. Öyle sanıyorum ki en çok bu durum ‘kent sıkıntısını’ var kılıyor.
Öte yandan bu yapıntı olan zaman’ın yapıntılık derecesi de hep aynı olmadı. Kafka’nın veya Hiedegger’in dönemindeki zamanın kurgusal algısı, bugün çok başka bir noktaya ulaştı. Hem de birçok açıdan. Bu da yeni seslere, yeni yeni bakışlar geliştiren yeni düşünürlere ne kadar gerek duyduğumuzu gösteriyor.
Bu yapıntı zaman, kendi labirentinin içinde bir garip akrep olarak devinip dursun. Onun diplerinde yer alan o döngüsel zaman, o mavi çizgi, o göz kamaştıran uzay balinası her zaman mevcut olacak. Edgar Allan Poe ondan çok defa bahsetmişti. En meşhur şiirlerinden birisinde de ona bir cisim vermişti; fatih kurtçuk. Ölüm fikrinin mutlaklığını vurgulamaya çalışırken aslında zamana yeni bir don biçmiş oluyordu.
Öte yandan bu iki zaman kavramının birbirine karıştığı, buluştuğu ya da, bir an mevcut. İkindi vakitleri. Büyülü Saat (Magic Hour) denilen o her şeyin kehribara, malakite çaldığı, Yaşar Kemal’ce diyecek olursak ‘balkıyan’, parlak vakitte sanki yeni bir perde aralanır. İnsanlara dipten, içerilerden dokunur zaman o saatlerde. Gün bitmek üzeredir çünkü. Akşam çökmek üzeredir. O bakır aydınlığı son aydınlıktır artık. Daha da güneş olmayacaktır, o gün için. Ben işte bu saatlerde bir parka oturmuş, ilk kez Özdemir Asaf’ın Sisyphe şiirini okumuştum. O an beni etkileyen şey, nitelikli bir şiirin tadı mıydı, yoksa önümde çakmak çakmak beliren ikindi ışığı mıydı, ya da her ikisi miydi, bilmiyorum. Tek bildiğim her ikindi vakti, mümkün olduğunca ve fırsat buldukça, şiir okumaya çalıştığımdır. Kenti, yaşamı, zamanın (her iki anlamda, her iki biçimdeki zamanın) kadife gövdesini hissetmeye gayret ettiğimdir.
İnsan, bu zaman sarmalının içinde kendi sesini aramak için çok çırpınıyor. Daha da çırpınacağa benziyor. Ve bana göre bu çırpınıştan, bu bulantıdan bizi kurtaracak olan şey şiirdir.
Hem belki de şiir, zamanın parmak uçlarıdır?