Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik

Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik

 

“Hikayecilik tüm edebi sanatların anasıdır ve okuyan herkes zaman zaman onun kalıcılığı üzerine düşünür” (s. 11).” Kanada’nın önemli kültür gazetecilerinden birisi olan Robert Fulford’a ait bu sözler, hayatlarımızda çok önemli olan bir noktayı işaret ediyor: Anlatı.

1950 yılında liseyi bırakıp Globe and Mail’de spor yazarı olarak meslek kariyerine başlayan Fulford, zaman içerisinde, Kanada’nın en önemli gazetecilerinden birisi olmayı başarmıştır. Yıllarca Kanada’da yayın faaliyetini sürdüren Saturday Night dergisinde editörlük yapan Fulford, daha sonra sırasıyla Financial Times of Canada (1988-1992), The Globe and Mail (1992-1999) ve 1999 yılından bu yana ise National Post’ta köşe yazarlığı yaparak kariyerine devam etmektedir. Onun üzerinde kitap yazan Fulford’un Kanada’da Massey College işbirliği ile Toronto Üniversitesi ve Canadian Broadcasting Corporation’nda (CBC) gerçekleştirilen  “Massey Konferansları Serisi” sebebiyle kaleme almış olduğu bir çalışma Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik.

Doğduğumuz ilk andan itibaren hayatlarımızın bir parçası anlatılar. Sohbet ederken, dedikodu yaparken, edebi bir eseri okurken, film izlerken, geçmişe dair hayaller kurarken, bilerek ya da bilmeyerek, anlatılar peşimizi bırakmıyor. Başka bir deyişle, bütün bu bilgileri edinmemiz, anlatılar sayesinde mümkün oluyor. Tıpkı Aristoteles’in insanı politik bir varlık (zoon politikon) olarak nitelemesi gibi, öte yandan aslında insan anlatan bir varlıktır demek pek de abartı sayılmaz.

Beş bölümden oluşan çalışma boyunca anlatının değişik yönlerinden bahseden Fulford’un temel fikrine bakıldığı takldirde: “İletişim kurma yöntemlerimiz arasında, hikaye en rahat, en işlevsel ve belki de en tehlikeli olanıdır. Kültürleri ve nesilleri aşan, yüzyıllardır insanlığa eşlik eden hikayeler hepimize temas eder. Olayları bir masal şeklinde bir aray getirmek yediden yetmişe hepimizin hoşuna giden tek iletişim ve eğlence yöntemidir” (s. 12).
Fulford’un bu sözleri kitabın bir nevi özeti aslında. İlerideki sayfalar boyunca, dedikodudan başlayıp edebiyata, benliğin nasıl kurulduğuna dair birçok konuda anlatının önemini anlatan Fulford, içinde yaşadığımız dünyada artık reddedilen büyük anlatılarla birlikte aslında geçmişten bugüne kadar biriken insanlık tarihinde anlatının yerinin de tehdit altında olduğunu ifade ediyor.

Beğensek de, beğenmesek de her hikâyenin bir anlam ihtiva ettiğinden hareketle Fulford, geçmişten verdiği örneklerle gerek dedikodunun, gerekse yalan söylemenin insan olmanın, başka bir ifadeyle, anlatan bir varlık olmanın belki de olmazsa olmazı olabileceğine vurgu yapıyor.
“Şehir efsaneleri” ve hayatlarımızda oynadıkları rollerden bahsederken, insanın sosyalleşmesinde bu efsanelerin önemli bir katkı sağladığının altını çiziyor ve Jan Harold Brunvand’dan alıntılayarak ekliyor: ”Bir şeyi doğrulayamamamız onun çekiciliğini azaltmaz…” (s 67). Her ne kadar günümüzde büyük anlatıların yok olmakta olduğu iddia edilse bile, anlatılara duyulan ihtiyacın kökenlerinde hakikat arayışı olduğunu yer yer üstü kapalı, yer yer ise açıkça belirtiyor Fulford.

Kitabın son kısmında ise günümüzde öykü ve sinemalarda hâkim olan anlatı biçimlerine değinirken, bu biçimlerin nasıl ortaya çıktığını değişik örnekler üzerinden anlatıyor okuyucuya. İnsanların neyi nasıl anlattıkları, anlatı biçimleri, zamanla değişse de, değişmeyen bir şeyin anlatının insanların hayatlarında oynadığı önemli rol olduğunu vurgulayan Fulford, bunun kimi zaman okuduğumuz bir roman veya öykü ile gerçekleşebileceğini, kimi zaman ise görmüş olduğumuz bir filmin hikâyesi sayesinde bazı şeyleri “keşfettiğimizi” söylerken, perde gerisinde hakikat arayışının bulunduğunu ve arayış sürmeye devam ettikçe anlatının devam edeceğini belirtmek suretiyle, anlatının hayatlarımızdan hiçbir zaman çıkmayacağını, sadece biçim değiştirebileceğini savunuyor.

Robert Fulford. Anlatının Gücü: Kütle Kültürü Çağında Hikayecilik. Çev. Ezgi Kardelen. İstanbul: Kolektif, 2014.

Dergiler Haberleri