Zehra Nalbantoğlu
zehra.nalbantoglu@emu.edu.tr
ARA
Mum
gölgesinde eriyen
ışığı ay
doldukça taşan
damla damla
yağan
yeryüzünde dolunay
yaratan...
Aya basmak
yürümek üzerinde, mesele
yürüyememek mesele
Zamansız bir karayolun
Örümcek ağında
Pusula bir yaya yolda
Bilinmeze…
Oysa,
hep, yıldızları birleştirip
Samanyolu’nda yürümekti
hayâlim.
Yeryüzünün taşlarını toplamadan
olmaz diyor kartal
Ve sektirtmeden denize
çocukluğunu,
salmadan dalgalara,
Olmaz!
Bırak,
Geleni de
Gideni de
Suya
Aya
Işığında yüz
Çırılçıplak
Asrın acılarını
bırakarak
toprağa...
Duru bir uyanışa
yürü
ılık bir öpücük sıcaklığında
çıplak ayak
zeytin dallarıyla
Bekleyenin olacaktır
Yolda
Asâsıyla..
Örüyorum saçlarımı
Uzağıma
Ve, uzağıma yürüyorum
yakınlarda..
Dönüp dolanıyorum
aslında
etrafımda...
Becermeye çalışıyorum
yürümeyi
benden, senden sarmaşıklaşarak
O’na.
O’nda
ben olmaya...
Düşüyorum yollarda
Üzülüyorum düşlerimin sütünden
Dizlerime kadar gelen aydamlalarına...
Avuç açıyorum hâleye,
ve yüzümü yıkayıp
devam diyorum
yürümeye,
devam.
Nereye çıkacağı belli
belirsiz bir ayda
zor
bir yürüyüş bu.
“Son Dağ”*
diyor şâir
Bu son,
Ha gayret,
Ha gayret!
Hayal meyâl
Sisler kelâm
Kafdağı’nın cesaretine, gücüne
Güçlükle yürümek
Ağırlıklar dökülürken
Bu kışta
ardına
kadar...
Çıplaklık üşütür mü
yoksa,
ısıtır mı hafifliği
tenimi?
Kış uykusu mu bu
Kış uyanışı mı
bir mağaradan?
Bilmiyorum...
Yorgunum.
Geri dönüşümlü bir doğumdan
Üstüm başım plasenta
Yeşilin sevi koynuna
uzanmaya gidiyorum
Ordayım
Arıda,
hâlâ...
Zehra Nalbantoğlu
*Bejan Matur
Son Dağ
Ve işte, burdayım. ANA’dan doğma...
A, alfabe ta’nın ilk harfi.
AN da olsa NA da olsa, aynalasalar birbirlerini, AN, tam da şu anda.
ANA, g/özümü rahminde, kucağında dünyaya açtığım.
Zaman, mekân, insan, anadil şiir diyerek kendi kendine söz başlıyor söze.
Selâmlaşıyor Gâile ile. Ve soruyor ona, peki sen kimsin? Kimlerdensin?
Arapçadır kökenim. Gulyabaniye dayanır. Âniden saldıran, üşüşen mânâlarını taşırken Türkçeye geçtiğimde bir de baktım ki ne göreyim? İnsanı içten içe yoran, aklı, kalbi meşgul eden yük ve hatta dünyevî yük ve kaygı, tasa, dert anlamını taşımaya başlamışım. Çokça cümleler, şarkılar, şiirler vs. yazıldı benden, gâileden ve çok sevgili anlamdaşlarımdan. Çok severim meselâ Duman’ın “Bir Derdim Var” şarkısını. Tutamadı içinde, tutulacak bir şey de değil zaten. “Herkes neden düşman?” diye soruyor. Hmm, bak bak neler neler hatırlatıyor Duman ve bize, unuttuk hepsini, Nuh’un nefesini diyor. Neymiş bu Nuh’un nefesi? Eğer şimdi oraya girersem, ki çok severim gireyim, ben de Duman gibi tutamaycağım kendimi ve sonra da dallanıp budaklanacağım. Bu iyi bir şey ve fakat ben şimdilik ağacın gövdesinde, merkezde durmayı seçiyorum. Sonra dilersem eğer, Athena gibi, “Meselâ” diyerek yerlere göklere sığamadan uçabilirim meselâ.
Ha bir de, tasavvuftaki mânâm var. Gâile, meşâkkat, çile vs. hepsi kişiye, veliye, sâlike, insana fırsat ve basamaktır. Ve aslında birer birer bir imtihândır. Cezalandırmak için değil, insanın kendini kendisiyle buluşturması için.
Ve ne ilginçtir, gâilemde, hânemde, âileyi barındırırım. Hani demiştim ya, kökenim Arapça diye. Arapçada gâile ile âile aynı yazılırmış ve gâilenin yazılışında bir nokta farkı varmış. O da mâsivâ noktasıymış. Şimdi, Nuh’un nefesine gidersem ne olur demiştim ya az önce, mâsivâ da aynı kapıya çıkar. O yüzden, yine merkezde kalmayı seçmeyi seçiyorum.
Bu az ve öz selâmlaşmaya, tanıştığımıza memnun oldum diyor söz.
Söz gümüşse sükût altındır mı dese şimdi,
Ve söz, kendini öze doğru demlemeye mi bıraksa,
Ve bunun için neler mümkün diye sorsa?