Mağusa, yalnızca surları, tarihi yapıları ve geçmişten bugüne taşıdığı izlerle değil, hikâyeleriyle de yaşayan bir kent. Okan Dağlı ise yıllardır bu hikâyelerin peşinden gidiyor; kentin belleğini, insanlarını ve kültürel mirasını araştırıyor, yazıyor ve paylaşmaya devam ediyor. YENİDÜZEN gazetesindeki makalelerle başlayan yazı serüveni zamanla Mağusa üzerine yoğunlaşan kitaplara, sözlü tarih çalışmalarına ve kentin değerlerini görünür kılmayı amaçlayan gönüllü bir çabaya dönüştü. Dağlı ile Mağusa’ya duyduğu bağlılığı, geçmişi kayıt altına alma çabasını ve kentin geleceğine dair düşüncelerini konuştuk.
Dağlı’nın Mağusa’ya uzanan yazma serüveni, yıllar önce gazetede kaleme aldığı siyasi ve toplumsal içerikli yazılarla başlamış…
“İlk olarak YENİDÜZEN’de siyasi içerikli makaleler yazmaya başladım, ardından sağlıkla ilgili yazılar geldi. Mağusa üzerine yazmaya ise Poli dergisinde başladım. Bu yazılar zaman içinde biriktikçe onları kitaplaştırmaya ve geleceğe bir kaynak bırakmaya karar verdim. Üniversite yıllarından itibaren adanın sorunlarıyla yakından ilgileniyordum. Zamanla Kıbrıs’ın ve özellikle yaşadığım Mağusa’nın ne kadar zengin bir geçmişe sahip olduğunu daha iyi fark ettim. 2300 yıllık tarihi, kültürel dokusu ve Orta Çağ’dan bugüne taşıdığı mirasıyla çok özel bir kentte yaşıyoruz. Bu nedenle Mağusa’yı daha fazla öğrenmek ve toplumun da bu zenginliğin farkına varmasını sağlamak istedim. Mağusa üzerine yaptığım sözlü tarih çalışmalarında geçmişi o günleri yaşayan insanlardan dinledim; farklı kaynaklardan edindiğim bilgilerle de kentin hikâyesini yazmaya çalıştım. Zamanla bu çaba yalnızca yazmakla sınırlı kalmadı, Mağusa’ya sahip çıkmayı amaçlayan kitlesel bir gönüllülük hareketine dönüştü. Mağusa’yı hâlâ öğreniyorum; öğrendikçe paylaşmaya devam ediyorum.”
“Bu kitap kentin güncel sorunlarına da yer veriyor”
Mağusa’ya dair uzun yıllardır araştırmalar yapan ve farklı yönleriyle kitaplarına taşıyan Dağlı, son kitabı Yirmi Üç Asırlık Kent Mağusa’da bu kez kentin yalnızca tarihine değil, bugünün tartışmalarına ve sorunlarına da odaklanıyor. Maraş’tan Suriçi’ne uzanan kitap, geçmişle bugünü yan yana getirerek Mağusa’nın hâlâ devam eden hikâyesine bütünlüklü bakıyor.
“Bu kitabın diğer Mağusa kitaplarımdan farkı, kentin güncel sorunlarıyla ilgili yazılara da yer vermesi. Maraş ve Mağusa Suriçi üzerine yazılar bulunuyor. Maraş’ın bazı yollarının ziyarete açılmasıyla birlikte bölge bir tür karanlık turizme de ev sahipliği yapmaya başladı. Bunun ne kadar doğru olduğu, gerçek mal sahiplerinin yaşadığı sorunlar ve Maraş’ın siyasi bir mesele olarak hâlâ önümüzde durması gibi konuları da kitapta irdeledim. Bu yönüyle önceki kitaplarımdan farklı bir çalışma oldu.”
Dağlı, bu kitapla Mağusa Suriçi’nin yalnızca tarihî önemine işaret etmekle kalmıyor; bu mirasın bugüne nasıl ulaştığını gösteren az bilinen hikâyeleri de gün yüzüne çıkarıyor. Bunlardan biri, 1900’lü yılların başında kentin gelişimi sırasında yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Mağusa surlarının korunma mücadelesi.
“Mağusa Suriçi’nin çok değerli olduğunu biliyoruz; ancak neden değerli olduğu üzerinde yeterince durulmuyor. Kitapta kentin tarihinin ve kültürel mirasının bize bıraktığı değerleri farklı örneklerle anlatmaya çalıştım. Bunlar arasında en ilginç olan 1900’lü yılların başında, İngiliz dönemindeki bir olay. O yıllarda Mağusa gelişmeye başlarken surlar tehdit altın giriyor. İngiliz yönetimi ekonomiyi geliştirmek amacıyla limanı büyütmek ve demiryolu inşa etmek istiyor. Bunun için deniz tarafındaki surların bir bölümünün kaldırılması gündeme geliyor. O dönemde dünyanın pek çok kentinde benzer süreçler de yaşanmış. Araştırmalarım sırasında bu konuda çok ilginç bir hikâyeyle karşılaştım. 1570’te kentte görev yapan bazı askerlerin aileleri, 1900’lü yıllarda İngiliz yönetimine mektuplar yazarak atalarının yaptığı eserlere zarar verilmesine karşı çıkıyor. Bu girişim duyarlı çevreleri de harekete geçiriyor ve konu İngiltere’deki anıtlarla ilgili yüksek kurula kadar taşınıyor. Sonuçta, surlar korunuyor. Bu konuya ilişkin bütün bu tartışmaların ayrıntılarına da kitabımda yer verdim.”
“Kent belleği, bir kentin hafızasıdır”
Kitapta öne çıkan kavramlardan biri de “kent belleği”. Ona göre bir kenti korumak, yalnızca tarihi yapılarını ayakta tutmak değil; geçmişini, yaşanmışlıklarını ve toplumsal hafızasını da gelecek kuşaklara aktarabilmek anlamına geliyor.
“Kent belleği, bir kentin hafızasıdır. Eğer bu belleği oluşturup yeni kuşaklara aktaramazsak, zaman içinde pek çok şey unutulup gider. Oysa Mağusa’nın yaklaşık 2300 yıllık çok zengin bir geçmişi var. Suriçi ve Maraş’ın bulunduğu bölgenin tarihi, MÖ 300’lü yıllarda Mısırlılar tarafından kurulan Arsinoe kentine kadar uzanıyor. Bu nedenle Mağusa’dan ‘23 asırlık kent’ diye söz ediyorum. Bu hafızayı yaşatmanın farklı yolları var; kitaplar, makaleler, akademik çalışmalar bunlardan bazıları. Bir diğer önemli araç ise kent müzesi. Mağusa Kent Müzesi Derneği’nin de bu yönde çalışmaları bulunuyor. Böyle bir müze, kentin ilk dönemlerinden bugüne hangi süreçlerden geçtiğini, neler yaşadığını; yalnızca uzak geçmişi değil, özellikle son yüzyıldaki değişimleri de anlatabilir. Kent belleği derken kastettiğim tam olarak bu: Mağusa’nın geçmişiyle ve bugünüyle hatırlanması, bu hafızanın bir yerde korunması ve düzenli biçimde gelecek kuşaklara aktarılması. Mağusa’da bu konuda çalışan insanlar ve dernekler var; bütün bu çabalar kent belleğinin oluşmasının ve yaşatılmasının bir parçası.”
Kentin belleğinin yalnızca unutmakla değil, şehirlerin gelişme ve modernleşme süreçlerinde tarihî dokunun yok edilmesiyle de kaybolduğuna dikkat çeken Dağlı, Avrupa’daki pek çok tarihî kentin geçmişte benzer tahribatlar yaşadığını hatırlatıyor. Mağusa’nın her şeye ragmen iyi bir durumda olduğunu da sözlerine ekliyor.
“Orta Çağ kentlerinin bulunduğu Avrupa’da çok dolaştım. Bu kentlerin pek çoğu modernleşirken büyük tahribata uğradı. Bugün ‘Avrupa’da tarih korunuyor’ diyoruz ama aslında çoğu yerde geriye kalabilenler korunuyor. Örneğin Londra’ya gittiğinizde bir kale ve surlardan kalan küçük bölümler görürsünüz. Oysa Londra’nın da çok güçlü bir tarihî dokusu vardı; ancak gelişen kent içerisinde bu yapılar zamanla bir engel olarak görüldü ve büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Bugün artık dünyada bu bilinç değişti. Eldeki tarihî miras korunuyor, halka açılıyor ve aynı zamanda ekonomik bir değere dönüştürülüyor. En son Edinburgh’u gördüm; tarihî kent dokusunu her gün binlerce insan ziyaret ediyor. Mağusa bu açıdan aslında çok büyük bir avantaja sahip. Surlarımız hâlâ bütünlüklü biçimde ayakta ve Suriçi’nde kırka yakın anıtsal eser bulunuyor. Burası adeta bir açık hava müzesi. Eğer mevcut değerlerimizi restore eder, onlara yeniden işlev kazandırır ve turizme dahil edebilirsek, bu kent için çok büyük bir kazanım olur.”
Ancak Dağlı’ya göre Mağusa’nın sahip olduğu tarihî mirasın önemli bir bölümü bugün hâlâ yeterince görünür ve erişilebilir değil. Özellikle Suriçi’ndeki bazı yapıların kapalı olması veya özgün değerleriyle örtüşmeyen biçimlerde kullanılması, kentin kültürel potansiyelinin önündeki önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
“Mağusa Suriçi’nde Osmanlı dönemine ait sınırlı sayıda eser var ve bunların en önemlileri üç hamam. Bunlardan biri harabe durumda. Meydandaki Cafer Paşa Hamamı ise küçük bir restorasyonla yeniden işlev kazanabilecek durumda olmasına rağmen yıllardır kapalı. Burada esas mesele kirasının ödenip ödenmemesi değil; ülkenin bu tarihî yapıdan nasıl yararlanacağıdır. Kertikli Hamamı’nda Kültürel Miras Teknik Komitesi restorasyon çalışmalarına başlayacak. Güney Lefkoşa’daki Tahtakale’de bir Osmanlı hamamının restore edilerek spa olarak kullanıldığını görüyoruz. Cafer Paşa Hamamı için de benzer bir işlev düşünülebilir. Suriçi’nde ayrıca çok sayıda tarihî kilise bulunuyor. Bazıları kafe, bar ya da dernek binası olarak kullanılırken bazıları tamamen kapalı. Bunların restore edilerek ziyarete açılması Mağusa’nın tarihî zenginliğini çok daha görünür hale getirir. Bizi üzen de bu potansiyelin yeterince değerlendirilememesi; bu nedenle konuyu sürekli gündeme getirmeye çalışıyoruz.”
“Mağusa Denize sırtını dönmüş durumda”
Kitabında Mağusa’nın yalnızca tarihsel ve kültürel zenginliğini değil, zaman içerisinde yaşadığı kentsel kayıpları da ele alan Dağlı, kentin bugün karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan birinin parçalanmış yapısı olduğuna dikkat çekiyor. Bir zamanlar Suriçi’nden Maraş’a, limandan denize uzanan ve birbirini tamamlayan bir kent olan Mağusa’nın, 1974 sonrasında bu bütünlüğünü büyük ölçüde kaybettiğini ifade ediyor. Dağlı’ya göre bu süreçte yaşanan en büyük kentsel kayıp ise Maraş’ın kent yaşamından koparılması oldu.
“Mağusa aslında Maraş ve Suriçi ile bir bütün kentti. Biri tarihsel dokusu ve kültürel mirasıyla, diğeri yeni ve modern yapılarıyla kıymetliydi. Kent gelişirken de Maraş’a doğru uyum içinde büyüyordu. Fakat 1974’ten sonra Maraş’ın kapatılması, insandan arındırılması, karanlık bir bölgeye dönüşmesi ve Mağusa’nın turistik bölgesinin ortadan kalkması kent açısından ciddi bir kayıp yarattı. Bunun hem moral hem de fiziksel etkileri çok ağır oldu. Mağusa’nın turist çekebileceği en önemli alanlardan birinin devre dışı kalması, Suriçi’nin gelişimini de olumsuz etkiledi. Kent büyük bir turizm potansiyelinden mahrum kaldı. Bugün askeri amaçla sınırlı kullanılan alanları saymazsak, kent merkezinden denize ulaşmak için kilometrelerce yol gitmek gerekiyor. Liman, turizm limanı olarak görünse de içerisinde gerçek anlamda turistik bir faaliyet yok. Mağusa bir anlamda denize sırtını dönmüş durumda. Kent karasal alanda da oldukça kısıtlanmış durumda. Bir tarafta Maraş’a ulaşım sınırlı, batıda İngiliz üsleri ve askeri amaçla çevrili alanlar, kuzeyde ise çöplük ve göl bölgesi bulunuyor. Böyle baktığımızda Mağusa hem denizle ilişkisi hem de karasal gelişimi açısından ciddi biçimde sınırlandırılmış bir kent. Bu açıdan Derinya yolunun açılması da önemli.”