1. YAZARLAR

  2. Yaşar Ersoy

  3. ÖLÜMSÜZ TİYATRONUN ANLAMI VE İŞLEVİ “İnsan Kalmakta Direnme Sanatı”
Yaşar Ersoy

Yaşar Ersoy

ÖLÜMSÜZ TİYATRONUN ANLAMI VE İŞLEVİ “İnsan Kalmakta Direnme Sanatı”

A+A-

Tarihin derinliklerinde tapınakların yanı başında doğan tiyatro, giderek insanın yaşamını sorgulayan, sistemi eleştiren bir yapıya dönüşür ve tarihsel süreç içinde karanlık ideolojilere karşı çıkan, baskıcı rejimleri eleştiren ve onları ürküten bir sanatsal güç olarak yerini alır. Tiyatro, insanlık tarihi boyunca, bireyin ve toplumun kendisini anlamasının, sorgulamasının ve dönüştürmesinin en önemli araçlarından biri olmuştur. Sanat dalları içinde tiyatro, doğrudan insanı konu edinmesi, canlı bir etkileşim alanı yaratması ve seyirciyi ortak bir deneyimin parçası haline getirmesi nedeniyle özel bir yere sahiptir. Bu nedenle de tiyatro toplumsal bir sanat olarak tanımlanmaktadır. Tiyatro yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal bilinç üretiminin, eleştirinin ve dönüşümün de güçlü bir aracıdır. Bu nedenle tiyatronun insan yaşamındaki yerini doğru biçimde saptayabilmek için öncelikle onun toplumsal işlevini ortaya koymak gerekir.

Tiyatro, insanların topluca ürettiği ve yine topluca alımladığı bir sanat biçimidir. Oyuncu ile seyirci arasındaki doğrudan ilişki, onu diğer sanat dallarından ayırır. Tiyatro anın sanatıdır, canlıdır, can canadır, göz gözedir, akıl akıladır, yürek yüreğedir. Bu özelliği sayesinde tiyatro, toplumun düşünsel ve duygusal birikimini sahne üzerinde görünür kılar. İnsanların yaşadığı çelişkiler, toplumsal, sınıfsal çatışmalar, umutlar, korkular ve mücadeleler tiyatro aracılığıyla sahnede somut ve yaşayan bir biçim kazanır.

Tiyatronun kökenleri, ilkel toplulukların doğa olaylarını anlamlandırmak amacıyla düzenledikleri ritüellere kadar uzanır. Av törenleri, bereket ayinleri ve dinsel kutlamalar zamanla dramatik bir biçim kazanmış, insanın kendisini ve çevresini temsil etme ihtiyacından tiyatro doğmuştur.

Antik Yunan'da tiyatronun yalnızca estetik bir etkinlik olarak değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kurum olarak değerlendirilmesi gerekir. Çünkü tiyatro, özellikle MÖ 5. yüzyılda Atina demokrasisinin geliştiği dönemde, yurttaşların ortak sorunlarını tartıştıkları kamusal yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelir. Dionysos Şenlikleri sırasında binlerce yurttaş amfi tiyatro mekanında toplanır, devlet tarafından desteklenen oyunları izler ve ardından bu oyunların ortaya koyduğu ahlaki, siyasal ve toplumsal sorunlar üzerine düşünürdü. Bu yönüyle tiyatro, halk meclisi kadar olmasa da yurttaşlık bilincinin oluştuğu önemli bir kamusal alan işlevi görmekteydi.

Bu nedenle Georg Lukacs ve Arnold Hauser gibi düşünürler, Antik Yunan tiyatrosunu toplumun kendi çelişkilerini bilinç düzeyine çıkardığı bir sanat biçimi olarak değerlendirirler. Bu bakış açısına göre tragedya, bireysel acılar aracılığıyla toplumsal düzenin yapısını ve sorunlarını görünür kılar. Bunu da geçen haftaki yazımda belirtiğim gibi, “Gerçeklik İllizyonu”, “Özdeşleşme ve Katharsis” ile gerçekleştirirler.

Orta Çağ'da tiyatro büyük ölçüde dinsel kurumların etkisi altında kalmış olsa da halk tiyatrosu gelenekleri yaşamaya devam etmiş, toplumun gündelik yaşamını ve sorunlarını sahneye taşımıştır.

Rönesans dönemi, Avrupa'da Orta Çağ'ın dinsel dünya görüşünden modern dünyanın doğuşuna doğru yaşanan büyük tarihsel dönüşümün kültürel ifadesidir. Bu dönemde insan, artık yalnızca Tanrı'nın iradesine bağlı bir varlık olarak değil, düşünen, sorgulayan, karar veren ve kendi kaderini belirleyebilen bir özne olarak görülmeye başlar. Hümanizm adı verilen bu düşünce akımı, sanattan bilime kadar birçok alanda olduğu gibi tiyatroda da köklü değişimlere yol açmıştır. Rönesans ile birlikte insan merkezli düşüncenin gelişmesi, tiyatroyu yeniden özgürleştirir. Özellikle William Shakespeare, Moliere gibi yazarlar, feodal toplumun çözülüş sürecindeki siyasal ve toplumsal çelişkileri sahneye taşır.

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte tiyatro da yeni toplumsal koşullar içinde şekillenir. Burjuva toplumunda tiyatro, bir yandan yeni egemen sınıfın değerlerini yansıtırken diğer yandan bu düzenin yarattığı eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri tiyatronun aynasından yansıtır bir alan haline gelir. 19. yüzyılda gerçekçilik ve natüralizm akımlarıyla birlikte sahne, gündelik yaşamın ve toplumsal sorunların aynasına dönüşür. Emekçilerin yaşam koşulları, yoksulluk, sömürü ve sınıf farklılıkları tiyatronun temel konuları arasına girer. Bu anlayışın en önemli temsilcilerinden Henrik Ibsen, Anton Çehov, Maksim Gorki gibi yazarları sayabiliriz. Bu yazarlar sayesinde tiyatro, yalnızca bireysel trajedilerin anlatıldığı bir sanat olmaktan çıkar ve toplumsal yapıyı sorgulayan, sınıf ilişkilerini görünür kılan ve emekçi insanların yaşam mücadelelerini sahneye taşıyan bir sanat biçimine dönüşür. Böylece 19. yüzyıl tiyatrosu, 20. yüzyılda gelişecek toplumcu gerçekçi ve politik tiyatronun da temelini hazırlamış olur.

Toplumcu gerçekçi anlayış açısından tiyatro, yalnızca yaşamı olduğu gibi yansıtan bir ayna değil, aynı zamanda yaşamı değiştirmeye çağıran bir araçtır.

Bertolt Brecht'in vurguladığı gibi; "Sanat, gerçeği yansıtan bir ayna değil, onu şekillendiren bir çekiçtir" sözü, sanatın sadece pasif bir gözlemci olmadığını, toplumsal değişimi tetikleyen aktif ve dönüştürücü bir güç olduğunu vurgular. Bu yaklaşım toplumcu gerçekçi tiyatronun da temelini oluşturur. Bu anlayışın temelinde insanın toplumsal koşullar tarafından biçimlendiği ve bu koşulları değiştirme gücüne sahip olduğu düşüncesi vardır. Bu nedenle tiyatro, toplumsal gerçekliği görünür kılmalı, insanların yaşadığı sorunların nedenlerini ortaya çıkarmalı ve daha adil bir dünyanın mümkün olduğunu düşündürmelidir.

20. yüzyılda toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışı önemli kuramsal ve estetik gelişmeler yaşar. Özellikle Bertolt Brecht'in geliştirdiği epik tiyatro, seyircinin yalnızca duygusal olarak etkilenmesini değil, düşünmesini ve eleştirel bir bilinç geliştirmesini amaçlar. Brecht'e göre tiyatro, seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp toplumsal gerçeklik üzerine düşünen etkin bir özne haline getirir. Bu anlayış, tiyatronun dönüştürücü işlevini daha da güçlendirir. Bu anlayış aynı zamanda, tiyatroyu halkın yaşamına yaklaştırır ve tiyatronun toplumsal sorumluluğunu öne çıkarır.

Günümüzde ise neoliberal politikaların ve post-modern anlayışın etkisiyle sanatın büyük ölçüde neoliberal ilişkilere tabi kılındığı ve hizmet ettiği görülür. Tüketim kültürü, bireyciliğin yüceltilmesi ve toplumsal dayanışmanın zayıflatılması, tiyatroyu da etkiler. Birçok kültürel üretim alanında olduğu gibi tiyatro da bir birikim ve dönüşüm alanından bir tüketim alanına dönüştürülür. Post-modern yaklaşımın büyük anlatılara ve toplumsal dönüşüm fikrine yönelik olumsuz tavrı, parçalı bulamaç anlatımı, kaderci nihilist bakışı ve tarihsizleştirerek ve toplumsal sorunlardan soyutlayarak bireyleri ve olayları ele alması, tiyatronun toplumsal işlevini geri plana iter. Bu anlayışta sahne, çoğu zaman düşünsel derinlikten çok görsel etkiyi ve performans deneyimini öne çıkarır. Metin, karakter ve toplumsal eleştiri gibi geleneksel unsurlar geri planda kalırken, ışık, ses, beden kullanımı ve teknolojik gösteriler ön plana çıkar.

Bu yaklaşımın savunucuları, tiyatronun değişen dünyaya uyum sağladığını ve yeni ifade biçimleri geliştirdiğini ileri sürer. Ancak, bu dönüşümün tiyatroyu özünden uzaklaştırdığını, içerikten çok biçime önem veren bir gösteriye dönüştürdüğünü görürüz. Böylece sahnede anlamın yerini etki, düşüncenin yerini ise anlık deneyim alır.

Bu nedenle post-modern tiyatro anlayışı, öz, derinlik ve toplumsal sorgulama açısından tartışmalı bir tiyatro anlayışı olarak değerlendirilebilir.

Ancak tam da bu nedenle tiyatronun toplumcu gerçekçi işlevi günümüzde daha büyük bir önem taşır. Artan gelir eşitsizlikler, adaletsizlikler, savaşlar, göç hareketleri, çevre krizleri, kadın hakları mücadeleleri ve emek sorunları, tiyatronun yeniden toplumsal gerçekliğe yönelmesini zorunlu kılar.

Çünkü tiyatro, insanların ortak sorunlarını görünür kılarak, yalnızlaştırılmış, çaresiz, örgütsüz, umutsuz bırakılmış bireyleri yeniden toplumsal, kolektif bir bilinç etrafında buluşturabilir.

Çünkü tiyatro, insanlığın ortak hafızasını taşıyan, toplumsal deneyimleri görünür kılan ve insanların dünyayı değiştirme iradesini güçlendiren bir sanat dalıdır.

Çünkü toplumcu gerçekçi tiyatronun görevi yalnızca eğlendirmek ya da estetik haz vermek değildir... Bir başka deyişle “duygusal boşaltım aracı” değildir. Tiyatro, gerçeği açığa çıkaran, yüzleştiren, eleştiren, sorgulayan ve daha insanca bir yaşamın olanaklarını gösteren bir toplumsal bilinç alanıdır.

Çünkü tiyatro, “İnsan Kalmakta Direnme Sanatıdır.”

Bu yazı toplam 479 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar