1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Leyla Ulubatlı, YENİDÜZEN için yazdı: “Eksik parçalar…” 2
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Leyla Ulubatlı, YENİDÜZEN için yazdı: “Eksik parçalar…” 2

A+A-

 

 

LEYLA ULUBATLI

‘’Bizim annemiz kim!?   Peki  ailesi!  Ailesi kimlerden biliyor musun?. Dayını, teyzeni tanıyor musun‘’ dedi.  Tahir afallamıştı.   Kimdi ki annesi!?  Kim olabilirdi!?  Kısa bir süre soruların cevaplarını düşündü ve ürktü. Evet annesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Gerçekten de bu soruların Tahir’de karşılığı yoktu.

Tahir, annesi hakkındaki gerçeği, o soruların cevabını öğrenmek istiyordu. Kardeşlerinin bildikleri her neyse Ona da anlatmaları gerekiyordu. Soru sorma sırası ondaydı. ‘’Kimin nesi benim annem?’’

Sır ağızdan çıkmıştı artık. Geriye dönüşü yoktu. Onu karşılarına alıp bildikleri her şeyi anlattı kardeşleri. İnanmak istemedi Tahir. Kabullenemedi önce. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, her gün çocukluğuna ait anılarını tekrar tekrar izledi beynine kaydettiği filmlerde. Ona kavga ettiği arkadaşlarının “Gavur piçi” dediklerini hatırladı. Annesine sorduğu soruları hatırladı.

“Senin hiç akraban yok mu anne?  Teyzem, dayım, nenem dedem neredeler?’’ sorusuna karşılık “Savaşta öldüler!. Onları tarlada çalışırken Rumlar öldürdü” cevabıydı.

Aşkı için neleri göze almış, çocuklarını korumak adına içini yakan ne çok yalana katlanmış, mecbur olmuştu Selma.  

Selma’nın tekrar söze girmesi Tahir’i düşüncelerinden uzaklaştırdı. Annesinin anlattıklarını dinlemeye başladı.

 “Baban beni çok severdi. Onunla evlendiğime hiç pişman olmadım. Bana bir kraliçe gibi davranır, beni anlar ve her zaman herkese karşı kollardı. Kıyafetlerimi diktiğim kumaşları Beyrut’tan getirtirdi.”

Gözleri tekrar kocasının duvarda asılı fotoğrafına gitti. Canlıymış gibi fotoğraftaki surete gülümsedi.

“Baban çok yakışıklıydı. Sen de yakışıklısın ama sen benim babama benziyorsun’’ dedi Tahir’e.

“Asıl adım Cristalla.  Annem “Cristalla”, Babam “Lullam”, kocam da “Selma’m” derdi bana.  Annem, babam ve kardeşlerim Elendir.  Ben ise bu yaşıma geldim hala ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum.  Elen doğdum, Türk yaşadım gibi görülse de; inan bilmiyorum. İkisi arasında gittim geldim da sadece ben oldum.”

Oğlu, Selma’yı rahatlatmak için hafifçe omzuna dokundu ve ona gülümsedi.

“Size bunları daha önce anlatmadığım için bana kızma oğlum. Çok korkuyordum. Ailemle bağlantım olursa, onlardan sizleri haberdar edersem sizi elimden alacaklarını söylüyorlardı. Babanla birlikte tehdit ediliyorduk. Rahmetlik kaynanam bizi korumak istese de buna gücü yetmezdi. Ondan başka kimse, değil bize destek çıkmak, zaman zaman bize konuşmaya bile cesaret edemezdi.  O yıllarda tek güç, tek otorite Volkan ve TMT idi. Ve onların emri demiri keserdi. Ailemi ve diğer Rumları sur içinden sürdüklerinde 3 çocuğum vardı sen daha doğmadıydın. Beni de göndermek istediler, çocuklarımdan kocamdan ayırmak istediler.  Gerekçeleri benim bir Rum kızı olmam, Türk ve Müslüman olmayışımdı.  Soğuk bir kış gecesinin yarısında kapımıza dayandılar ya “Müslüman olur ya da ailenle birlikte gidersin buralardan” dediler.  Kocam o gece hocayı uykusundan uyandırıp Müslüman olmamı sağlamıştı. Müslüman olduktan sonra kocamı da beni de daha az rahatsız ediyorlardı. Yine de en küçük bir olayda saatlerce sorguya çekerler gözdağı verirlerdi.”

Selma oğluna dönüp, ‘’Hiç şaşırmışa benzemezsin soru da sormadın, yoksa kim olduğumu bilir miydin?’’ dedi.

Oğlu annesinin ellerini tutup dudaklarına götürdü. Gözlerini annesinin yorgun gözlerine dikti ve  ‘’Bilirdim ya! Sen benim biricik annemsin. Kim olursan, ne olursan ol. Biricik, bir tanecik annemsin.’’ dedi. Selma ağlamaya başladı.

Selma’nın gözyaşları, bir ömre sığdırdığı özleme ve hasrete aktı. Bir ömre sığdırdığı aşka, sevgiye, aktı.  Çocuklarının varlığının sevinciyle aktı. Dünyanın tüm kinini nefretini temizlemek ister gibi,  aktı. Aktı. Aktı.

Oğlu onu yavaşça yatağına götürdü. ‘’Şu dolabın orta gözünü aç oğlum.’’ dedi Selma. Yıllarca kendilerinden sakladığı fotoğrafı almasını istiyordu.  Aradığını bulması zor değildi çünkü ilk kez onu derinlere saklamamış, bu defa hemen çarşafların ön kısmına bırakmıştı. Elindeki fotoğrafla yatağın ucuna ilişen oğluna tek tek hepsini tanıttı. Tahir hiçbir şey hissetmeden baktı fotoğrafa. Halbuki 22 yıldır gizlice onları arayan ama hiçbir iz bulamayan oydu.  Çocukluğundan beridir annesinin akrabalarını en çok soran, Onları merak eden de oydu.

‘’Şimdi nerede olduklarını biliyor musun?” dedi Tahir.

“Hayır, hiç bilmiyorum. Onlarla gittiklerinden beridir hiç görüşemedim” dedi Selma. Artık sesi kısılmış epeyce halsizleşmişti. Oğlu ona ilacını verdi ve uyuması için yalnız bıraktı.

Tahir annesini yatırdıktan sonra oturma odasına geçti. Fotoğraf hala elindeydi. Nenesine, dedesine, teyzesine, dayılarına baktı. Karanlık bir kış gecesi tüm hikayelerini, sevgilerini, hatta yüreklerinin yarısını  bu şehirde bırakıp giden bu insanlar neredeydi şimdi?..  İnsansal olmayan bu göç, bu sürgün bu  apansız gidiş nereyeydi?. Sorduğu bütün sorular beyninin  içinde yankılanıyor ve tekrar soru olarak geri dönüyordu. Gittikçe çoğalan soruları ya cevapsız kalıyor, ya da duymak istediği cevaplarla kendini avutuyordu Tahir. İlk bakıştaki nötr duygular yavaşça kendini merağa ve sevginin merhametine bıraktı. Tahir az önce kalktığı koltuğa oturdu.   O an aklına düşen ilk düşünce, en kısa zamanda onları bulmak ve annesiyle buluşturmaktı. Küçük bir çocukken hayallerinde yaşattığı ailesine kavuşma arzusu her zamankinden daha güçlüydü şimdi. Gülümsedi. Kavuşma düşüncesi bile mutlu etmişti onu.  Sonra dondu gülücüğü yüzünde Tahir’in. Doğrusu şu ki onları bulmak hiç kolay olmayacaktı.   Onlar güneyde, Tahir ise kuzeydeydi ve gidiş gelişler izne tabiydi. Üstelik izin almak hele de bir polis için imkansız gibiydi.  

Bir gün gazetede bir  yazı okudu Tahir. Yazı, her iki toplumdan Baflıların ara bölgede buluşacağını haber veriyordu. Bu arada Tahir’in araştırmaları sonuç vermiş, ailesinin yaşadığını da öğrenmişti.  Doktor buluşma gününe annesinin de gidebileceğini söylemişti. Hastalığı bir süredir doktorları bile şaşırtacak derecede pasifti.

O gün geldiğinde Tahir çok heyecanlıydı.  Gün ağarmadan uyandı hazırlandı. İkinci kahvesini içtiğinde güneşinin ufuktaki yüzü henüz yarımdı Mahallede sadece kediler uyanmış Tahir’in etrafında dolanıyorlardı. Annesini düşündü. Heyecanlı mıydı!? Belki de o da Tahir gibi gecenin çoğunu uykusuz geçirmişti. Hazırlanmış mıydı?  Daha fazla bekleyemedi Tahir. Gömleğine karanfilini taktı ve annesini almaya gitti.

Araba kapının önünde durduğunda Selma kapının önündeki eski kanepede Tahir’i bekliyordu.  Tahir arabadan fırlayıp referansla annesine kapıyı açtı ve her zamanki muzipliğiyle  “Kıbrıs’ın en güzel kadın Selma Sultanım buyurunuz’’ dedi. Selma gülümseyerek arabaya  doğru yürüdü. Tahir arabanın kapısını kapattığında annesi çantasını son kez kontrol ediyordu. Kimliği, ağrı kesici ilacı ve ailesinin fotoğrafı olan altın yaldızlı çerçeve yanındaydı. Tahir yola çıkmak için çok erken olduğunu söylediğinde yolun bir kilometresini geride bırakmışlardı bile…

Yol, ikisi için de bitmek bilmiyordu.  Halbuki sadece yarım saatlik bir yolculuktu ve toplanma yerine herkesten önce varmışlardı.   Tahir arabanın kontağını kapattığında etrafta kimse yoktu. Tahir’le Selma kendi düşüncelerinin sessizliğinde uzun süre arabada konuşmadan beklediler. Tahir’in heyecandan içi titriyordu. Selma ise yıllardır yaptığı gibi duygularını belli etmemeye çalışıyor ama başaramıyordu. Tahir’e sürekli cevaplarını bildiği sorular soruyor, sonra kendi kendine cevaplıyordu. Güney ve kuzey plakalı arabalar, minibüsler alanda çoğaldıkça Tahir ve Selma’nın heyecanları artıyordu.

Tahir, yavaşça annesini arabadan indirdi ve  bir sandalyeye oturttu. Her iki taraftan insanlar gelmeye, dizilen masaların etrafına oturmaya başlamışlardı. Selma oturduğu yerden çekingen tavırlarla gelenlere bakıyordu. Tahir ise yerinde duramıyor, bir annesinin yanına geliyor bir gelenlerin arasına karışıyordu. Gelenlerin hangi tarafın insanı olduğu sadece konuşmalardan anlaşılıyordu. Bir ara Tahir annesine “İşte geldi’’ dedi. Annesi kimin geldiğini anlamak için Tahir’in işaret ettiği yöne bakıyordu.   Gelen Maria idi. Tahir  onu göğsündeki kırmızı karanfilden tanımıştı.  Maria Tahir’in arkadaşı Mustafa’nın yeğeniydi. Buluşmalarını da Mustafa ayarlamıştı. Belli ki Maria da Tahiri görmüş ve  ona doğru geliyordu.

Birbirlerinin adını söylerken ikisinin de gözlerinin içi parlıyordu. Eksik parçaların tamamlanışı gibiydi buluşmaları. Diğer yarıyı bulmanın sevinciydi, bölünmüş bir ülkenin bütün olma umuduydu gözlerinde yansıyınan ışık.  Çünkü ikisi de hangi parçaya ait olduklarını bilmeyen eksik parçalardı.

 O gün orada her şeyi konuştular. Selma, her soruya korkuyla cevap veriyordu. Her cevapta gözleniyor mu, izleniyor mu diye kontrol ediyordu etrafını. Sonra çantasından yaldızı dökülmüş çerçeveyi çıkarıp uzattı. “Belki bu fotoğraf bulmana yardım eder” dedi ve fotoğrafı Maria’ya verdi.

 Tahir’e akrabalarını bulmak için canı gönülde yardım etmek istiyordu Maria. En iyi yol Garulla’nın eczanesinden başlamaktı. Selma’nın,  kardeşinin trajik ölümünü eskilerden mutlaka hatırlayan vardı. Öyle de oldu.

Maria’nın izlediği yol doğruydu ve onu doğru sonuca ulaştırmıştı.  Tahir’in dayı ve teyzesinin kapısının önünde durdu. Önce telefonla Tahir’i aradı,  hoparlörünü açtı ve kapıyı çaldı. Kapıyı açan adamın kim olduğunu öğrendikten sonra onlara kuzeydeki yeğenlerinden, kızkardeşlerinden haber getirdiğini söyledi Maria. Önce şaşırdılar, sonra da öyle bir akrabaları olmadığını söylediler. Milliyetçilik örtüsü o kadar ağırdı ki,  her iki taraftaki akrabaları bir karabasan gibi bastırıyor, susturuyor kendi içine hapsediyordu. Maria ısrarlıydı durmadan konuşuyor, onları  akrabalarını bulduğuna dair ikna etmeye çalışıyordu.. Bunca yıldan sonra artık korkmamaları gerektiğine inandırmaya çalışıyordu ama bu çok kolay değildi. Maria çantasından Selma’nın verdiği fotoğrafı çıkarıp uzattı kapıdaki adama.

Tahir telefonun ucunda tüm konuşulanları dinliyor ama hiçbir şey anlamıyordu. Maria ara ara ona İngilizce tercüme yapsa da, bu konuşmaların tek kelimesini kaçırmak istemeyen Tahir, ilk defa kendi dilini ona öğretmeyen  annesine içerliyordu. Maria telefonu Tahir’in dayısı Andrea’ya verdi.

“Dayı! Dayı!” dedi Tahir. Telefonun ucundan cevap gelmedi uzun süre. Sonra hıçkırarak ağlayan bir adam sesi geldi. Tahir de ağlamaya başlamıştı. Telefonun iki ucunda ağlama sesinden başka bir ses duyulmuyordu artık.

Pazar günü Pergama-Pile arasındaki küçük lokantada buluşmaya karar vermişlerdi. Tüm aile fertleri eksiksiz gelmişti buluşma yerine. Selma’nın annesi  İrini doksan yaşlarındaydı. İrini’nin yanındaki sandalyeyi Selma için ayırmışlardı.  Ana-kızın yıllardan sonra ilk buluşmaları, ilk karşılaşmaları, ilk tepkileri merak konusuydu.

İrini kızını tanıyacak mıydı?

Selma’yı gösterdiler ona, “Kızın” dediler. Algılayamadı önce 90 yaşındaki İrini, anlattılar ona Selma’nın Cristalla olduğunu. Kabul etmedi yaşlı kadın Selma’yı. “Benim Cristallam gençtir” dedi. “Güzeldir” dedi, zamanı hesaba katmadan. Uzun uzun baktı Selma’nın yüzüne saçını okşadı. Sonra,  babasının söylediği gibi “Lullam” dedi ona. Hatırlamaya başlamıştı. Gözünü ayıramadı üzerinden günboyu.

Lulla’nın gözyaşları annesinin siyah elbisesini ıslatmaya devam ederken Tahir ailesini bulmanın ve annesiyle buluşturmanın mutluluğundaydı.

(LEYLA ULUBATLI – 7.7.2017)

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 1573 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar