Yılmaz Akgünlü:  Trafik Cehennemi

Öyle bir sistem kurulmuştur ki tek tek bireylere fayda sağlar gibi görünen ama içinde yaşanan toplumun altını oyan bir düzen oluşmuştur.

Yılmaz Akgünlü
yakgunlu@yahoo.com

Trafik Cehennemi

"Gelişmiş ülke fakirlerin arabaya bindiği değil, zenginlerin toplu taşımayı seçtiği yerdir" Enrique Peñalosa:

Geçenlerde bir akşam ürkütücü bir şey yaşadım. Güzelyurt’tan Lefkoşa’ya dönerken Gönyeli yakınlarındaki bir çemberde az kalsın bir motosikletliye çarpacaktım. Çembere geldiğimde yavaşlamama ve dikkatle bakmama rağmen motosikletli genci son anda fark edebildim. Eğer biraz daha hızlı ya da dikkatsiz olsaydım ciddi bir yaralanmaya ya da ölüme sebebiyet verebilirdim. Başımdan aşağı soğuk terler döküldü. Motosikletteki genç beni eliyle protesto etti ve Gönyeli’ye doğru girdi. Ben de o yönde gidecektim zaten ve bir marketin önünde arabamdan inince genç motosikletliyle karşılaştık ve olay üzerine medeni bir şekilde konuşmaya başladık. Karşılıklı sorunu irdeledik, hatalarımızı konuştuk. Motosikletli genç aynı çemberde bu durumu sık sık yaşadığını çünkü çemberde yeterli aydınlatma olmadığını söyledi.

Evet gerçekten de o çemberde yeterli aydınlatma yoktu, hatta oldukça karanlık bir çemberdi. Bu birçok kişinin dikkatini çeken bir durum muhtemelen, peki otoritelerin dikkatini neden çekmiyor? Neden birçok yer gereksiz yer sadece gösteriş için aydınlatılırken çok gerekli olan kavşaklar yeterince aydınlatılmıyor? O kavşakta yaşanacak bir kazadan gerçekte kim sorumlu olurdu?

Trafik olgusu bir kez daha tokat gibi yüzüme çarpmıştı o akşam. Kıbrıs gibi nispeten trafiğin az olduğu bir ülkede bile bu dehşeti yaşamak oldukça düşündürücü. Son yirmi yılda artan bir şekilde insanlar zamanlarının çok önemli bir bölümünü araçlarda, trafikte geçiriyorlar. Trafik önemli bir stres kaynağı, zaman kaybı ve ayrıca vuku bulan ölüm ve yaralanmalarla her an tedirgin edici bir ortam yaratıyor.

Trafik toplumun aynasıdır

O halde trafiğe sosyolojik bir açıdan bakıp onu derinlemesine anlamak gerekiyor. Bir toplumda yaşanan her şey tıpkı markette, pazarda, okulda ya da sokakta olduğu gibi hatta daha fazlası şekilde trafikte dışa vuruluyor. Trafik bir bakıma toplumun aynası olmuş durumda.

Trafik aslında sadece araçların hareketlerinden oluşan bir şey değil, asıl o araçların içindeki insanların birbirleriyle kurdukları ilişkinin, o insanların duygularının, arzularının da bir yansıması. Örneğin geçen yıl Vietnam’a gittiğimde kaldığım süre boyunca beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de trafiğin durumu oldu. Tek bir kez bile gereğinden hızlı giden, saygısız ve kaba hareketler yapan, yayaları önemsemeyen bir şoföre rastlamadım. Her gün saatlerce trafikte olmamıza rağmen bütün araçlar tam olması gerektiği gibi akıyorlardı, bir benlikten yoksun gibiydiler. Oysa bizde trafiğe çıktığınızda süratli araçlar, kurallara uymayan sürücülere rastlamak çok olağan bir durumdur. Benim yorumuma göre bunun nedeni Vietnam halkının ve kültürünün bizden çok farklı olmasıdır. Onlar yola bir yerden bir yere gitmek için çıkıyorlar, üretken ve çalışkan insanlar, ailelerine bağlılar ve gereksiz işlerle uğraşacak enerjileri yok. Zaten kural dışı ve bencilce bir şekilde araba kullanmak muhtemelen akıllarına bile gelmiyordur. Bizimkisi gibi bir toplumda havadan para kazanmak yaygınlaşınca o toplumda çürümeye başlıyor ve bu ilk belirtilerini trafikteki görmemişlikte kendini gösteriyor.

Trafik ve eşitsizlik

Trafik toplumsal yapıdaki eşitsizliğin de birebir yansımasıdır Kıbrıs’ta. Bütün trafik sistemi üst ve orta sınıf için yapılandırılmıştır. Aracı olmayan saatlerce otobüs ya da dolmuş beklemek zorundadır, toplu ulaşım yok denecek kadar azdır. Herkes araba almak zorunda kalınca da yollar arabalara yetmemekte ve sürekli yeni yollar yapılmaktadır. Yeni yollar yapıldıkça da araba sayıları katlanarak artmaktadır.  "Yol genişletmek kilo alınca kemeri gevşetmeye benzer" diyen tarihçi ve sosyolog Mumford, teknolojinin ve hız tutkusunun insanı şehirden yabancılaştırdığını savunmuştur. Ayrıca yolları genişletmek de başka bir soruna yol açmaktadır, araba sayısı arttıkça ekonomi arabalar üzerinden biçimlenmektedir. Kıbrıs’ta üreten değil araba ve ev alıp satanlar para kazanmaktadır. İnsanların en önemli harcama kalemi ev ve araba almak olmuş durumda.

Durum böyle olunca sahip olduğunuz arabanın ne kadar lüks olduğu ve evinizin metrekaresinin büyüklüğü gibi maddi olgular daha fazla toplumsal statünüzü belirler hale geliyor. Ancak bu durum tüketim döngüsünü o kadar hızlı arttırıyor ki, birkaç yıl önce Mercedes araba sahibi olmak bir statü göstergesiyken bugün daha üst model araçlar edinmeniz gerekiyor. Galeriler ikinci el lüks arabalarla tıklım tıklım dolu hale gelmiş durumda. İnsanlar statü için eğitimlerinden, kültürlerinden, işlerinden çok onları trafikte zengin gösterecek olan arabalarına dayanıyorlar. Ne acınası bir toplumsal yapı!

Otomobillerimiz statü kaynağı olduğu kadar kişisel alan ve özgürlük için kullanılan araçlara da dönüştü. Bu da ilişkisizlik ve toplumdan kopukluğu da beraberinde getiriyor. Kimse mevcut olsa dahi toplu ulaşım kullanmak istemiyor, kimse kimsenin “ter kokusunu çekmek” istemiyor kısacası. Herkes kendi çöplüğünde, kendi lüks arabasında kral. Tabii bu kadar çok kral olunca da o kadar köle de olmak zorunda, Kıbrıs’ta yetersiz maaşla ve zor koşullar altında çalışan yüzbinlerce işçi bu zihniyetin bir sonucu değil midir?

İnsanlar ortak bir ulaşım sistemini yaratmak ve kullanmak yerine kendi bireysel çıkarlarını düşündükçe trafik sıkışıklığı da o ölçüde artıyor. Zygmunt Bauman modern toplumu eleştirirken bireyselleşmenin insanları aynı zamanda yalnız ve güvensiz hale getirdiğinden söz eder. Bunun en çarpıcı yansıması trafikte yaşanır. Binlerce insan evlerinden çıkar, yalnız ve özgürdürler ama cehennem gibi bir trafikte saatler geçirip kimseyle karşılaşmadan yalnız başlarına evlerine dönerler. Toplumsal karşılaşmalar, ilişkiler zayıflar ve toplum gitgide çözülmeye başlar. O halde trafik bu çarpık bireyselciliğin hem yansımasıdır ancak hem de ilacıdır. Yeniden toplu ulaşıma dönmek her yönden toplumsal dokuyu güçlendirecektir. Mevcut durum çevresel, sosyolojik ve psikolojik olarak kaldırılabilir ve sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.  

Öyle bir sistem kurulmuştur ki tek tek bireylere fayda sağlar gibi görünen ama içinde yaşanan toplumun altını oyan bir düzen oluşmuştur. Şimdi bir kampanya başlatıp modern toplu ulaşımı cazip hale getirelim deseniz karşınızda korkunç güçlü lobiler bulursunuz. Başta galeriler, otomobil satıcıları ve üreticisi olan şirketler olmak üzere birçok yönden saldırı altında kalırsınız. Yaşanabilir bir şehir, rahat bir trafik ve toplu ulaşım isterken aslında aşırı ve gereksiz tüketimden beslenen bütün bir sisteme başkaldırıyorsunuz. Bu yüzden düşmanlarınız çok olacaktır.

Bir önceki yazımda Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’i anlatırken bu şehrin arabalar, ticaret ya da tüketim için değil insanlar için yapılmış hissettirdiğinden bahsetmiştim. Bişkek’te arabalar için ayrılmış alan ve yayalara ayrılmış alan birbirine az çok eşittir. Oysa ki Kuzey Kıbrıs’ta bu oran çok daha düşüktür, başta Lefkoşa olmak üzere birçok şehirde otomobillerin (yani otomobil sahiplerinin) yayalara göre büyük avantajları vardır.

Henri Lefebvre “kent hakkı” kavramını ortaya attığında tam da bu durumu vurguluyordu, şehirlerin ekonomik aktivite merkezlerinden çok insanların yaşadığı ve hak sahibi olduğu yerler olduğunu iddia ediyordu. Lefebvre trafik sorununu, kapitalizmin zamanı ve mekânı metalaştırmasının bir sonucu olarak görür. İnsanların her gün saatlerce trafikte kalması, iş güçlerinin ve yaşam zamanlarının sistem tarafından sömürülmesidir. Otomobil, bireye sahte bir özgürlük hissi verirken aslında onu yollara bağımlı kılar.

Trafik ve çevresinde dönen sorunları çözmediğimiz sürece toplumsal yapıyı da dönüştüremeyiz. Böylece gitgide kaosa sürüklenen bir toplumda yaşayan insanlar yaşama sevincini ve umudunu kaybetmeye başlayacaktır. Örneğin son yıllarda insanlar Girne’ye gitmeye korkar oldular. Çoğu zaman o kadar yoğun bir trafik var ki, bu küçük ilçede bile saatlerce trafikte beklemek zorunda kalıyorsunuz. Bu yüzden bir yere gitmeye korkar hale geldik, bizi hızla bir yere ulaştıracak özel araçlarımız var ama yola çıkma arzumuz gitgide azalıyor. Artık bu toplumu toplu ulaşıma geçirmek de zor, herkesin konfora bağımlı olduğu bir yerde insanları otobüse binmeye ikna etmek imkansız oldu. Böyle olunca toplumsal ilişkiler de zarar görüyor, karşılıklı olarak birbirimizi görme, anlama ve aynı mekanı paylaşmak gibi insani ilgilerden mahrum kaldık. Toplum hastalanıyor, Lewis Mumford: “Trafik sıkışıklığı, modern kentin damar sertliğidir; toplumu bir araya getirmek için tasarlanan yolların, insanları birbirinden nasıl ayırdığının kanıtıdır” derken çok önemli bir çelişkiye işaret ediyor.

Eski Bogota Belediye Başkanı ve kent düşünürü Peñalosa, teoriyi pratiğe döken modern isimlerdendir. Penalosa trafik sorununu bir adalet ve demokrasi problemi olarak tanımlar. 300 kişinin bindiği devasa bir metrobüs ile içinde tek bir kişi olan lüks bir otomobilin yolda aynı hakka sahip olması adaletsizliktir. Şehir yolları kamusal alandır ve en yüksek kamu yararını sağlayan araçlara (toplu taşıma ve yayalara) ayrılmalıdır. Penalosa’ya göre çözüm otomobillerin alanını daraltmak, geniş kaldırım ve bisiklet yolları yapmak, otopark ücretlerini artırarak özel araç kullanımını caydırmaktır.

Kuzey Kıbrıs’ta diğer birçok dünya ülkesi gibi refah artışı ve onun sözde başlıca göstergelerinden biri olan otomobiller toplumsal dayanışmaya, bireysel gelişime, sosyal bağların güçlenmesine yol açmadı. Peñalosa’nın söylediği gibi zenginlerin de fakirlerin de birlikte kullanabilecekleri bir toplu taşıma ağı yerleşmedikçe bu durumun değişmesi de çok zor görünüyor.

Dergiler Haberleri