“Yaşananların sorumlusu, hükümettir”

Ceza Yasası'nda sansür düzenlemesini hayata geçiremeyen Hükümet, şimdi de siber baskı yöntemine başvurdu; çok sayıda gazete ve muhalifin sosyal medya hesabı ya kapatıldı ya da paylaşımları 'şikayet' üzerine kaldırıldı...

Ödül AŞIK ÜLKER

Avukat Aslı Murat, hayat pahalılığı ödeneğinde yapılmak istenen düzenlemeye tepki olarak meclis önünde yapılan eylemlerde yaşananların hepsinin sorumlusunun mevcut hükümet olduğunu söyledi.

Hükümetin diyalog zemini yaratmadığını kaydeden Av. Murat, hükümetin takındığı tavırla toplumu gerdiğini kaydetti.

“Siyasi iradeyi, ateşin sönmesi yönünde kullansalardı, bunlar yaşanmazdı” diyen Av. Murat, Üstel’in hayat pahalılığına ilişkin düzenlemenin bir sonraki meclis oturumuna ertelendiğine dair açıklamasını da değerlendirdi ve Meclis’in nasıl çalışacağının, ne zaman toplanacağının ve nasıl karar alacağının iç tüzükle belirlendiğinin altını çizdi. Av. Murat, hükümetin tek taraflı iradesiyle, kendi başına yapacağı açıklamalarla meclis sürecinin yönlendirilemeyeceğini vurguladı.

Av. Murat, “Yapılması gereken açıklama yapmak değil, bu geri adımı açıkça kabul etmek, pazartesi (bugün) Meclis açıldığında süreci demokratik zemine çekmek ve yasaları komiteye geri göndermektir. Belki ancak o zaman gerçek bir diyalog zemini kurulabilir” diye konuştu.

“Mesele, sadece hayat pahalılığı meselesi değil”

Soru: Hayat pahalılığı ödeneğinin 9 ay dondurulmasıyla ilgili değişiklik mecliste görüşülürken, genel kurula verilen arada, hükümet yasa gücünde kararname ile bunu uygulamaya koydu. Toplumda çok büyük bir tepki ortaya çıktı. Açık olan bir meclis varken, bir konuyu yasa gücünde kararnameyle uygulamaya koymak hukuki anlamda baktığımızda nasıl bir zemine oturur?

Av. Murat: Bu mesele, sadece hayat pahalılığı meselesi değil; emek hakkı, hukuk devleti ve demokratik düzen meselesidir. Yasa gücünde kararname, Anayasa’da verilen yetkilerden biridir. Ama yasa yapmak esas Meclis’in görevidir. Anayasa, Bakanlar Kurulu’na, ekonomik konularda ve ivedilik olması halinde bunu kullanabilme yetkisi veriyor ve çok istisnai bir şekilde kullanabileceğini söylüyor. Hayat pahalılığına ilişkin daha önceden Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararlar var. Bu kararların hepsinde, yasamanın yerine geçmemesi gerektiği, esas yasa yapması gerekenin meclis olduğu, sadece ekonomik gerekçelerle hareket edilemeyeceği ve ivediliğin altı çizilir, istisnai bir mekanizma olduğu söylenir.
Hükümet, Anayasa’nın verdiği yetkiyi çok geniş bir şekilde kullanıyor. Hukuki anlamda, ciddi bir sıkıntı. Bu yetki geniş yorumlanamaz. Bu hükümet, maalesef, sadece bu konuda değil, 300’ü aşkın yasa gücünde kararname yaptı. Devleti o şekilde yönetmeye çalışıyor, ki bu kabul edilebilir değil. Bu yöntemin olağan bir yönetim aracına dönüştürüldüğünü görüyoruz. Hukuken, Anayasa’daki kuvvetler ayrılığına aykırı. Esas olan, yasayla düzenlenmesi gereken bir konunun Meclis’te tartışıldıktan sonra yasanın Meclis tarafından yürürlüğe konmasıdır. Bunun sebebi, yasama organının pek çok kesimi içinde barındırmasıdır, yasama organının yasa çıkarması demokratik değerler açısından önemlidir. Bunun dışında dayatmacı bir şekilde ülkeyi yönetme anlayışının, hem politik anlamda, hem de hukuki anlamda sorunlu olduğunu düşünüyorum. Hükümet uzun bir süredir toplumun istemediği, muhalefetin de karşı çıktığı durumlarda, yasamayı istediği şekilde çalıştıramayacağını anlayınca, Meclis’i by-pass ediyor. Antidemokratik bir yöntemle bunu yapıyor.

“Halkla dalga geçtiler”

Daha önceki kararlarında mahkeme, bir ekonomi kriz iddiası da varsa, önce meselenin ivediliğinin somutlaştırılması, neyin nereye harcanacağının ortaya konması gerektiğini vurguladı. Zaten muhalefet de hükümete, hep bunu sordu, hiç bir rakam verilmedi. Ayrıca mahkeme kararlarında, uzun süreden beri kendisini gösteren, geliyorum diye haykıran krizi, krize çözüm öngören yasal düzenlemeleri yapabilmek için Cumhuriyet Meclisi’ne taşımayıp, Cumhuriyet Meclisi’nin gündeminde tutmayıp, aylar sonra “ivedilik var” diyerek yasa gücünde kararnameyle geçici bir süre rafa kaldırmanın, Anayasa’nın 112.maddesi altında geçerli kabul edilemeyeceğini, ivedilik koşulunun böyle bir durumda karşılanmış olamayacağını söyler. Bugünkü durumda da böyledir. Uzun bir zamandır, hükümetin politikaları sebebiyle zaten ekonomide bir çöküntü vardı. Önceden alınmayan önlemler neticesinde sıkışan hükümet, yasa gücünde kararnameyi araçsallaştırıp, kendi icraatlarını rahatça ortaya koymaya çalışıyor.

Eğer bu kadar ivedi bir meseleyse, o zaman niye meclisin gündemine getirdiler?Arayı da Meclis başkanı verdi, “ara veriyoruz, sendikalarla diyalog kuracağız” dedi. Ve bir saat sonra resmi gazetede yasa gücünde kararname yayınlandı. Resmen halkla dalga geçtiler.

“Anayasa’yı dikkate almıyorlar”

Soru: Anayasa Mahkemesi, yasa gücünde kararnamelerin geçerli olması için 90 gün içinde meclisten onaylanması gerektiğine dair karar aldı. Bundan sonra nasıl bir süreç işleyebilir?

Av. Murat: Meclise getireceksin ki tartıştırabilesin. Ama, hiçbir koşulda bunu yapmadılar. Meclisin gündemine getirmemeleri de, demokratik anlamda tartışıp bir yasa yapma niyetiyle hareket etmediklerini gösterir. Tamamen kolaya kaçarak, emrivaki, meclisin bunun tartışmasına, toplumun tartışmasına imkan vermeden, kendi istediklerini hayata geçirmeyi amaçlıyorlar.

Anayasa’yı dikkate almıyorlar. Sürekli olarak, hem Anayasa’yı ihlal ediyorlar, hem de Anayasa’ya aykırı yasalar çıkarmaya çalışıyorlar. O yüzden, Yüksek Mahkeme’de çok fazla gündem olduklarını söyleyebiliriz. Hükümette “Anayasa bu yetkiyi veriyor. Biz bunu dilediğimiz gibi kullanabiliriz” tavrı var. Son yaptıklarına da, geri çekmeselerdi çok büyük ihtimalle mahkeme ara emri verecekti.

“Biber gazı, ciddi sağlık riski yaratan kimyasal bir müdahale aracıdır”

Soru: Bu yapılanlar, takılan tavır neticesinde, toplumda büyük bir tepki meydana geldi ve eylemler yapıldı. Bu eylemler sırasında gerginlik yaşandı. Bazı grevlerin yasaklanması da gündeme geldi...

Av. Murat: Aslında bu yasaklama yöntemini, bir süredir kullanıyorlar. Pek çok sendikanın eylemini bu şekilde yasakladılar. Bunu keyfi şekilde kullanıyorlar. Anayasa’daki en temel haklardan biri, yurttaşların önceden izin almaksızın, silahsız, saldırısız eylem yapma hakkıdır.
Son eylemlerin, sadece hayat pahalılığı ödeneğiyle bağlantılı olmadığını söylemek mümkün. Eylem alanındaki insanlar bunu çok net söylüyor. Toplumsal hareketler, kıvılcımlara ihtiyaç duyar. Yolsuzluklar, liyakatsiz yönetim, kuraldışılık ve ekonomik anlamda bu kadar yoksullaşmanın olduğu bir dönemde, başka yöntemler, alternatif ekonomik çözümler bulunmayıp, çalışanın boynuna yüklenilmesine çok ciddi bir tepki gösterildi. Bu meselede tartıştığımız şey yalnız hayat pahalılığı değildir; bu ülkede krizin bedelini kimin ödeyeceği ve vatandaşın itiraz ettiğinde hak öznesi mi yoksa tehdit mi sayılacağıdır.

Maalesef, ciddi şekilde, polisle toplumun karşı karşıya kaldığını gördük. Polisler de yaralandı, vatandaşlar da. Eylemciler, eylemlerde çok fazla alışkın olmadığımız muameleye tabi tutuldular. Bunların başında biber gazı geliyor. Biber gazı, ciddi sağlık riski yaratan kimyasal bir müdahale aracıdır ve uluslararası standartlara göre ancak çok sınırlı koşullarda kullanılabilir. Ve aslında, uluslararası standartlara baktığınızda, işkence ve kötü muamele yöntemi olduğu söylenir. Bu süreç içerisinde, Tabipler Birliği de açıklama yapıp, uyarılarda bulundu ve biber gazının kullanımının ciddi bir hak ihlali olduğunu ve bunun keyfi şekilde kullanılmaması gerektiğini vurguladı.

“Birileri hayatını kaybedebilirdi”

Biber gazının kullanımının açık, detaylı ve sınırları belirlenmiş bir yasal çerçevesi yoktur. Bu da keyfi kullanımı mümkün kılar ve ciddi hak ihlali riskleri doğurur. Polis Yasası’nda, kesici-dürtücü silahların ve ateşli silahların hedefe yöneltilebileceği, sonrasında kullanıma sokabilecekleri gibi bir sinsile var. Biber gazı veya kimyasal herhangi bir şeyden bahsedilmez. Bunların hepsinin standartlaşmış olması gerekir. Şiddet tekelini elinde bulunduran ve bunu polis aracılığıyla kullanan devletin fiillerinde keyfi ve orantısız şekilde, hiçbir kurala bağlı olmadan biber gazı kullanılması kabul edilebilir değildir. İnsanlar biber gazına maruz kaldı, biber gazı kullanılacağına ilişkin doğru düzgün bir uyarı yapılmadı. Belki orada astım hastası, alerjisi olan kişiler vardı. Olmasanız bile etkileniyorsunuz, gözlerde ve nefes almada ciddi sıkıntı yaratıyor. Ama kronik hastalıkları olan insanlar var, birileri hayatını kaybedebilirdi. Sorun sadece biber gazı değil, yere yatırılıp boğazının üstüne basılan eylemciler de vardı.

“Polisin görevi, eylemin, güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamaktır”

Soru: “Ölüyorum” diyen o eylemciye “öl” diyen bir polis gördük. O polisle ilgili ne yapılmalı?

Av. Murat: O polisle ilgili kesinlikle işlem yapılması gerekir, çok nettir. Orantısız bir güç kullandı, bu barizdir. “Ölüyorum” dediği anda, polisin gevşetmesi gerekirdi. Bu görüntüler, herkesin aklına, ABD’de polis müdahalesi sırasında hayatını kaybeden George Floyd’u getirdi. Eylemde o muameleye maruz kalan öğretmenin, polisten şikayetçi olduğunu da öğrendik.
Ters kelepçe yapılması, elin kolun bükülmesi gibi olaylar da kötü muamele içerisinde değerlendirilebilir. Bunların hepsi, Anayasa’da korunan haklar içerisindedir. Tabii ki polis görevini yapacaktır. Eylem günlerinde kullanılan anayasal hak, silahsız, saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü ile grev hakkıydı. Polisin görevi, oradaki eylemin, güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamaktır. Yani o eylemin ortadan kaldırılması, o hakkın tamamen kullanılmamasını sağlamak değildir. Bir müdahale gerçekleşti çünkü girişler kapalıydı ve insanlar oralardan geçmeye çalıştı. Ama insanlar engellenmeseydi, bu çeşit bir harekete sebebiyet vermeyecekti diye düşünüyorum. Mesela, ertesi gün polis bariyerleri yoktu ve insanlar hiçbir şey olmadan, hiçbir yere zarar vermeden ilerleyip meclis bahçesine girdiler. Bunun öngörülebilmesi gerekiyor. Hükümetin, hararetli durumun ortadan kalkması için, bir diyalog zemini kurmamasından kaynaklandığını, insanların tahrik edildiğini düşünüyorum.
Hükümet, çok basit bir şekilde, “geri çektim ve bunu komitede konuşacağız” diyebilirdi.
Sendikalar “hiçbir koşulda diyalog kurmayız” demedi zaten, “genel kurula götürdün ama komiteye geri çek, bizi de çağır. En demokratik yöntem bu ve bizim de önerilerimiz var” dediler. Öneriler de ortaya koydular ama o diyalog zemini yaratılmadı.Tabii böyle olunca da, insanlar bir şekilde karşı çıktı, tepki verdi.

“Orantısız bir güçle müdahale yapıldı”

Orantısız bir güçle müdahale yapıldı. Polis ve itfaiyecilerin de çok zor anlar yaşadıklarını gördüm. Onların, en temelde örgütlenme, sendikalaşma ve karşı durma, grev yapma gibi hakları yok. Bu çok çok ciddi bir sıkıntıdır. Polislerin çok ciddi bir iş yükü altında olduklarını ve hayat pahalılığı meselesinin onları da etkiledeğini biliyoruz. Ülkede suçla mücadele etmeye, suçu önlemeye yönelik politikalar olmadığı için, onlar da suç işlendikten sonraki aşamadaki iş yüküyle uğraşıyorlar. Ama buna karşı çıkamıyorlar, haklarını arayamıyorlar. Bu da ciddi bir sorun bence.

Eylemde polislere, “biz sizin hakkınız için de buradayız” diyen eylemciler gördük. Bu çok haklı bir şey. Eminim, polisler da bunu hissediyordur. Ama, emirle hareket eden bir meslekten bahsediyoruz. Kolay değildir, ama hepsinin aynı derecede sert davranmadığını da gördüm.

“Ahmet Tuğcu, siyasi rehine olarak tutuldu”

Soru: Eylemlerde EL-SEN Başkanı Ahmet Tuğcu ve bazı arkadaşları göz altına alındı. 10 saat gözaltında tutulmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sonuçta “polisi darp”, “ayaklanma” ve “kasti hasar” suçlamaları getirildi...
Av. Murat:
Ben Ahmet Tuğcu ve arkadaşlarının, siyasi saiklerle gözaltına alındığını ve siyasi rehine olarak tutulduğunu düşünüyorum. Hiçbir hukuki zemini yok. Açıkçası o gün takip ettiğim hususlara baktığımda, Ahmet Tuğcu’nun gözaltına alınması emrinin önceden verildiğini söyleyebilirim. Ahmet Tuğcu’nun ve tabii ki sendikacı arkadaşlarının, bir süredir hükümetin Kıb-Tek’teki faaliyetlerine yönelik çok ciddi çalışmaları, ifşaları var. Orada, hükümetin gözünde, bir nefret nesnesi haline geldiler. Hatırlayın, yaz aylarında Teknecik’te de benzer bir tabloyla karşılaşmıştık. Orada gözaltına alamamışlardı, bu eylemde gerçekleştirdiler.

“Ayaklanma, Ceza Yasası’nda çıkarılması gereken maddelerden biridir”

Okunan davalara da baktığınızda, özellikle “ayaklanma”, sömürge döneminden kalma ve modern demokratik toplum standartlarıyla bağdaşmayan bir düzenlemedir. Ceza Yasası’nda çıkarılması gereken maddelerden biridir. En son 1956 yılında tadil edilmiş bir maddeden bahsediyoruz. O dönem, İngiliz sömürge dönemiydi. Bu da, sömürgeye karşı olan örgütlere yönelik bir bastırma politikasıydı.

“İnsanları kışkırttılar”

Bu süreçte ceza hukukunun araçsallaştırıldığını düşünüyorum. Böyle suçlar, normal zamanlarda işlense, o kişilere genellikle davaları okunur ve bırakılır. Mesleki olarak, en azından deneyimin böyledir. Zaten görüntüler var, alınacak başka emare yok. Delilleri karartma gibi bir ihtimal yok. O zaman, bu insanları, niye 10 saat boyunca tuttunuz? Hücreye indirmek zorunda da değildiniz. Bir de kelepçe takıldı. Bunu, hem onları hukuka aykırı bir şekilde cezalandırma, hem de bir sindirme politikası, toplumsal hareketi zayıflatma yöntemi olarak kullandılar. İnsanlarda “aman bizim de başımıza bir şey gelir mi” korkusu yaratmaya çalışıyorlar ama bunların hiçbiri işe yaramadı. İnsanları daha çok kışkırttılar. Herkes, Ahmet Tuğcu ve arkadaşlarının gözaltına alındığını öğrendi ve daha da hararetlendi. Sanki hükümet, bu şiddeti, gerilimi daha çok tırmandırmaya çalışıyor. Toplumu çok gerdiler. Gözaltı yani özgürlüğünden mahrum bırakma gibi şeylerin, en son çare olarak kullanılması gerekir.

“Planlanmış ve kurgulanmış bir mesele”

Soru: Pek çok eylemcinin de polise çağrıldığını duyduk, gördük. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Av. Murat:
100’den fazla ismin olduğu bir liste olduğunu söylüyorlar ve insanları ifadeye çağırıyorlar. Burada çok net bir tablo var, önce emekçilerin hakkına müdahale ediliyor, sonra buna itiraz edenler kriminalize ediliyorlar. Ben, ifadeye çağrılan arkadaşımla polise gittiğimde bir yazı gördüm, aynı yazıdan çok sayıda basılmış. Genelde el yazısıyla suçlama yazılır, onunla ilgili ifade alınır. Bu olayda, maktu standart bir şey hazırlanmış ve herkese aynı davalar okunuyor. Bu bile planlanmış ve kurgulanmış bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Ben, polis teşkilatının böyle bir meselede kullanılmış olmasından dolayı üzgünüm, polisteki arkadaşların da bundan mutlu olduklarından emin değilim. Ülkede bu kadar fazla mesele varken, bunlara mesai harcamak kabul edilebilir değil.

Polisle vatandaşı karşı karşıya getirdiler. Eylemde, daha sonraki günlerde, insanlar ve polis arasındaki diyaloglara baktığımda, bunun hiç işe yaramadığını gördüm. Neden işe yaramıyor? Ben eve gittiğimde, komşum polistir. Eşlerden birinin eylemde, diğerinin görevde olduğunu da gördük. Hem polisler zarar gördü, hem de eylemciler. Bir taraftan, sınavları bahane ederek öğretmenleri linç etmeye çalıştılar. Sonrasında doktorları hedef haline getirmeye çalıştılar. Ama bunlar işe yaramıyor. Çalışanlar hakları için mücadele ediyor. Toplum eylemlerde yoruldu, ama aynı zamanda uyandı, ayıldı.

“Yaşananların hepsinin sorumlusu, hükümettir”

Soru: Eylemciler de şikayetçi olmaya başladı. Bu davalar kişisel mi olur, polis örgütüne mi açılır? Zarar gören vatandaş ne yapmalı?
Av. Murat:
Bireysel olarak yaşadıkları şeyler varsa ve o polisin kim olduğunu biliyorlarsa, bireysel anlamda şikayet söz konusu olur. Haksız yere soruşturma yapılması üzerinden de bir şikayet söz konusu olabilir. Çünkü, bu soruşturmaların hiçbirinin, kabul edilebilir bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Ben insanlara, “Eğer, bir şekilde müdahale edildiğinde zarar gördüyseniz, kesinlikle gidip darp raporu alın. Bunu ihmal etmeyin” dedim. Sadece fiziksel şiddet değil, biber gazı kullanılması da olabilir. “Biber gazı kullanıldı ve ben bundan zarar gördüm” diyerek de şikayetçi olunabilir. Şikayete giden kişilere de, “zaten sana dava okuyacaktık” dendiğini de duyduk.

Geçmişte, polis müdahalelerinde, eylemli saldırı davaları açıldı. Örneğin, 2011’de KTHY’nin önünde bir eylem vardı. O dönemde insanlara orantısız güç uygulanmıştı. Polisin kötü muamele yaptığı, darp ettiği insanlar, buna ilişkin tazminat davaları da açmıştı. Hem cezai süreçler yürütüldü, hem de tazminat davaları...
Son eylemlerde insanlar zarar gördü, tek sevindirici nokta birinin ölmemiş olmasıdır. Bu yaşananların hepsinin sorumlusu, mevcut hükümettir. Eğer bu şekilde davranmasalardı, siyasi iradeyi, ateşin sönmesi yönünde kullansalardı, bunlar yaşanmazdı. Başbakan, bu süreçte tek bir açıklama yapmadı. Bu da ne kabul edilebilir, ne de demokratik. Sonuçta temsili demokraside yaşıyoruz. Sizi oraya bu halk seçti, eylemlerde sadece muhalefete oy verenlerin olduğunu düşünmek saflıktır. Sizin partilileriniz de var. Toplumdaki tüm kesimler oradaydı.

“Toplumdan kopuk bir hükümet”

Soru: Eylemciler meclis binasına girdiler. UBP Milletvekili Yasemi Öztürk, meclise darbe yapıldığını söyledi...

Av. Murat: Yasemi Hanım’ın meclise darbe yapıldığı cümlesi çok absürttür. Darbenin kelime anlamının bile farkında değil. Eylemciler, açık kapı buldu ve girdi. Orası kontrol sağlanabilecek küçük bir alan değil, kendi anladıkları anlamıyla “güvenliğini sağlamak” mümkün değil. Polis çok zorlanıyor. Çünkü çok fazla kapısı var, çok fazla girişi var. Kapatmadılar ve eylemciler o kapıyı buldu ve içeri girdi. Eylemciler kimdir? Halktır ve orası halkın temsil edildiği yerdir.
İnsanlar meclise girdi, çünkü sabırları taştı ve hükümet hala konuşmuyor, tansiyonu düşürmüyor. İnsanlar girdi ve hiçbir şey yapmadı. Kırmadan, dökmeden, hiçbir yere zarar vermeden... Bir kısmı, oturma eylemi de yaptı. Polisle de karşı karşıya geldiler. Bir eylemcinin yaralanması dışında bir sıkıntının yaşandığını görmedim. Kimseye zarar verilmedi. Sadece muhalefet milletvekilleriyle değil, iktidar milletvekilleriyle de yüz yüze geldiler. Toplum “biz bunu istemiyoruz” diyor, çok net. Senin görevin nedir? Toplumu temsil etmek. Demek ki sen, toplumu temsil etmiyorsun. Mevcut hükümetin yaptığı hiçbir icraattan, toplumun herhangi bir kesimi mutlu değil. Bu çok net. Toplumdan kopuk bir hükümet. Toplumu mutsuz ediyorlar. Toplum mutsuz, huzursuz ve güvensiz hissediyor.
Hükümet, ekonomik krizle mücadele ettiğini söylüyor ama antidemokratik uygulamalar, hukuk dışılık, kural dışılık, yolsuzluk, liyakatsiz yönetim, keyfilik ekonomiden bağımsız şeyler değildir. Bir taraftan Ceza Yasası’nı konuşuyorsunuz, ifade özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyorsunuz; diğer taraftan da ekonomik kriz var diyorsunuz. Demokrasi düzgün işletilmezse, yerleşmiş olmazsa, insan hak ve özgürlükleri sistematik olarak ihlal edilirse; ekonomiyi de düzeltmeniz mümkün olmaz. İkisi birbiriyle bağlantılıdır.

“Hükümet, ifade özgürlüğünü teknolojik yöntemlerle bastırmaya çalışıyor”

Birkaç gündür, haber sitelerine, gazetecilerin paylaşımlarına yönelik siber saldırılar gündemde. Vatandaşların da, hükümet üyelerine yönelik muhalif paylaşımları varsa, o paylaşımların kaldırılması için sürekli şikayette bulunuyorlar. Anladığım kadarıyla, sosyal medya ve bu tip mecralarda, eğer çok yoğun bir şikayet varsa veya altında nefret söylemleri çok fazlaysa paylaşım kaldırılıyor. Hükümet, baktı ki Ceza Yasası’nda değişikliği henüz yapamadı, insanların ifade özgürlüğünü teknolojik yöntemlerle bastırmaya çalışıyor. Ceza Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklerin yürürlüğe girmesi halinde, basın mensuplarının, bu toplumsal hareketleri özgür ve hakiki bir şekilde yansıtabilmeleri ortadan kalkacak. Sadece basın mensuplarına değil, sosyal medya kullanıcılarına da çok ciddi bir baskı ortaya çıkacak. Havuz medyası bir süredir oluşmaya başladı zaten, onlar at koşturacak. Gerçekleri konuşan, etik ilkeler çerçevesinde yayın yapmaya çalışan, manipülasyon yapmayan diğer basını da bastıracaklar. Yani hem Ceza Yasası aracılığıyla bastıracaklar, hem de şimdiki gibi siber saldırılarla...

Ceza Yasası’nın çok ciddiyetle değerlendirilmesi gerekir. Bu noktada, toplumun mücadelesinin farklı yönlere de evrilebileceğini düşünüyorum. İnsanlar, hukuk dışılığa çok fazla tepki göstermeye başladılar. Rüşvet ve yolsuzluk iddiaları da insanları bir araya getirmeye başladı. Bu tip meseleler bazen geri planda kalabilir ve toplumsal bir hal almayabilir. Ekonomik krizler, toplumsal anlamda insanları bir araya getirir. Ekonomik bir krizin içindeysek, ondan çıkabilmemiz daha çok hak kısıtlamasıyla olmayacak. Hak mücadelesi ne kadar fazla olursa, ekonomik krizden o kadar kolay çıkabiliriz. Bir taraftan ekonomik anlamda insanların ceplerine çöküyorlar, diğer taraftan da konuşmamaları için, buna karşı çıkmamaları için, eleştirmemeleri için engeller koymaya çalışıyorlar.

“Geri adım”

Soru: Başbakan Ünal Üstel’in cumartesi günü, Meclis çalışmalarını erteleyeceklerine ilişkin yaptığı açıklamasının hukuken ve siyasi olarak karşılığı nedir?

Av. Murat: Hukuken baktığımızda, bu açıklamanın tek başına bir karşılığı yoktur. Meclis’in nasıl çalışacağı, ne zaman toplanacağı ve nasıl karar alacağı iç tüzükle belirlenir. Hükümetin tek taraflı iradesiyle, kendi başına yapacağı açıklamalarla Meclis süreci yönlendirilemez. Daha sonra Meclis Başkanı Ziya Öztürkler de bir açıklama yaptı ve Üstel’i düzeltti, sürecin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için pazartesi (bugün) Meclis Danışma Kurulu’nu toplantıya çağıracağını duyurdu.

Siyasi olarak ise tablo nettir: Bu bir geri adımdır. Toplumun, sendikaların haklı ve dirayetli karşı duruşunun yanı sıra, Meclis’te çoğunluk sağlanamayacağı yönündeki kaygının sonucudur. Neticede hükümet ortakları, söz konusu yasaların görüşüleceği oturuma katılmayacaklarını açıkça ifade ettiler.

Küresel gelişmeler ya da stratejik değerlendirmelerle açıklanmaya çalışılsa da, gerçek şudur: Meclis Genel Kurulu’nda bir nisap krizi yaşanması pek muhtemeldir. Bu nedenle yapılması gereken açıklama yapmak değil, bu geri adımı açıkça kabul etmek, pazartesi günü Meclis açıldığında süreci demokratik zemine çekmek ve yasaları komiteye geri göndermektir. Belki ancak o zaman gerçek bir diyalog zemini kurulabilir.

Özel Haber Haberleri