Yaşadıklarınızı hatırlatır kimi karalamalar…

Yaşadıklarınızı hatırlatır kimi karalamalar…

Stella Aciman

Yazıyla uğraşanların bir kara kaplı defteri vardır diye düşünürüm… Akıllarına gelenleri yazdıkları ve zaman içinde unuttukları! Gün gelir, o kara kaplı defter gözünüze ilişir ve karıştırmaya başlarsınız… Yaşadıklarınızı hatırlatır bu karalamalar, kâh güler, kâh hüzünlenir, kâh düşündürür. Bu hafta sizlerle, kara kaplı defterimden seçtiğim üç yazıyı paylaşmak istedim…


Bir şehri tanımanın en iyi yolu yürüyerek gezmektir diye düşünenlerdenim. Bir sene boyunca hüzünlü şehir Lefkoşa’nın sokaklarına adımlarımın ve bisikletimin tekerleklerinin izini bıraktım. Yaşamaya karar verdiğim bu memleketin her karış toprağını görmek, insanlarını, kültürünü tanımak benim için ne yazık ki geç kalınmış bir eylemdi. Her attığım adımda “neden bu kadar geç kaldın?” sorusunu sordum kendime. Ama geç kalınmışlık hiç görememekten daha iyidir diyerek teselli ettim kendimi. Altınkum sahilinde uçsuz bucaksız lacivert denize bakarken “hala yüzecek temiz bir denizin, vücudumuzu ısıtan kumun, Kantara’da ağaçların altında çayımı yudumlarken, ciğerlerimin derinlerine çektiğim mis gibi yaprak kokan havayı solurken “hala soluyacağımız temiz bir havanın” olduğunu düşünerek Allah’a şükrettim. Girne Yat Limanı’nda ki cafelerde şarabımı yudumlarken, bir taraftan yaşanan yılların yıpratamadığı, hala asaletlerini koruyan taş evleri seyretmek, diğer taraftan durgun mavi sularda bir sağa bir sola salınan ahşap tekneleri izlemenin içime yansıttığı huzuru nasıl anlatabilirim ki? Koruçam Köyü’ndeki, Yorgo Kasap’ın meyhanesinde, ilk defa tadına baktığım ve sevdiğim Kıbrıs’a özgü yemekleri, ev yapımı kırmızı şarap eşliğinde yerken, kulağımı okşayan buzukinin tınısına sesleriyle katılan Türk ve Rum müşterilerin birlikte eğlenmesine ellerim alkışla tempo tutarken, bir şehri ikiye bölen tel örgülerin insanların ruhlarını bölecek kadar güçlü olmadığını görmek nasıl güzel bir mutluluktu...
“Yıldızların yere bu kadar yakın olduğu bir başka memleket gördüm mü acaba?” diye düşündüm. Sıcak yaz gecelerinde püfür püfür esen rüzgârın eşliğinde, burnumda bahçeden gelen ful çiçeğinin baygın kokusuyla saatlerce balkonumda oturarak yıldızları yakalamaya çalıştım. Beşparmak Dağları’nın üzerine gölgesini bırakan ayın güler yüzünü, o beni terk  edinceye kadar seyrettim. Günbatımları ise adeta bir ayindeymiş duygusunu yaşattı bana her defasında. Her akşamüstü güneşin batarken bana göstereceği değişik tonlardaki renkleri heyecanla bekledim. Gökteki engin mavinin içinde kızıllaşan güneşe, lacivert, gri, turuncunun uyumuna hep kıskanarak baktım. Girne’de lacivert deniz beni kollarıyla sardığında bu çıkarsız sevgiye cevap vermemek mümkün değildi. Mart ayından başlayarak tarlaları doldurmaya başlayan mor arpa çiçeklerinin zarif görüntülerine, davetkâr tavırlarına duyarsız kalabilmem olanaksızdı. Yaz aylarında yakıcı güneşe karşı inatla,  beyaz kumun altından çıkarak beyaz çiçeklerini dünyaya açan kum zambaklarını görmezden gelebilir miydim? Portakal ve limon çiçeklerinin havaya saldığı kokuyu açlıkla, defalarca, başım dönene kadar içime çekmeden durabilir miydim?  Annesinin terk ettiği keçi yavrusunun çayırda uzanmış sürü sahibi kadının yanında tıpkı bir köpek gibi yattığını, o kalktığı zaman peşinden bir gölge gibi koşturduğunu, anne eksikliğini o kadında bulduğunu anlamamak mümkün müydü?
Bizler yaşadığımız memleketin, şehirlerin uzağında yaşarız ne yazık ki. Allah’ın bizlere sunduğu güzelliklere bakarız, ama görmeyiz. Elimizi uzattığımız anda yakalayabileceğimiz, kalbimizle baktığımızda göreceğimiz doğa harikalarını tanımaktansa, uzak diyarlarla bütünleşmeyi tercih ederiz.
Haydi! Bugün son gayretiyle, bulutların arasından sıyrılarak sıcaklığını bizimle paylaşmaya hazır bekleyen güneşin davetkar tavrını görmezden gelmeyelim ve Bellapais Manastırı’nın muhteşem görüntüsünü izlerken, kollarımızı açarak sonsuzluğa uzanan denizi kucaklayalım...

------------------------------------


MELİH ve ZARİF...

Kömür gibi kara gözlerin derinliklerinde gördüğüm sevecen bakışlarıyla tanımıştım onu. Uzun boyu, spordan gelişmiş vücudu, bastığı yeri titretecek kadar güçlü kendinden emin yürüyüşü, adı gibi zarif eşiyle, altı daireli apartmanımızın yakışıklı Apollon’uydu Melih. Bu genç çift hayatımızın gülen yüzünü temsil ediyordu. Birbirlerine olan aşkları gözlerinden fışkırırdı adeta. Yaşamlarını sevgilerinin içine kilitlemişlerdi. Henüz ilkbaharlarını yaşamalarına rağmen, o gençlere özgü delidoluluk yerini sevgiye, saygıya bırakmıştı bile. Apartman sakinlerinin hepsiyle konuşurlar, hal hatır sorarlar, özel günlerde kapıları çalarak iyi dileklerini söylerlerdi gözlerine yerleşmiş ışıltıyla.
Bir gün; sarı rengi, duruşu ile ağzından ateş saçan canavara benzettiğim yakışıklı, mağrur bir motosikletle geldi Melih. Yüzünde o çok istediği motora sahip olabilmenin mutluluğu ile gülüyordu. O çok istediği bir şeye sahip olmanın heyecanını yaşıyor, bizler ise yüreğimizi ele geçiren incecik iğnelerin sızısını hissediyorduk. Artık onu her motora bindiğini gördüğümüzde “aman Melih, yavaş git gözünü seveyim” der olmuştuk. Arkasından da “Allah’m sen onu koru” diye dua ederdik. Sevememiştik bir türlü o yakışıklı, mağrur motoru...Meğerse haklıymışız sevememekte.
Geçen ocak ayının soğuk, kara bir gecesinde o sarı canavar, ona verilen onca sevgiyi hiçe sayarak, bizim yakışıklı Apollon Melih’imizi üzerinden metrelerce öteye fırlattı ve ölümün kollarına verdi. İnanmak ne kadar zorsa ölüm de o kadar gerçekti!
O gün bugündür düşünürüm “acaba Melih o motorun üzerinde sonsuz bir özgürlükle rüzgara kafa tutarcasına giderken annesini, eşini ve diğer sevenlerini düşünüyor muydu?”  “Islak, soğuk toprağın altına bedeni bırakılırken geride bıraktığı anasının, henüz hayallerinin başında olan, ona aşkla, tutkuyla bağlı olan eşi Zarif’in bağırlarından kopan çığlıkları duyuyor muydu?” diye. Evet...duyduğunu, o kara gözleriyle mezarı başında ağlayan, yüreklerine bıçak saplanmışçasına acı çekerek bağıran, sessiz gözyaşlarını içine akıtan onca sevenini, izlediğini hissediyor ve “ben ne yaptım, beni sevenlere bu ayrılığı nasıl yaşattım?” dediğini duyuyordum. Ama artık çok geçti geri dönmek, yaşamı yapılan pişmanlıklardan arındırarak tekrarlamak... Bizlere böyle bir hak verilmemişti ki Yaratandan.
Yahya Kemal Beyatlı’nın dizeleri “giden memnun ki yerinden, dönen yok seferinden” der... Peki ya geride kalanlar...
Yirmili yaşlarını süren, acıların en büyüğü olan ölümü yaşamının daha ilkbaharında yaşayan, hayalleri bir anda yok olan, yaşamakla yaşamamak arasında git gel yaşayan, ruhu paramparça bir genç kadın...
O evladı o yaşa getirene kadar kimbilir yaşamın nasıl zorluklarıyla boğuşan, gözlerinin feri sönmüş, vakitsiz gelen ölümün kucağına verdiği evladının acısını, ona kavuşana kadar yaşayacak bir anne... Ve diğerleri. 
Geçen sene 14 Ocak günü sonsuzluğa uğurlamıştık Melih’imizi. Onunla yaşamının belki de en güzel zamanlarını yaşadığı evin Melih olmadan yaşanılır olamayacağını bilen Zarif’te taşındı geride bizleri bırakarak. Şu anda yeni bir kiracısı var o dairenin, ama dış kapı zilinin üzerinde hala Melih Oğuzcan yazıyor. Kimse o kâğıt parçasını çıkararak yerine yeni kiracının ismini yazamadı. Yani zaman alışmayı öğretir, ama unutmayı asla!
Ruhun şad olsun Sevgili Melih...


------------------------


9 BASİT FARK

Senelerdir nereye gidersem gideyim yanımda götürdüğüm bir yazı vardır. Bazen cüzdanımın içinde, bazen bir kitabın arasında benimle gittiğim diyarlara seyahat eder. Ama asıl yeri kütüphanemdir. Orada kırmızı renkli bir raptiyeyle sabitlenmiş, sararmış bir kağıt parçası olarak durur, memleketim için içimde barındırdığım umudu taşır...

Fakir ülkelerle zengin ülkeler arasındaki farkın nereden kaynaklandığını anlatan bir yazı.
“Zengin ülkeler ile fakir ülkeler arasındaki fark, ülkelerin eskiye dayanmasıyla ilgili değildir. İlgili olsaydı binlerce yıllık geçmişi olan Mısır, Hindistan gibi ülkeler zengin olurdu. Oysa Avustralya, Yeni Zelanda gibi geçmişi 150 yılı bulmayan ülkeler Mısır’dan da, Hindistan’dan da zengin.
Bir ülkenin zenginliği o ülkenin sahip olduğu doğal kaynaklarla da ilgili değildir. Japonya’nın zaten küçük olan yüzölçümünün yüzde 80’i dağlar ve tarıma uygun olmayan alanlardan oluşur. Ama buna karşın Japonya yüzen bir fabrika gibi dünyanın her yerinden aldığı hammaddeleri işleyerek satar ve dünyanın en zengin ülkesi olur. Keza İsviçre. Tek bir kakao ağacı bile olmayan İsviçre dünyanın en iyi çikolatalarını üretir. Son derece sınırlı tarım arazilerinde son derece pahalı ve kaliteli gıda üretimi yapar.
Fakir ülkelerdeki şirketlerin yöneticileriyle diyalog halinde olan gelişmiş ülkelerdeki meslektaşları aralarında bilgi açısından bir fark olmadığını söyler hep.
Renk ve ırk da çok önemli değildir. Çünkü her renk ve ırktan insan gelişmiş ülkelere göçmen olarak gidip, oralarda büyük başarılar elde eder ve hatta o ülkelerin gelişmişliğine katkıda bulunurlar.
Peki, fark nerededir?
Fark ülke insanlarının tavrında… Eğitiminde ve kültüründe.
Gelişmiş ülke vatandaşlarının, gelişmemiş ülke vatandaşlarından çok basit 9 farklılıkları var:
1. Kesin etik değerler
2. Dürüstlük
3. Sorumluluk
4. Kural ve yasalara saygı
5. Diğer yurttaşların haklarına saygı
6. Çalışma şevki
7. Tasarruf etme ve yatırım yapma arzusu
8. Büyük işler yapma isteği
9. Dakiklik
Gelişmiş ülkelerde yurttaşların yüzde 80’i bu 9 unsura sahip. Gelişmemiş ülkelerde ise oran tam tersi.”

Çok basit 9 fark ama sonuca etkisi büyük. Okuyun şu 9 farkı ve bir gün gelişmiş bir ülke olup olamayacağımıza birlikte karar verelim. Ve mümkünse sizler de benim gibi bu yazıyı evinizin görünür bir yerine asın... Gelecek için umudunuz olsun!

Dergiler Haberleri