Şölen Külahçı: KKTC’de Sağlık - Bir Hak mı, Bir Şans mı?

Hakların açıkça tanımlandığı bir sistem, doğal olarak sorumlulukları da görünür kılar.

Prof. Dr. Şölen Külahçı *
skulahci@ciu.edu.tr

KKTC’de Sağlık: Bir Hak mı, Bir Şans mı?

Bugün bir arama motoruna "Kıbrıs'ta sağlık" ya da "Kıbrıs'ta sağlık sistemi" yazdığınızda karşınıza çıkan haber başlıklarına bakın. Yanlış tedaviler, yanlış kan nakilleri, teşhis hataları, karışan tüp bebek uygulamaları, ihlal edilen hasta mahremiyeti, kaybolan dosyalar... Adeta "yanlış" kelimesi sağlık sisteminin en sık kullanılan kavramı hâline gelmiş durumda.

Oysa sağlık, temel bir insan hakkıdır. İnsan yaşamının, onurunun ve güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sağlığın bu kadar kırılgan olduğu bir ülkede sağlık hakkından söz etmek ise çoğu zaman bir hayali konuşmaya benziyor.

Sağlık hakkı nedir?

Sağlık hakkı, yalnızca hastalandığımızda bir hastaneye gidebilme imkânı değildir. Sağlık hakkı, Devletin herkes için ulaşılabilir, güvenli, kaliteli ve ayrımcılıktan uzak sağlık hizmeti sunma yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük, sosyal hukuk devleti ilkesinin doğal sonucudur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası'nın benimsediği sosyal hukuk devleti anlayışı, devlete yalnızca temel hak ve özgürlükleri koruma görevi yüklemez; aynı zamanda bireyin insan onuruna yakışır yaşam sürebilmesi için gerekli sosyal hizmetleri sunma sorumluluğunu da yükler. Sağlık hizmeti bunların başında gelir.

Bu nedenle Devlet, vatandaşlarının sağlık hizmetlerine erişimini sağlamakla yükümlüdür. Ancak, erişim yalnızca hastane kapısından içeri girebilmek değildir. Sağlık kuruluşlarına fiziksel olarak ulaşabilmek, ekonomik engeller nedeniyle tedaviden mahrum kalmamak, gerekli ilaca ve tıbbi müdahaleye zamanında erişebilmek, hizmetten ayrımcılığa uğramadan yararlanabilmek ve en önemlisi güvenli bir sağlık sistemi içinde tedavi görmek de sağlık hakkının ayrılmaz parçalarıdır.

Tam da burada şu soruyu sormak gerekir: Bugün Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan insanlar gerçekten sağlık hakkını kullanabiliyor mu?

Bir süre önce kamuoyuna, Sağlık Bakanlığı'nın bilgi sistemlerinde bulunan 364.036 kişiye ait sağlık verilerinin siber saldırı sonucu ele geçirildiğine ilişkin haberler yansıdı. Fakat böylesine ağır sonuçlar doğurabilecek bir olay, birkaç günlük haber akışının ardından neredeyse unutuldu. Oysa unutulmaması gereken soru şuydu: Gerçekten ne oldu?

Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir bilgisayar sisteminin güvenliği değildir. Söz konusu olan, insanların en mahrem bilgileridir.

Kişisel sağlık verileri; bireyin hastalık geçmişini, kullandığı ilaçları, laboratuvar sonuçlarını, genetik bilgilerini, psikolojik durumunu ve yaşamına ilişkin en özel verileri içerir. Bu nedenle hukuk düzenleri bu bilgileri "hassas kişisel veri" olarak kabul eder ve bunların korunmasını en sıkı kurallara bağlar. Bu verilerin hukuka aykırı olarak açıklanması veya ele geçirilmesi birçok hukuk sisteminde suç olarak düzenlenmiştir.

Peki böylesine hassas verilerin güvenliği sağlanamadığında ne olur?

Vatandaşın yalnızca mahremiyeti değil, devlete duyduğu güven de zedelenir. Çünkü kişi, sağlık hizmeti alabilmek için en özel bilgilerini devlete emanet eder. Devletin görevi ise bu güveni boşa çıkarmamak, gerekli teknik ve idari tedbirleri almak, olası ihlalleri şeffaf biçimde açıklamak ve tekrarını önlemektir.

O hâlde bugün sormamız gereken soru şudur: Sağlığımızı emanet ettiğimiz sistem, en mahrem bilgilerimizi koruyamıyorsa sağlık hakkının temel unsurlarından biri olan güvenlik nasıl sağlanacaktır?

Tablo iyi değil. Hatta açıkça söylemek gerekirse karamsar.

Ne yazık ki bu manzara, bu ülkede artık şaşırmayı unuttuğumuz pek çok olaydan yalnızca biri. Bir ihmal yaşanıyor, kamuoyu birkaç gün konuşuyor, sonra gündem değişiyor ve geriye cevapsız sorular kalıyor. Oysa sağlık söz konusu olduğunda unutmanın bedeli çok ağırdır. Çünkü burada kaybedilen yalnızca veriler ya da dosyalar değildir; insanların devlete duyduğu güvendir.

Peki bu karamsar tablo bizi umutsuzluğa mı sürüklemeli?

Hayır.

Tam tersine, tam da bu nedenle daha fazla konuşmalı, daha fazla sorgulamalı ve daha fazla hesap sormalıyız. Sağlık hakkı, devletin vatandaşına sunduğu bir lütuf değil; insan olmanın doğal sonucu olan temel bir haktır. Temel haklar ise ancak talep edildiğinde, denetlendiğinde ve korunduğunda gerçek anlamını bulur.

Peki ne talep etmeliyiz?

Yalnızca daha fazla hastane yapılmasını mı? Daha fazla doktor atanmasını mı?

Bunlar elbette önemlidir. Ancak, asıl talep edilmesi gereken hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının haklarını güvence altına alan, hesap verebilir ve insan onurunu merkeze koyan bir sağlık sistemidir.

Uzun yıllardır Hasta Hakları Yasası'nın yürürlüğe girmesi gerektiği konuşuluyor. Aynı şekilde hekimler de mesleki hak ve güvencelerini düzenleyecek yasal bir çerçevenin oluşturulmasını talep ediyor. İlk bakışta bu iki talep birbirine karşıt gibi görünse de gerçekte aynı sistemin birbirini tamamlayan iki unsurudur.

Çünkü, sağlık sistemi bir bütündür. Zincirin yalnızca bir halkasını güçlendirip diğerini korumasız bırakırsanız sistem sağlıklı işlemez.

Hekim kendisini hukuki ve mesleki açıdan güvende hissetmediğinde, tıbbın gerektirdiği en doğru kararı vermek yerine kendisini en az risk altına sokacak seçeneğe yönelebilir. Tıp literatüründe "defansif tıp" olarak adlandırılan bu yaklaşım, gereksiz tetkiklere, gereksiz sevklere veya riskli müdahalelerden kaçınmaya neden olabilir. Bunun bedelini ise yalnızca hekim değil, hasta da öder.

Bu nedenle hekim haklarının yasal güvenceye kavuşturulması önemlidir. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek vardır: Sağlık sistemindeki herkes, eninde sonunda bir hastadır. Hekimler de, hemşireler de, yöneticiler de, siyasetçiler de...

İşte bu nedenle, sağlık sisteminin merkezinde öncelikle hasta hakları yer almalıdır.

Hasta Hakları Yasası'nın yıllardır yürürlüğe girmemiş olması yalnızca teknik bir eksiklik değildir. Bu durum, sağlık hizmetlerinin hesap verebilirliğini erteleyen siyasal bir tercihtir. Hakların açıkça tanımlandığı bir sistem, doğal olarak sorumlulukları da görünür kılar. Belki de tam bu nedenle yıllardır beklenmektedir.

Elbette, tek başına bir Hasta Hakları Yasası bütün sağlık skandallarını sona erdirmeyecektir. Yanlış teşhisler tamamen ortadan kalkmayacak, ihmaller bir gecede bitmeyecektir. Ancak sistem değişecektir. Haklarını bilen hasta hesap sorabilecek, yükümlülüklerini bilen sağlık çalışanı daha dikkatli davranacak, idare ise sağlık hizmetini daha şeffaf ve daha planlı yürütmek zorunda kalacaktır.

Bugün, bir kamu sağlık hizmetine ihtiyaç duyduğunuzda hekimin görevde olmadığını, ilacın bulunmadığını, ihtiyacınız olan tetkikin yapılamadığını ya da cihazın arızalı olduğunu çoğu zaman ancak hastaneye vardığınızda öğreniyorsunuz. Oysa, hak temelli bir sağlık sistemi, kişiyi hastane kapısından içeri girdiği anda değil, sağlık hizmetini almaya karar verdiği andan itibaren korur. Çünkü, bilgilendirme de sağlık hakkının bir parçasıdır.

Hasta hakları yalnızca hastayı koruyan kurallar bütünü değildir. Aynı zamanda hekimin, hemşirenin, teknisyenin, hasta bakıcının ve sağlık sisteminin tüm paydaşlarının görev ve sorumluluklarını belirleyen ortak bir hukuk dilidir. Herkesin haklarını ve sınırlarını bildiği bir sistemde çatışma azalır, güven artar ve sağlık hizmetinin niteliği yükselir.

Çünkü güçlü bir sağlık sistemi yalnızca modern hastane binalarıyla, yeni cihazlarla ya da daha büyük bütçelerle kurulmaz. Güçlü sağlık sistemi, hakların güvence altına alındığı, sorumlulukların açıkça belirlendiği ve herkesin hesap verebildiği bir hukuk düzeni üzerine inşa edilir.

Belki de artık asıl soruyu değiştirme zamanı gelmiştir.

"Sağlık sistemimiz neden bu kadar kötü?" diye sormak yerine, "Sağlık hakkımızı neden hâlâ tam anlamıyla talep etmiyoruz?" diye sormalıyız.

Çünkü haklar, kendiliğinden hayata geçmez. Talep edilir, korunur ve sahip çıkılır.

Hasta hakkı bir ayrıcalık değil; insan olmanın vazgeçilmez bir parçasıdır.

*UKÜ Hukuk Fakültesi

Dergiler Haberleri