Sade Günce - Altın Çocuklardık Sözde, Ana Dilimizse Korkuydu

Kıbrıs’ı kurtaracak altın çocuklardık sözde. Hangi düşmanlardan bu güzel vatanımızı hangi dilde, nasıl kurtaracaktık?

Münevver Özgür Özersay
munevver.ozgur@gmail.com

Canım Güncem,

Bugün seninle sohbetimize el yazılarımla değil, google drive’daki diji-defterime dokunan parmak uçlarımın yastıkçıkları ile geldim. Çünkü bugün Pazar. Pazarlar benim için zor günler. Detaylarına şimdi girmeyeceğim. Belki de hiç giremeyeceğim. Bir de... Çok yorgunum. Kendimi masa başına oturacak, sandalyede dimdik durarak el yazılarıma sahip çıkacak güçte bulamadım. Biraz da üşüdüm. Hal böyle olunca çareyi yatakta, dizüstü bilgisayarımda yazmakta buldum.

Sana içimi açmayalı çok zaman oldu. Bazen içimden bir ses seninle her gün sohbet edersem bana çok iyi gelecek diyor. Bazen de içine gömüldüğüm sessizliği sonuna kadar yaşayıp sindirmem gerektiğini söylüyor. Bir başka ses ise hâlâ beni sorguluyor: Konuşamadığım için mi yazıyorum, yoksa yazı dili gerçekten doğama uygun bir ifade biçimi mi? Biliyor musun, itiraf edeyim, bu soruların cevabını kendime veremeden ölmekten korkuyorum.

Saçmalıyorum gibi geliyor bazen. Aklımdan ne geçerse geçsin, ağzımdan ne çıkarsa çıksın, kendimi okuduğumda ya da duyduğumda saçmalıyormuşum gibi hissediyorum. Ne kadar çabalarsam çabalayayım bu hissin önüne geçemiyorum. Bunun mantıkla bir ilişkisi yok. Zekâmla da yok. Bu, iç sesimin benimle konuştuğu dil ile ilgili. Ana dil derler ya. Güzel derler. Ana dilimiz annemizin ve sonrasında da iç sesimizin bize konuştuğu dil olsa gerek.

Çocukken İngiltere’de yaşayan yaşıtlarıma ne kadar imrenirdim. Anneleri onlara Türkçe konuştuğu için Türkçe bilirlerdi; okulda konuşulan dil İngilizce olduğu için de İngilizceyi su gibi konuşurlardı. Su gibi… Bu iki sözcüğü yazdım ve içimden bir nehir aktı geçti. Günce yazılarını anı yazılarına dönüştürmekten korkuyorum. Ama ne kadar korkarsam korkayım ne kadar kaçarsam kaçayım, neysem oyum. “Neyse hâlim çıksın falim” der gibi, her ne varsa içimde işte yazıyorum ve yazdıklarım da benim.

Ben oluşumda annemin ve bana konuştuğu dilin gerçekten büyük payı var. Sadece başkalarıyla konuşurken çıkardığım sesler açısından değil. Asıl mesele, kendime konuşurken dili nasıl şekillendirdiğim. Çocukluktan beri fark etmeden edindiğim düşünce kalıpları… Yıllarca kâh boynumda, kâh sırtımda, kâh karnımda, kâh kalbimde taşıdığım kalıplar.

Şimdi yazarken düşünüyorum: Belleğin mimarı iç sesimiz olabilir mi? Eğer öyleyse, bu iç ses neden çoğunlukla geçmişten kötü anları seçip bugünün sofrasına koyar? Neden ilk aklıma gelen şey anneannemin “kızlar etek giyer, pantolon giymez” sözü oldu? Neden Münevver Teyze’min “yaptığın iş eline yakışmalı, düzgün yap işini” diye bana çıkışını hatırladım? Çocukluğumdan bugüne benimle gelen kaç cümle var acaba? Ve neden tam da onları unuttuğumu sandığım anlarda ortaya çıkıp beni yakalıyorlar?

Bilmiyorum.

Yazılarımın, günlerimin, iç diyaloglarımın bir yerinde, sürekli antik bir broş gibi taşıyorum bu sözcüğü: “Bilmiyorum.” Onu takip eden başka kelimeler de var. “Hata ettim” mesela. Sonra “Cesaretim yok.” Doğrudur. Cesaretim yok. En çok da öfkelenmeye cesaretim yok. Öfkemi hak eden o kadar çok olay yaşadım ve sustum ki. “Su küçüğün, söz büyüğün” dediler, dinledim. “Söz gümüş, sükût altın” dediler, inandım. “Saçı uzun aklı kısa” dediler; çok kızdım ama yine sustum.

Çocuklar söyleneni ciddiye alır. Ya da ben öyle bir çocuktum. Ama sanırım çoğu çocuk, bakımını üstlenen yetişkinleri tüm benliğiyle ciddiye alır. Şakanın ayrımını ne zaman öğrenir insan bilmiyorum ama o pırıl pırıl saf çocuk hâllerinde söyleneni doğru kabul etmek çok doğal. Ben de öyleydim. Bana söylenen her şeye inanırdım. Ebeveynlerimin düşmanı benim de düşmanımdı. Onların dostu benim de dostumdu.

“Kahrolsun emperyalizm” diye haykıranların tam olarak ne dediğini anlamasam da emperyalizmi kötücül bir düşman olarak hayal ederdim. Bu düşmanın yok olunmasının istendiğini anlardım. Oradaydı. Dışarıda. Kocaman bir ejderha gibi. Sokaklarda dolaşıyor, ağzından alevler çıkarıyordu. İşçilerin, mazlumların üzerine yürüyor, nefesiyle onları geri püskürtüyordu. Sokakta emperyalizm ejderhası, geceleri odamda saklı canavarlar. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki kurbanlar, Tommiks Texaslar… Ekranlarda sürekli çekişen Tom and Jerry’ler. Öyle bir dünyaydı işte.

Yaramazlık yaparsak bizi yoldan geçen eskiciye vereceklerdi. Gerçekten verirler miydi? Ağlarsak kötü çocuk olacaktık. Dayak yiyecektik. Böcüler. Haramiler. “Hu hu dervişler…” Ninnilerin içinde bile bir tehdit, tehlike, kırk deveyi yese de doyamayan aç yabancılar vardı.

Korku sinmişti kıyafetlerimize. Ne kadar havalandırsak çıkmıyordu. Korkunun dili yapışmıştı tenimize. Ne kadar terlesek onu atamıyorduk. Ne kadar yıkansak gitmiyordu. Biz çocuklar güya en değerliydik. Her şey bizim içindi denirdi. Ama aynı evin içinde, aynı sofrada, ataerkil bir ses tonunun gölgesinde eziliyorduk. Bize bir şey anlatılmıyor, bize bir şey sorulmuyordu. Bir şey demeye çalışsak, kimse bizi dinlemiyordu. Kız çocuklar daha da yalnızdı. “Adam” yerine konma ihtimalimiz zaten hiç yoktu.

Yıllar sonra fark ettim: Saklayabildiklerini sandıkları her şey duvarlardan sızıyordu. Halının altına süpürülenler radyodan dışarı fırlıyordu. Demeçler şiddet sözleriyle doluydu. Herkes bir diğerini yerin dibine batırıyordu. Hapse atılıyordu babalarımız. Öldürülüyordu veya ölümle tehdit ediliyordu. Bir yandan kapitalizm en büyük düşmandı. Diğer yandan sosyalizm. Şövenistler, küçük burjuvalar… Vatan hainleri, tehlikeli solcular, ‘gomunistler’. Rumlar, şehitler, ağlayan kadınlar... Çocuk zihnim bütün bunları ayıramıyordu. Dışarıdaki kavga ve yas içime içime yerleşiyordu. Dışarıdaki cümleler içimden içimden beni neredeyse her nefesimde sert bir şekilde eleştiriyordu.

En çok eleştirilenler arasında annem de vardı. En sadık “işçi” de yine annemdi. Gündüz işte, gece işte. Çalışıyor, hep çalışıyordu. Yabancılara karşı kibar, bize karşı yorgundu. Bize sıra gelene kadar tahammülü tükenmiş oluyordu. Böylece bizim hata yapma hakkımız da tükenmiş sayılıyordu.

Kalkarken korku, yatarken korku. Günümüzde korku, gecemizde korku. İçimizde de artık minik ejderhalar dolaşıyor, tüm mümkün öz şefkat sözcüklerini daha aklımıza düşmeden yakıyordu.

Öfkelenemiyorduk. Karşı çıkamıyorduk.

İşte böyleydi bizim çocukluğumuz.

Kıbrıs’ı kurtaracak altın çocuklardık sözde. Hangi düşmanlardan bu güzel vatanımızı hangi dilde, nasıl kurtaracaktık?

Bizi bölen konuştuğumuz diller değildi. Bizi bölen, o dillerin içine sinmiş korkuydu. Birbirimize düşman değildik. Müşterek bir düşmanımız vardı, o da içimizde bilmeden beslediğimiz yıkıcı dildi.

Herhalde bizi bir gün bizi birleştirecek olan da dil olacak. Ama Türkçe veya Rumca öğrenmek manasında değil. Kendimize ve birbirimize daha şefkatli bir dille konuşmayı öğrenmek manasında.

.....

Görsel:

Oliver Jeffers, It Wasn’t Me (2021), ne için kavga ettiklerini unutan Hueys’lerin tartışma sahnesini betimleyen illüstrasyon.

Dergiler Haberleri