MAVİ BİR İMGELEM: İNSAN

Mavi bir imgelemi düşünerek başladım bu yazıya. Düşündükçe kendi içime yolculuklar yaptım. Yaşadığımız çağı ve yanıldığım buzdan yüzleri koydum çalışma masama… Bukalemuna dönüştük hep birlikte. Renkten renge giren, sessiz, sinsi…

Hüseyin Bahca
 

İnsan, tek-yaşamlı, ya da çok-coğrafyalı bir acıdır, kemirirken dünyevi dertler beynini. Ufkunun yelpazesi; uçsuz-bucaksız bir mavidir. Mavi dediysem gök, deniz, doğa, özgürlük, umut, direniş… Bilindik şeyler işte… Değiştirebilmenin beyin ve motor gücüdür insan, ya da sürdürülebilirliğin gardiyanı…

Mavi bir imgelemi düşünerek başladım bu yazıya. Düşündükçe kendi içime yolculuklar yaptım. Yaşadığımız çağı ve yanıldığım buzdan yüzleri koydum çalışma masama… Bukalemuna dönüştük hep birlikte. Renkten renge giren, sessiz, sinsi…

Yanardöner bir çağdayız. Yalnızız. Kalabalıklar içinde bile yalnızız. Dünya kalabalık bir yalnızlık. Kimse bizi anlamıyor. Biz kimseyi anlamak için çaba sarf etmiyoruz. Anlamaktan ziyade dinleme tenezzülünde bile bulunmuyoruz. İki kelamın arkasından geçmişin vagonlarında, bağırış çağırışlarla sıkışıp kalıyoruz. Eriyoruz. Tükeniyoruz. Tüketiyoruz. Kavramları ve isimleri, dilimizle, dilimizin ardındaki niyetlerimizle öldürüyoruz. Burası; herkesin ‘kendince iyi olduğu’ bir mezbaha… Antropolojiyi, felsefeyi, adaleti, siyaseti, sosyolojiyi, tarihi, bilimi, kültürü, sanatı, edebiyatı, insani değerleri ve daha nicelerini öldürdüğümüz bir mezbaha!

Bu mezbahanın en itici gücüyse; iletişim çağı. Duygunun yok olduğu… Sinirin, dili, dilbilgisini katlettiği… Dışa-dönük dünyada; ‘ben bilirimciliğin’, eziklik-psikolojisiyle karıştığı, saykopatça seviştiği! Evet. Burası bir mezbaha, aynalardan ve yorganlara can katan çuvaldızlardan yoksun bir mezbaha; okumayan, izlemeyen, araştırmayan, klonlanmış zihinlerin kontrolsüzce ürediği, tek-tip propagandanın kulak zarlarını yırttığı, temelsiz argümanların tazecik beyinlere sindiği, özeleştirinin sözlüklerden kaldırıldığı…  Hepimiz bu mezbahanın birer kahramanıyız. Kimimiz istihbaratçı, kimimiz siyasi, kimimiz işçi, kimimiz memur…  Ya başroldeyiz, ya lobilerde, ya da sahne arkasında… Hizip ve önyargıysa en önemli silahımız bu yolculukta…  

Bir mumun kendi karanlığını aydınlatması gibi kendi kabuğumuzun içinde yanıyoruz. Cürümümüz kadar yer yakmıyoruz. Hani yaksak memleket kurtulur belki; “Bir kıvılcım düşer önce / büyür yavaş yavaş”, barışı getiririz o düşen kıvılcımla; silahlardan, üslerden, sınırlardan, resmi tarihin dayatmalarından, savaş suçlularından, garantörlerden, Birleşmiş Milletler’den kurtarırız bu küçücük adayı… Bu kabuk-içi yanma ayinlerinde; gemimizi kurtarma telaşında olduğumuzu söylüyoruz iki de bir; önümüze gelene… Halbuki deli gömleği giyen biri de çıkıp söylemiyor ki; atasözleriyle ve ata mirası statu-quoyla kandırıldığımızı. Bu düzen böyle giderse gemiye yok kaptan; tayfa bile olamayacağımızı… İradesizliğimizle ve korkaklığımızla, kaptanlığı elimizin tersiyle ittiğimizi… Hazırcılığımızı, kolaycılığın damarlarımızdaki asil kanını… Basitleştiğimizi… Evet.

Evet. Sanırım artık itiraf etmeliyim: Gemi yok. Evet güzel kardeşim, gemi yok! Aslında; gemi hiç olmadı. Gemiye dönüştürülmek istenen bir adamız var sadece yarım yüzyıldır… Var olanlar: gökyüzü, deniz, doğa, özgürlük, umut ve direniş. Kurtar kurtarabilirsen. Ama ilk önce mavi bir imgelemi kurtar; insanı. Ve bu kurtarma operasyonuna ilk kendinden başla! Ben öyle yaptım.

Kendi adıma konuşacak olursam; ben, bu mezbahada maviyi buldum. Taraf olmayan bertaraf olurmuş… Bertaraf olmamak için taraf oldum. İnsanın tarafındayım. Göğün, denizin, doğanın, özgürlüğün, umudun, kardeşliğin, emeğin ve direnişin. İnan bana: Her şey; iyi ki yaşadım diyebilmek için.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kültür & Sanat Haberleri