Kıbrıs konusu hâlâ gündemimizdeki yerini korurken, çözümsüzlüğün iki toplumun günlük yaşamına yansımalarını ele alan dikkat çekici bir araştırma yayımlandı. Yücel Vural ve Maria Hadjipavlou tarafından hazırlanan “Kıbrıs’ta Çözümsüzlük Koşullarının Günlük Yaşamdaki Olumsuz Etkilerinin Hafifletilmesi: Karşı Taraftan Talep ve Beklentiler” başlıklı araştırma, Sosyal Araştırmalar Derneği ve Kıbrıs Akademik Diyalog tarafından Haziran 2026’da yayımlandı. Her iki toplumdan toplam 66 kişinin katıldığı odak grup görüşmelerinde, Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların birbirlerinden beklentileri ele alındı. Ekonomiden eğitime, insan haklarından geçişlerin kolaylaştırılmasına kadar pek çok konunun gündeme geldiği çalışma, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmasını beklemeden de toplumların günlük yaşamını kolaylaştıracak adımlar atılabileceğine dikkat çekiyor. Araştırma, iki toplumun karşılıklı taleplerinin sanılandan daha fazla kabul görebileceğini ortaya koyarken, karşılıklı güvenin geliştirilmesine ve barış sürecine katkı sağlamayı da amaçlıyor. Liderlerin sürekli birbirlerini suçlamak yerine toplumların beklentilerine kulak vermelerini ve birbirlerini anlamaya çalışmalarını çok daha kıymetli buluyorum. Araştırmanın bulgularını ve Kıbrıs’ta barışın inşasına ilişkin düşüncelerini akademisyen Maria Hadjipavlou ile konuşuyoruz.
Öncelikle Maria Hadjipavlou'yu yakından tanımak, akademik çalışmalarını ve uzmanlık alanını kendisinden dinlemek istiyorum.
“Ortaokul yıllarımdan bu yana insanları, kadınları ve onların yaşam koşullarını anlamaya çalıştım. Üniversite eğitimimi Londra’da İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine tamamladım. Ancak her zaman siyasetle ilgileniyor, Kıbrıs’ta gerçekte neler yaşandığını, adanın neden bölündüğünü anlamaya çalışıyordum. Çünkü okullarımızda bu konuda yeterince bilgi almamıştık. Çocukluğumda, köyümüzde babamın Kıbrıslı Türk arkadaşları olduğunu hatırlıyorum. Bir anda evimize gelmekten vazgeçmişlerdi. Bunun nedenini babama sorduğumda ise ‘Yine gelecekler’ cevabını almıştım. Sonuçta, yaşadığım toplumda neler olduğunu bana doğru düzgün anlatan olmadı. Londra’ya gittiğimde bu konuyu da araştırmaya başladım. Böylece hayata dair önümde çok farklı pencereler açıldı. İnsan haklarının yanı sıra kadın haklarıyla da ilgilendim. Doktoramı Amerika’da, ‘Bölünmüş Toplumlarda Sosyal Kimlik’ (Social Identity in Divided Societies) üzerine tamamladım. Bu alan, etnik, dinî, sınıfsal veya siyasi çatışmalar nedeniyle bölünmüş toplumlarda bireylerin kendilerini hangi gruba ait hissettiklerini ve bu aidiyetin toplumsal ilişkileri nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Libya, Kuzey İrlanda ve Lübnan’ı inceledim. Bu ülkeler üzerine yaptığım çalışmalardan edindiğim bilgileri Kıbrıs’a uyarlamaya çalıştım.”
Yıllardır iki toplumlu projelerde yer alan ve barışın inşası üzerine çalışan Maria Hadjipavlou’ya, Yücel Vural ile birlikte hazırladıkları araştırmanın fikrinin nasıl ortaya çıktığını soruyorum.
“Hayatım boyunca barışın inşa edilebileceğine inandım. Uzun yıllar farklı iki toplumlu projelerde çalıştım. Meslektaşım Yücel Vural’la da bu vesileyle tanıştık. Bu araştırmanın fikri Yücel Vural’a ait. Kendisi, iki toplumun ihtiyaçları ve beklentileri dikkate alınmadan Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulunamayacağı düşüncesindeydi. Annan Planı da ona göre bu duruma iyi bir örnekti. Bu nedenle, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmasını beklemeden, her iki toplumdan sıradan insanların hayatını kolaylaştırmak için neler yapılabileceğini araştırmamızı istedi. Ben de bu araştırmanın çok önemli olduğu kanısındayım. İlk kez halkın beklentileri, fikirleri ve ihtiyaçları gündeme taşındı. Siyasal söylemlerin bir adım ötesine geçildi.”
Araştırmanın yöntemine dair detayları konuşuyoruz ve katılımcılara yöneltilen “Öteki taraf ne yapmalıdır?” sorusuyla araştırmanın netleştiğini öğreniyorum.
“Araştırma kapsamında 66 Kıbrıslının katılımıyla altı odak grup oluşturuldu. Kuzeyde Lefkoşa, Mağusa ve Lefke; güneyde ise Astromerit, Lefkoşa ve Paralimni'de üçer odak grup görüşmesi gerçekleştirildi. Elbette farklı araştırma yöntemleri de kullanılabilirdi. Ancak odak grup yöntemini tercih etmemizin önemli bir nedeni vardı. Kıbrıs sorunu, bireylerin tek başlarına tartışarak çözüm üretebilecekleri bir mesele değil. Aksine, insanların bir araya gelerek, birbirlerini dinleyerek ve karşılıklı etkileşim içinde çözüm arayabilecekleri bir konu. İlk aşamada her iki toplumda ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdik. Bu görüşmelerde katılımcıların talepleri ve beklentileri doğrultusunda çeşitli maddeler ortaya çıktı. Ardından iki toplumlu odak grup toplantıları düzenledik. Katılımcılar bir araya gelerek bu maddeleri karşılıklı olarak değerlendirdi ve sınıflandırdı.”
“Araştırma sonuçlarının liderler için de yol gösterici olabileceğini düşündük”
Kıbrıs sorununun yıllardır çözümsüz kalmasının her iki toplumda da ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını düşünüyorum. Bu çözümsüzlüğün toplumlar üzerindeki etkilerini ise Maria Hadjıpavlou değerlendiriyor.
“Kıbrıs konusunda büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık söz konusu. Aslında dünyanın genelinde de benzer bir durum yaşanıyor. Ancak Kıbrıs özelinde baktığımızda, bunun nedeninin liderler ve politikacılar olduğunu düşünüyorum. Ada, Annan Planı’ndan bu yana büyük bir çıkmaz içinde. Özellikle plana ‘evet’ diyen Kıbrıslı Türkler büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Ardından Crans-Montana’da da benzer bir hayal kırıklığı yaşandı. Tam da bu nedenlerle araştırmamızda sıradan insanların, toplumun içinden bireylerin hayal kırıklıklarını, umutsuzluklarını ve beklentilerini anlamaya çalıştık. Araştırma sonuçlarının liderler için de yol gösterici olabileceğini düşündük. Böylece diyalog kanallarının açılmasına katkı sağlamayı umut ettik. Adanın kuzeyinde ve güneyinde farklı sorunlar var. Kuzeyde özellikle demografik yapıda hızlı bir değişim söz konusu. Güneyde de çeşitli sorunların yanı sıra uluslararası alandaki değişimlerin etkileri hissediliyor. Dünyada büyük savaşların yaşanması ise ayrı bir sorun. Aslında tehlikeli koşullar altındayız ve bunun farkına varmamız gerekiyor. İş birliğine ve birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Elbette bizler bir anlaşma imzalayamayız. Ancak anlaşmaya giden yolun inşa edilmesine katkı sunabiliriz. En iyi anlaşma bile, toplumlar buna hazırlanmadığı takdirde yıkılmaya mahkûmdur. Bu nedenle araştırmamızın çok kıymetli olduğu kanısındayım.”
“Kıbrıslı Rumlar ise kimlik ve güvenlik konularına büyük önem veriyor”
Araştırmanızın bulguları iki temel noktaya işaret ediyor. Kıbrıslı Türkler açısından uluslararası toplumla bütünleşme ve siyasi katılım öne çıkarken, Kıbrıslı Rumlar açısından barışın inşası ve güven artırıcı önlemler önem taşıyor. Kendisinden bu farklılığı değerlendirmesini de istiyorum.
“Araştırmada iki toplumun öncelikleri arasında bazı farklılıklar ortaya çıktı. Bunlar aslında günlük yaşamdan kaynaklanan farklılıklar. Kıbrıslı Rum toplumu ekonomik açıdan Kıbrıslı Türklere göre daha iyi durumda. Daha istikrarlı bir ekonomileri, üretim olanakları ve iş fırsatları var. Bu nedenle ekonomik sorunlar Kıbrıslı Türkler açısından öncelikli konular arasında yer alıyor. Gerek istihdam gerekse aldıkları ücretler konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Ekonomi tamamen Türkiye’ye bağımlı. Kıbrıslı Rumlar ise kimlik ve güvenlik konularına büyük önem veriyor. Kıbrıslı Rum toplumunda Türkiye ordusuna yönelik korku ve adadaki askerî varlığına ilişkin güvensizlik hâlâ devam ediyor. Karşılıklı taleplere baktığımızda ise dikkat çekici bir sonuçla karşılaşıyoruz. Kıbrıslı Türk katılımcıların, Kıbrıslı Rum katılımcılardan gelen tüm talepleri kabul edilebilir bulduğu görülüyor. Kıbrıslı Rum katılımcılar ise hâlihazırda güneyde yaşayan Kıbrıslı Türklerin, 1974 öncesinde güneyde bıraktıkları mülklere yeniden yerleştirilmeleri yönündeki talebi kabul edilebilir bulmadı. Gerekçe olarak da bu mülklerin Kıbrıslı Rum göçmenlerin kullanımına verilmesi gerektiğini belirttiler. Aslında her iki toplumun da kendi taleplerini haklı gerekçelere dayandırdığını düşünüyorum.”
“Kıbrıslı Türklerin askeri varlık yaklaşımı beklentilerimizi doğrulamadı”
Güvenlik ve garantiler, Kıbrıs sorununun en çetrefilli başlıkları arasında yer alıyor. Ancak araştırmanız, toplumların bu konularda da uzlaşabileceğine işaret ediyor. Bu bulgunun şaşırtıcı olduğunu söylüyorum.
“Aslında bana göre toplumsal düzeyde çözülemeyecek sorun yoktur. Araştırmada Kıbrıslı Rumların güvenlik konusundaki en önemli beklentilerinden biri, adadaki asker sayısının ciddi ölçüde azaltılması olarak öne çıktı. Sanırım Kıbrıslı Rum toplumunun asıl ihtiyacı güvenin inşa edilmesi. Eğer kendilerini gerçekten güvende hissederlerse bu konularda daha esnek davranabilirler. Kıbrıslı Türkler açısından ise askerî varlığın kırmızı çizgi olduğunu düşünüyorduk. Ancak araştırma sonuçları bu beklentimizi doğrulamadı. Katılımcıların çoğu asker çekilmesi talebini anlaşılır bulurken, yalnızca bir kişi askerlerin çekilmesinin çözüm sonrasına bırakılması gerektiğini ifade etti. Şunu da belirtmek isterim ki odak grup görüşmelerinde iki toplumun birbirlerine karşı oldukça gelişmiş bir empatiye sahip olduğunu fark ettik. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların güvenlik ve garantiler konusundaki endişelerini anlıyor ve bu endişelerin giderilmesine yönelik adımlar atılmasına hazır olduklarını ifade ediyorlar. Daha da ilginci, bazı Kıbrıslı Türk katılımcılar, askerlerin çekilmesinin çözüm sonrasına bırakılması gerektiğini savunan katılımcıya, ‘Neden çözümden önce de asker çekilmesin?’ diyerek kendi görüşlerini yeniden değerlendirmesi yönünde telkinde bulundular.”
“Sıradan insanların sesine kulak verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor”
Son olarak araştırmanın her iki toplumun liderlerine nasıl bir mesaj verdiğini konuşuyoruz.
“Bu araştırma siyasilere, Kıbrıs sorununda öngörülen çözüm modelini terk etmeden de adımlar atılabileceğini söylüyor. Sıradan insanların sesine kulak verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Kıbrıs sorununda hedeflenen çözüme ulaşabilmek için öncelikle toplumların günlük yaşamını kolaylaştıracak somut adımlar atılması gerekiyor. Taraflar, üzerinde uzlaşılan temel parametrelerden uzaklaşmadan, karşılıklı güveni geliştirecek girişimlerde bulunmalı.”