Kendimize Ne Zaman Müsaitiz?

Tuğba Özer yazdı: Kendimize Ne Zaman Müsaitiz?

“Çok tuhaftı; ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu.”  Dostoyevski.

Dostoyevski İnsancıklar’da bu cümleyi kurarken aslında; insanın en sessiz çöküşünü anlatıyordu.

Ağlayamamak…

Çünkü insan bazen o kadar güçlü durmak zorunda kalır ki, gözyaşı bile dışarı çıkamaz. Ruh da işte o noktada dağılır. İçine atmanın, metin olmanın, “iyiyim” demenin en ağır bedeli budur.

Peki biz ne kadar farkındayız kendimizin?
Toplumun, ailenin, sosyal ilişkilerin, okulun, işin, hayat kaygısının biçtiği rollerin içinde kaç kat üst üste giyindik? Aynaya baktığımızda gerçekten kendimizi mi görüyoruz, yoksa bize öğretilmiş bir sureti mi? En son ne zaman kendimizle yüzleştik? Kendi derinliğimizi, kendi acımızı, kendi hüznümüzü ne zaman susturmadan dinledik?

Modern insanın en büyük trajedisi belki de bu: Başkalarına karşı son derece ilgili, kendine karşı son derece ihmalkâr. Başkalarını parlatmakta cömert, kendine gelince ketum. Kendimize bir sevgi sözcüğünü en son ne zaman söyledik? “Yoruldun”, “hak ediyorsun”, “iyi ki varsın” demeyeli ne kadar oldu?

Elbette hayatta sorunlar hep vardır. Kaçışlar da… Hep olacaktır. Hayat dediğin şey zaten biraz da bundan ibaret. Ama insan, bütün bu karmaşanın içinde kendini de bulabilmeli, duygularıyla da yüzleşebilmeli. Yeri geldiğinde kahkahalar atabilmeli, en yüksek hâliyle gülebilmeli. Yeri geldiğinde belki de çığlıklarla ağlayabilmeli. Çünkü duygular bizi biz yapan şeylerdir.
Belki ağlayamadığı yerde yazabilmeli insan. Belki sevinçlerini dile getiremediği, gülemediği yerde, o mısraların arasında bir tebessüm bulabilmeli. Yani demem o ki, bir şekilde duygularını gün yüzüne çıkarmalı; o tozlu raflardan indirmeli. Her duygu bizim için. Her duygu bizi biz yapan, yarınlara taşıyan. Ve belki de her duygu, kendi ışığımız.

Albert Camus; insanın en büyük meselesinin “hayatın saçmalığıyla yüzleşmek” olduğunu söyler.

Ama biz o yüzleşmeden sürekli kaçıyoruz.

Hep bir sonra…

Çocuk büyüsün sonra. Şu işler bitsin sonra. Biraz daha sabredeyim sonra. Tatil yapacağım, dinleneceğim, kendime döneceğim… Ama o “sonra” hiç gelmiyor. Çünkü hayat, ertelenmeye tahammülü olmayan bir gerçeklik. Giden zaman değil sadece; giden biziz. Yirmili yaşlar, otuzlar, kırklar…

Sayılar değişiyor ama eksilen hep aynı şey: Kendimizle kuramadığımız temas.

Nietzsche, “İnsan kendine katlanmayı öğrenmeden başkasına katlanamaz,” der.

Belki de bu yüzden bu kadar yorgunuz. Kendimizle baş başa kalmaktan korktuğumuz için sürekli bir koşuşturmanın içine sığınıyoruz.

Oysa durmak bir çöküş değil; bazen tek kurtuluş.

Kendimize ait bir gün…
Kimseye yetişmeden geçirilen bir sabah.
Sadece kendimiz için yapılan bir yürüyüş.
Bir kahve… Sırf keyfimiz için.
Mis gibi bir havada, güneş yüzümüze düşerken, balkonun ya da bahçenin çiçekli sessizliğinde.

Bunlar lüks değil. Bunlar var olmanın en yalın hâli.

Şu aralar nergis zamanı mesela. Kokusu insanı bugüne çağırır. “Buradasın,” der. “Hayat hâlâ sana ait.”

Kendimize aldığımız bir çiçek, bir kitap, küçük bir hediye…

Bunlar kaçış değil; kendimize verilmiş birer armağan. Kendimizi unutmadan, kendimiz olmanın güzelliğini unutmadan; kendimize biraz daha tatlı, biraz daha acımasızlıktan uzak davranabilmenin hatırlatması.

Belki de asıl soru şu:
Hep başkalarına müsaitken, kendimize ne zaman müsait olacağız?

Hayatın tam da içindeyiz. Beklediğimiz yarınlar aslında giden günler.

 O yüzden şimdi…

Kendimize dönmenin, kendimizi duymanın, kendimize şefkatli olmanın tam zamanı.

Çünkü insan, en çok kendine geç kaldığında yoruluyor.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşmek dileğimle…

Sağlıkla ve hoşça kalın.

Haberler Haberleri