Hakkı Yücel: Bir Eylül Masalı…

Yeni bir zamanın ve mekânın ruhuna yetişmenin telaşıyla, yaşamakta olduğun hayatın ötesine geçmenin hülyaları arasında gidip geldiğin günlerdesin.

Hakkı Yücel
hkyucel52@gmail.com

‘’Artık hiç kuşkum yok, masallar gerçektir.’’
Italo Calvino.

I.

İşte yine, ömrünün otuz iki yılını geçirdiğin şehirde, İstanbul’dasın ve tam elli altı yıl önce, sanki zaman orada durmuş gibi, oturduğun yerde oturuyorsun. Aylardan yine eylül. Yine hâlâ ve her şeye rağmen güzel olanın, -güzel demek yetersiz kalır, insanda uyandırdığı şaşırtıcı hayranlık duygusu aynı zamanda bir yüceliği de içeriyor- somut ifadesi olduğuna inandığın İstanbul Boğazı’nın kıyısında, evet, elli altı yıl önce oturduğun yerde oturmuş, gördüklerinle o gördüklerinin hatırlattıkları arasında, sadece duygu değil düşünce yoğunluğu ve de karmaşası içinde gidip geliyorsun. Başka nasıl olabilirdi ki..! Gün güne ardı sıra eksilen takvim yapraklarında sıra ona geldiğinde, tabiatın renginin ve sesinin değişmeye başladığı, aynı anda hem bir daha yaşanması mümkün olmayanları hatırlamanın ve hatıraların hüznüyle içe kapanmanın ve hem de yeni başlangıçların hayalleri/düşünceleri, ince hesapları ve umutlarıyla dışa açılmanın ayı eylüldesin. Kimileyin koyu lacivert, kimileyin mavinin açıktan koyuya ve de turkuaza varana kadar renk tonlarını göz kamaştırıcı renk cümbüşü halinde taşıyan, yüzeyde ve derinde farklı iki yönde cereyan eden boğaz akıntısının aşinası olduğun gözle de görülebilen hızı, bir çırpıda akıp geçen/öyle hissedilen yılların sudaki yansıması gibi. Hayatın mevcut haliyle bir anlamı olmadığı, ancak nasıl yaşandığıyla anlam kazandığı inancının/coşkusunun en diri olduğu günleri yaşadığın zamanlar sanki dünde yaşanmış kadar yakın; o yaşananlara ait hatıraların yorgunluğunu ve hüznünü taşıyan bugünkü ak saçlı halin ise, bütün bunlar hangi ara oldu dedirtecek ve de şaşkınlığına yol açacak kadar sana yabancı. Derken martıların çığlıkları ve kanat çırparken çıkardıkları seslerle suya batıp çıkışları, bir şiirin mısralarını düşürüyor aklına:

‘’İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul gelince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş." (B.R.Eyüpoğlu)

İçin sıra okumaya devam ettiğin mısraların çağrışımlarıyla bir varmış bir yokmuş o masal gün(ler)e geri gidiyorsun.

II.

Kuşatılmış dar mekânlardan çıkıp gelmenin ürkekliği/çekingenliği üzerinde yeni tanıştığın, ilk anda sana sonsuzluk kadar geniş gelen -belki bu yüzden zihninde ve hayallerinde o dar mekânların üzerine kapandığı özgürlük kapılarını açan-,  bundan sonra yaşayacağın şehir İstanbul, gri yağmur bulutlarının ağır çekim yer değiştirdiği gökyüzü altında bir sonbahar gününü yaşıyor. Aylardan eylül, yıl 1970. On sekiz yaşındasın ve hayatında yeni bir döneme başlayacaksın. Yeni bir zamanın ve mekânın ruhuna yetişmenin telaşıyla, yaşamakta olduğun hayatın ötesine geçmenin hülyaları arasında gidip geldiğin günlerdesin. Geride bıraktıklarından ayrı kalmanın sancısı arada bir çöküyor olsa da yüreğine, kararlısın, bir an önce, gelmeden ona dair bölük pörçük bir şeyler okuduğun/dinlediğin, şiirlerin ve romanların vazgeçilmez şehrini -hem sen de bir roman kahramanı gibi yaşamanın peşinde değil miydin- yakından tanımak istiyorsun. İlk zamanlar yanında kaldığın şehrin eskisi büyüğünün ‘’Bir şehri tanımak onun içinde kaybolarak yolunu bulmakla başlar’’ uyarısı kulağında küpe, ders yılının başlamasına da daha zaman var zaten, yollara düşüyor, bir sokaktan ötekine, bir caddeden diğerine, kâh yürüyor, kâh otobüslere biniyor, ‘’kurşun kubbeler şehri’’nde dolaşıyorsun; henüz tam anlamıyla bilincinde olmasan da, bir şehirde yaşamaktan (salt coğrafya) bir şehri yaşamaya (coğrafya-tarih-kültür) doğru evrilecek bir maceraya adım atıyorsun. O gün de öyle oluyor, belirli bir amacın olmadan, yerçekimsiz bir boşluğa bırakır gibi kendini, sokağa çıkıyorsun. Sabah yelinde sürüklenen kuru yaprakların hışırtısı, gündelik hayatın gürültüsünden henüz uzak sokaklarda, yürek titreten bir melodi gibi. Uzun uzun yürüyorsun, giderek adımların yavaşlıyor, yoruluyorsun, oturup soluklanacak bir yer var mı diye etrafa bakınırken biraz ötedeki otobüs durağını fark ediyor, tam o anda gelen otobüse, nereye gidiyor olduğuna bakmadan, biniyorsun. Geçip oturuyorsun cam kenarında boş bir koltuğa. Kim bilir kaç zamandır, belirlenmiş bir hat boyunca gide gele ahı gitmiş vahı kalmış yaşlı Leyland, birkaç yolcu daha aldıktan sonra, inleye inleye yeniden hareket ediyor. Şimdi kare kare genişleyen görüntülerini seyrederken şehrin, çok geçmiyor koyu lacivert ışığı yansıyor denizin gözlerine ve sanki bir perde yırtılıyormuş gibi -şehrin içinden geçen bu denizi ilk gördüğün gün de aynı ışığı ve yırtılmayı hissetmiştin- o andan itibaren gördüklerin, duygu ve anlam olarak eşsiz bir tabloya bakıyormuş hissi uyandırıyor sende. (‘’Doğa aynı zamanda sanat gibi göründüğünde güzeldir; ama sanat, ancak sanat olduğunun farkındaysak ve yine bize doğa gibi göründüğünde güzel olarak adlandırılabilir.’’ diye yazan Kant’ı çok sonraları okuyacaktın.)

Otobüs sahil boyunca yoluna devam ediyor, sen o çarpıcı tabloya bakarken, denizin içinde Kız Kulesi’ni görüyorsun;
Kız Kulesi’nin üzerinde çığlık çığlığa uçan martıları; telaşlı kanat çırpışlarıyla suya dalıp çıkışlarını görüyorsun.
Önde dev bir tankerin, yakın ara arkasında gövdesi pas tutmuş bir şilebin, köpükten ince beyaz bir çizgi halinde yararak koyu lacivert suyu Karadeniz’e doğru geçişlerini görüyorsun.
Daha ötede, av mevsimi açılmış, ‘’rast gele’’ temennisiyle ağlarını suya atmış balıkçıların ağlarını -şimdi palamut zamanı, akın var- toplayışlarını görüyorsun. Gördüklerin mi çok etkiliyor seni, gördüklerini salt bir nesne olmaktan çıkaran içinden geçen bu deniz mi, bir an aklından, boğaz olmasaydı bu şehir nasıl olurdu diye geçiriyorsun.

Sen böyle gördüklerinle o gördüklerinin aklına düşürdükleri arasında gidip gelirken, bir başka durakta yolcu indirip yeni yolcular alıyor ve yine inleye inleye yoluna devam ediyor yaşlı Leyland sarsılarak. O yoluna devam ede dursun, gördüğün/seyrettiğin tablo genişleyerek büyüyor ve sen şimdi de denizden çevirerek bakışlarını, kıyı şeridi boyunca uzanan karşı yakasını seyre duruyorsun İstanbul’un..

Gölgesi koyu lacivert sulara vuran korulara,
o koruların yeşil örtüsüne,
neredeyse içine düşecekmiş gibi boğazın kenarında  yan yana sıralanmış kutsal mabedlerin dokunulmazlığını kuşanan yalılara,
o yalıların kutsiyetine bıçak gibi saplanmış günahkâr sükunete,
sadece zamanın değil tarihin yükünü de taşıyan saraylara ve o sarayların ihtişamına,
ve en uzaklarda kalmış, çalınmış alın terlerinden geriye kalan, kuş yuvası misali gecekondulara bakıyorsun.
Sen baktıkça sanki baktığın her şey bir süre sonra kendinden daha fazlasını anlatan, anlattıkça daha fazlasını hissettiren birer imgeye dönüşüyor -onun için mi şiirlerin ilham kaynağıdır bu şehir- karşında.

İlk geldiğin günü hatırlıyorsun sonra; Ankara’da zorunlu olarak geçirdiğin birkaç günden sonra İstanbul’a doğru yola çıkışını otobüsle, Harem’e gelişini, hep öyle anlatılırdı işte şimdi oradasın ve tecrübe ediyorsun bir yan Asya diğer yan Avrupa, karşı yakaya (Avrupa’ya) geçmek üzere -henüz iki yakayı birbirine bağlayan köprüler yok- otobüsün araba vapuruna girişini, çıkıp otobüsten gacur gucur sesler eşliğinde ilerleyen vapurun korkuluklarına dayanışını ve sanki her an yitip gidecek bir rüyadaymışsın da eğer elini çabuk tutmayacak olursan o an üstüne başına yağarak seni çarpan -ürküten de- o görüntü bolluğunu bir daha göremeyecekmişsin gibi

bir, geride kalan Asya yakasına,
bir, karşıda genişleyen Avrupa yakasına,
bir, boğazın koyu lacivert sularına,
bir, elini uzatsan avcuna dolacak kadar yakınından geçen martılara,
bir, etrafa tespih tanesi gibi savrulmuş gemilerin, çatanaların kalabalığına,
bir, kurşun kubbeleriyle camilere bakışını,
bir oraya bir buraya baktıkça daha çok hayret edişini,
daha çok hayret ettikçe de  zihninde ardı sıra biriken soruları neye yoracağını bir türlü kestiremeyişini hatırlıyorsun.

Karşı kıyıya varıp da karaya adımını attığında, arı kovanı gibi uğuldayan kalabalığın gürültüsü bir tokat gibi çarpınca suratına, bir yandan kötü bir hal gelmesin diye bavuluna -bu konuda tembihliydin- nasıl sıkı sıkıya sarıldığını ve bir yandan da ilk anda sende dişlileri arasında ezilip un ufak olacağın devasa bir makine hissi uyandıran İstanbul’un siluetine bakıp, “acaba buraya alışabilecek miyim” diye nasıl hayıflandığını, hatta aynı anda geri dönüp gitmeyi -oysa sana dar geldiği için bir an önce çekip gitmek için gün sayıyordun-, nasıl da dehşetli arzuladığını geldiğin adaya ve de biraz korkudan biraz endişeden nasıl titremeye başladığını, hatırlıyorsun.

Sen bütün bunları hatırlarken, “son durak” diyen sesiyle biletçinin kendine geliyor ve otobüsten iniyorsun. Sonradan hayatının vazgeçilmezi olacak bir simit alıyorsun tepeleme dolu tablasını başının üstünde taşıyan bir simitçiden. Sahil boyu yürümeye başlıyorsun, bir süre yürüdükten sonra boş gördüğün bir banka oturuyorsun. Elinde çay dolu tepsi, tüy hafifliğinde koşuşturarak, sahil boyunca oturanlara çay dağıtan çocuktan bir çay alıyorsun. Koparıp bir parça çıtır çıtır  simitten atıyorsun ağzına ve henüz pek alışmadın, bayatlamış demin acılığına aldırmadan çayından bir yudum içiyorsun. Simitin kokusunu mu aldılar, yaklaşan martılara parça parça koparıp atıyor, o parçaların kimini havada kimini suda yakalayışlarını seyrediyorsun. Yaslanıyorsun sonra arkana ve işte yine bir şair şiirini:

’’Bir gün, bir uzun gün hep denize baktık
Miller ve ağırlıklar bitti
Gelip geçmeler bitti, gemilerin
Beyaz ve kocaman gövdeleri
Gözün kahverengi suyuna geldik’’ (E.Cansever)

fısıldıyor kulağına.

O gün saatlerce denize ve İstanbul’a bakıyor, bir yandan da yarın ve sonrasında bu şehirde seni nelerin beklediğini, neler yaşayacağını hayal ediyor, düşünmeye çalışıyorsun. Hayal edip düşünürken ve bakarken uzun uzun denize ve İstanbul’a, yeni bir başlangıca adım atıyor ve mevsimlerin/ayların en doğurganı sonbaharı/eylülü yaşıyor olduğundan mıdır,

‘bir roman kahramanı gibi yaşamak’ arzusu hep taşıdığın yeniden depreşiyor içinde,
ve sen sanki bir ayine durmuş gibi,
anlatısı bitimsiz ve de belirsiz uzun bir cümlede yerini bulan virgül nasıl üretken bir boşluğa kapı aralıyorsaydı ve nasıl aralanan o kapıdan içeriye akan ‘’çok sesli’’, ‘’çok gözlü’’, ‘’geniş havzalı’’ kelimeler satır satır çoğalarak  anlatıyorsaydı o boşlukta büyüyen gerçeğin ve de roman kahramanının hikâyesini,
işte ancak o hikâyede yaşayacak kadar gerçek,
o hikâyede var olacak kadar hayal olan
ne varsa,
‘’kaderim olsun bundan sonra’’ diye dilekte bulunuyorsun..

III.

Şimdi, elli altı yıl sonra, bir zamanlar yaşadığın o şehirde, İstanbul’dasın ve yine
-artık zamanını şaşırıyor ve kendi olmaktan çok hatırlattıklarıyla ve hatıralarıyla var oluyor ve de anlam kazanıyor olsa da- bir eylül ayında, o gün oturduğun yerde oturmuş, uzun uzun denize ve İstanbul’a bakıyorsun.  Gördüğün her şey ve sen elli altı yılın yükünü taşıyorsunuz; o gün sana çok büyük ve çok kalabalık görünen şehir bugün o günlerini aratacak, akıl almaz boyutlarda büyüdü ve çoğaldı. Dünya ise başka bir çağı (dijital çağ) yaşıyor; bir yanda her an yeni mucizeler gerçekleşirken bir yandan da cehennem dehşeti (buna ‘’dijital cehennem’’ de deniyor) hüküm sürüyor. Büyük idealleri içeren gelecek hayalleri (ütopyalar) yerini zıddına (distopyalara) bırakmış; teselli -beyhude- daha çok geçmiş cennetlerde (retrotopyalarda) aranıyor. Makineler (zekâları), insanların (zekâlarının) yerini alıyor, onların yerine düşünen de, hayal kuran da ve yazan da giderek daha çok makineler oluyor.   

Bir an bugünü siliyorsun aklından, elli altı yıl önce oturduğun yerde yeniden otururken, bir elinde simit diğerinde dumanı tüten çay o günü (günleri), ‘bir roman kahramanı gibi olmasa da’ yaşadıklarını, o yaşadıklarının ve yıllarını geçirdiğin İstanbul’un hayatındaki, kendi varoluşsal macerandaki yerini düşünüyorsun. Aynı anda dev bir tanker, köpükten ince beyaz bir çizgi halinde yararak koyu lacivert suyu Karadeniz’e doğru geçiyor;
martılar çığlık çığlığa suya dalıp çıkıyor;
bereketi azalsa da balıkçılar ağlarını topluyor.

Bir varmış bir yokmuş İstanbul, gecikmiş bir sonbaharı ve geç kalmış da olsa ona en çok yakışan eylül ayını yaşıyor.    

Dergiler Haberleri