Ecrin Bulut: “Barbarlığın Gerçek Yüzü”

Bir ülkenin “gelişmişlik” oranı, onun “daha az barbar” olduğu anlamına gelmez. Günümüzün çoğu birinci dünya ülkesi kendi tarihi içerisinde sayısız barbarlık yapmıştır.

Ecrin Bulut
b3447710@gmail.com

Barbarlığın Gerçek Yüzü

“Asıl barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan insandır.” — Claude Lévi-Strauss

Havva ve Adem, insanlığın bir gün birbirini “medeni” ve “barbar” olarak ayıracağını bilselerdi, yine de insan soyunun devam etmesini isterler miydi? Aslında en büyük günahları elmadan bir ısırık almak değildi; o ısırığı alırken kültürel farklılıkları “üstün” ve “aşağılık” şeklinde ölçen aciz bir zihniyetin bu dünyaya yayılabileceğini bilmeleriydi. “Barbar” terimi, belirli toplumları tanımlamak için kullanılan aşağılayıcı, nesnel bir gerçeklikten uzak, iktidarın ve ötekileştirmenin (daha az insan görülmenin) damgasıdır. Gerçekten bazı kültürler diğerlerinden üstün müdür, yoksa bazı kültürlerin diğer kültürlerden üstün olduğuna inanmak mı “barbarlık ”tır?

Kendi türünün başkasından üstün olduğuna inanan tek canlı türü insandır. İçinde sadece çam ağaçlarının olduğu ve başka hiçbir ağacın olmadığı bir yere orman denilebilir mi? Mantar yok, ısırgan otu yok, sarmaşıklar yok. Orada bir ekosistem olur mu? Her şey birbirine muhtaçtır. Çam ağacı, kendisinden daha fazla yer kapladığını savunup sarmaşığın varoluşunu tehdit etmez. İkisi de sadece yaşam mücadelesi verir. Sosyoloji, her bir özgün kültürün belirli bir coğrafyada yaşayan belli bir topluluğun hayatta kalabilmek için insanlar tarafından geliştirdiği, zamanla evrilen ve kendi gelişim süreçleri içinde değerlendirilmesi gereken bir değerler bütünü olduğunu savunur. Kültürel üstünlük veya gerilik gibi bir kavramın hiçbir bilim dalında yeri yoktur; çünkü özünde kültür, o yöreye ve topluluğun hayata tutunmasına özgü bir olgudur.

“Barbar” kelimesi ilk olarak Antik Yunanlılar tarafından Yunanca konuşamayan ve Yunan kültürüne aykırı davranışlar sergileyen halkları tanımlamak, Yunanlardan ayrı tutmak için kullanılmıştır. Zamanla bu kavram, etnosantrizm, ötekileştirme ve simgesel şiddetin görüldüğü yerlerde belirleyici olmaya başlamıştır. Antik zamanlarda Yunanca konuşmayanları vurgulamak için kullanılan bu kavram, günümüzde “medeniyetsiz” anlamını kazanmıştır. Roma İmparatorluğu'nda ise Roma kültürüne ait olmayan birçok halk barbar olarak etiketlenirdi. Son olarak, sömürgecilik dönemlerinde Avrupalılar, Afrika, Amerika ve Asya'daki halkları “barbar” adı altında “vahşi”, “insancıl olmayan” veya “uygarlaştırılması gereken” toplumlar olarak tanımlamışlardır. Günümüzde çok kullanılmasa da “barbar” terimi, “ilkel”, “geri kalmış” ve “bizim gibi olmayanlar” gibi anlamları ima etmek için kullanılmaktadır. Lakin hem günümüzde hem de geçmişte kullanılan bu damganın ortak bir yanı varsa, o da bu terimin genellikle Avrupalı imparatorluklar tarafından Avrupalı olmayan medeniyetleri insan kategorisinden daha aşağı bir konuma yerleştirmek ve ötekileştirmek amacıyla kullanılmış olmasıdır. Bir Afrikalının bir İngiliz'e “barbar” dediğini duyamazsınız veya bir Lübnanlının bir Alman'a bunu dediğini hayal edemezsiniz. Günümüzde bu ayrımın küreselleşme yüzünden din, dil veya etnik köken üzerinden yapılmadığını; aşağılama konusunun artık yaşam tarzı, göçmen olmak veya belli bir fenotip olduğunu düşünebiliriz. Aslında ikisi de doğru olsa da “barbar” terimi kökeni değişmeyeceği gibi anlamı da zamanla evrimleşecek bir şey değildir. Yaşam tarzımız bizim kültürümüzün değeridir. Fenotip ise doğduğumuz yöreye en sağlıklı şekilde adapte olabilmemiz için vücudumuzun geliştirdiği bir mekanizmadır. Ayrıca bir ülkede “göçmen” olmak, o bireyi yine o ülkenin yerlisinden daha az kıdemli bir konuma mahkûm etmektedir. Yani “barbar” kelimesi aslında hiçbir zaman anlamını yitirmemiştir; hatta daha da ekstrem bir hâl almıştır. Maalesef konu hiçbir zaman ne kadar sıcakkanlı olduğunuz değil, sömürgecilik yüzünden insandan sayılabilmek için ne kadar Avrupa normlarınıza yakın olduğunuzdur.

Bir ülkenin “gelişmişlik” oranı, onun “daha az barbar” olduğu anlamına gelmez. Günümüzün çoğu birinci dünya ülkesi kendi tarihi içerisinde sayısız barbarlık yapmıştır. Örneğin, İsrail'in Filistin'de ve Siyonizm'e karşı çıkan veya engel olarak görülen kişilere yönelik şiddet uygulaması ve soykırım yaptığı iddiaları. Çin'in “Etnik Birleşme Yasası” kapsamında nüfusunun neredeyse yüzde onunu oluşturan Uygur ve Tibetlilere yönelik baskıları ve kültürlerinin yasaklanması. İngilizlerin sömürdüğü birçok toprakta yerli halkların acı çekmesi ve daha fazlası. Bir ülkenin ortalama yaşam süresi, ekonomik durumu ve diğer standartlarda yüksek bir pozisyona sahip olması, kendi barbarlıklarının kurbanı olan toplulukları “barbar” diye etiketlemeyeceği anlamına gelmez. 20. ve 21. yüzyılda dünyanın en gelişmiş sanayi devletleri aynı zamanda büyük savaşların, kitlesel yıkımların ve mülteci hakları ihlallerinin de merkezinde yer almıştır. Bu örnekler ve Kıbrıs'ın kendi tarihi de Batı'nın domine ettiği ve kurduğu ölçüm sisteminde (ekonomik ve sosyal gelişimi ifade eden rakamlar) ilerleme olarak görülen sayıların tek başına medeniyetin ölçütü olamayacağını göstermektedir.

Antropolog Franz Boas'a göre kültürler, yaşadıkları farklı coğrafi ve tarihsel koşullara verdikleri özgün yanıtlardır. Batı Asya'da yaşayan bir azınlık toplumu ile Sibirya'da yaşayan bir toplumun değerlerinin aynı olmaması, birinin üstün diğerinin aşağı olduğu anlamına değil, farklı yaşam koşullarına adapte oldukları anlamına gelir. Bir Batı Asyalı kendi kültürel değeri olan yaşam tarzıyla Sibirya'da hayatta kalabilir mi? Aynı soru Sibiryalı için de geçerlidir. Etnosantrik zihniyet maalesef insanları, kendi kültürel değerleriyle her coğrafyada baskın bir tavır sergileyebileceğine inandırıyor. Lakin bu durum aslında sadece kendi para birimini kullanan bir ülkede, dışarıdan getirilen para birimiyle bir şey satın almaya çalışmaya benzer. İşe yaramaz ve bir süre sonra aç kalırsın.

Son olarak, tekrar tekrar her yazıda kavram ve teorilerini kullandığım Pierre Bourdieu'nun “simgesel şiddet” kavramından bahsetmek istiyorum. Simgesel veya sembolik şiddet, egemen sınıfların kendi kurallarını topluma doğal veya görünmez bir şekilde kabul ettirme gücüdür. Bu şiddet fiziksel veya görülebilir bir baskıyla değil; bireylerin bu kuralları gönüllü olarak benimsemesi, fark etmeden feodal veya etnosantrik davranması ya da bazı değerleri sorgulamadan iyi niyetle kabullenmesiyle işler. Bunlar topluma habitus (bireylerin içinde bulundukları toplumsal çevre, kültür ve sosyal sınıf tarafından şekillendirilen; düşünme, algılama, hissetme ve davranma biçimlerini belirleyen içselleştirilmiş alışkanlıklar bütünüdür), meşrulaştırma, gönüllü itaat ve kültürel sermaye aracılığıyla empoze edilir. Habitus ile topluma kazandırılmak istenen kurallar aile, medya ve eğitim yoluyla bireyin yapısına yerleştirilir. Meşrulaştırma ise birinci dünya ülkelerinin kültürünü daha üstün bir pozisyonda tutarak gerçekleşir. Gönüllü itaat ile adaletsiz sistemin altında ezilenler, bu ezilmenin ve eşitsizliğin nedenlerini kendilerine empoze edilen “hayatın koşulları” veya “para/statü kazanmanın zorluğu” adı altında açıklamaya çalışırlar. Kültürel sermaye ise toplumsal hiyerarşiyi “elit değerler” üzerinden belirler. Bize özellikle Batı'nın değerleri daha medeniymiş gibi küçük yaştan itibaren empoze ediliyor; gerek dilimiz ve yerel ağzımız olsun, gerek giyim kuşamımız olsun, sürekli ötekileştirilmemek için daha çok Batılılaşma mücadelesi altında büyümek zorunda kaldık.

Bize empoze edilen bu değerler ve sömürüler, tıpkı Hindistan ve Pakistan'daki gibi, artık maalesef geri döndürülemeyecek ve kendini yiyecek bir ouroborosa (kendi kuyruğunu yiyen bir yılan veya ejderha şeklinde betimlenen antik bir semboldür. Hayatın ve evrenin sonsuz döngüsünü, sürekli kendini yenilemeyi, yaratılış ile yıkımın birliğini ve yeniden doğuşu temsil eder) dönüştü. Lakin hâlâ bir şeyleri korumak ve kendimize sahip çıkmak istiyorsak, etnosantrik olmadan bir şekilde kültürel değerlerimize sımsıkı sarılmak zorundayız. Çünkü bizi insan yapan hislerimizdir, kalıplar değil. Belki de barbarlık hiçbir zaman dil, din, ten rengi veya coğrafya meselesi olmadı. Barbarlık; kendini insanlığın ölçüsü sanıp başkalarının insanlığını eksik görmeye başlamak, etnosantrizmi normalleştirmektir. Bu nedenle yazının başında alıntıladığım Lévi-Strauss'un uzun yıllar önce söylediği söz hala daha doğruluğunu koruyor... “Asıl barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan insandır.”

Dergiler Haberleri