Burak Erkut: “Entelektüelin Odası; Yazdığı ve Okuduğu Kitaplarla Sevgül Uludağ”

Annem, yazdı ve okudu. Okurken yüzünü sadece Batıya değil Doğuya da dönmeyi başardı.

Burak Erkut*
Burak.Erkut@hotmail.com

Entelektüelin Odası: Yazdığı ve Okuduğu Kitaplarla Sevgül Uludağ

İlk Türk sosyolog Ziya Gökalp, bir entelektüele, bir aydına ikili bir rol biçer. Kendisinin “halka doğru” ve “garba doğru” (garp, yani batıya doğru) adını verdiği bu ikili rolün ilki, entelektüellerin halktan kopmadan, onlara giderek, onları aydınlatarak toplumsal ilerlemeye katkıda bulunmalarını, ama bu arada halkın da kültüre kaynaklık etmesini anlatır. İkincisiyse, yeni gelişmeleri Batıdan takip ederek onları kendi entelektüel süzgeçlerinden geçirmelerini ve halka yansıtmalarını ifade etmektedir.

Gaile dergisi yayın kurulu, sevgili annem Sevgül Uludağ’ın güzel hatırası üzerine bir özel sayı hazırlanacağını benimle paylaşıp da annem üzerine bir yazı kaleme almamı isteyince, ben de bir entelektüel olarak annemin kütüphanesinden, yazdığı ve okuduğu kitaplardan bahsetmek istedim. Bu elbette kişisel bir tercih: Benim genelde bir eve ya da ofise davet edildiğimde ilk baktığım yer, ev ya da makam sahibinin kütüphanesi olur. Bu da genelde ev ya da makam sahibi kahve hazırlarken veya telefonları cevaplarken yapılan bir eylemdir, hani göz ucuyla bakarız ya, tam da öyle. Hangi kitapları okuyor? Adı tekrar eden bir yazar var mı? Birbirine zıt fikirlere sahip olanlar var mı, yoksa tüm kitaplar aynı yönü mü işaret ediyor? İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi kendilerini kategorize etmeme ve ettirmeme çabasındayken kütüphaneleri onların duruşunu daha net yansıtabilir çünkü. Günümüzde GoodReads gibi çevrim içi platformlar okuduğumuz kitapların listesini paylaşmamızda belli bir şeffaflık sağlasa da, yeni tanıdığımız (veya çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz) bir insanın kütüphanesine göz atmanın getirdiği merak hissiyatını tamamen karşılayamıyor kanaatindeyim.

Öncelikle annemin yazdığı, yayımlanan kitaplarından başlayalım, kronolojik olarak:

1-Perestroyka Notları: Bu kitap annemin ilk kitabı (Ocak 1990’da Türkiye’de Amaç Yayınları tarafından yayımlandı). Sovyetler Birliği’nde eski ekibin gidip de gençlerin temsilcisi Gorbaçov göreve geldiğinde, ortaya koyduğu “perestroyka” ve “glasnost” politikalarıyla başlayan yeniden yapılanma ve şeffaflık dönemini, annem yerinde gözlemlemek ve bu geçiş sürecinden insan portreleri sunmak istemişti (babam da ona eşlik etti). Spoiler vermek gibi olmasın ama sonuçta o yeniden yapılanma, ancak devlet kapitalizminden serbest piyasaya geçişle mümkün oldu, malûmunuz. Annem, gördükleri karşısında bir hayal kırıklığı yaşamıştı ve neticede bu kitap bir Sovyet övgüsü değil, oradan insan portreleriyle sınırlı kalmıştı. Bu portreler arasında Transkafkasya Şeyhülislamı Allahşükür Paşazade, savaş gazisi Mezahir Abbaszade gibi farklı simalar da vardı, Nazım Hikmet’in izinden gidişi de. Annemin Sovyetler deneyimine Fikret Başkaya’nın “Ekososyalist Paradigma” kitabında bahsettiği çizgiye yakın, eleştirel bir görüş getirdiğini biliyorum. Bu noktada eserin zamana direnmesi, halkların geçiş süreçlerindeki insan portrelerini en gerçekçi bir şekilde resmetmesinden kaynaklanıyor. Ocak 1990’da mesela şöyle bir soru sormuş annem kitapta: “Sovyetler Birliği halklarının sahip oldukları değerlerle yetinmeleri mümkün müdür?” Spoiler alert: Elbette öyle olmadığını biliyordu, ve sonra bunun böyle olmadığını da hepimiz görmüştük.

2-Kadınlar İçin Politikada Strateji ve Planlama: Annemin Neriman Cahit’le birlikte kurucusu olduğu Kadın Araştırmaları Merkezi Yayınları tarafından Eylül 1998’de yayımlandı. Akademide “Allah herkese teorisini yaptığı alanın uygulamasını nasip etmez” derler. Tam tersi daha da ilginçtir, bu kitap öyle bir durumdan doğmuştur çünkü. 1990’ların ilk yarısında aralarında annemin de bulunduğu kadın hareketi, kadın haklarının geliştirilmesi için olağanüstü bir çaba ortaya koydu. Aile yasasının kadınlar lehine değiştirilmesi, sağdan ve soldan oluşan bu kadın koalisyonunun (“Kadın Platformu”) başarısıydı. Bu süreçte annem, her zaman olduğu gibi yine gönüllülük esasıyla kadınlara çok sayıda atölye çalışması yaptı ve kadınların siyasette temsil edilmesi için çaba harcadı. İşte o noktada kadınlar için bir kılavuza ihtiyaç duyuldu ve bu kitap çıktı. Aslında annemin atölye çalışmaları için hazırladığı materyaller zaten teksir olarak bulunmaktaydı; sadece bunun kitaplaştırılması gerekiyordu. İngiltere, İsveç gibi ülkelerin deneyimlerinden günümüzde hâlâ tartışılan kadın kotası meselesine kadar geniş bir çerçevede, hâlâ güncelliğini koruyan bir eserdir bu. Özellikle 1998 genel seçimlerinde sağdan ve soldan kadın adayların el kitabı oldu. Sayısız atölye çalışmalarında, mecliste temsil edilen dört partinin (UBP, DP, CTP, TKP) yanı sıra Yurtsever Birlik Hareketi adaylarıyla birlikte Milliyetçi Adalet Partisi-Ulusal Diriliş Partisi ittifak adaylarının da olduğunu anımsıyorum. (Dipnot: Elbette zaman içerisinde kitaptaki rakamlar da değişmiştir, bunun için bir güncelleme gerekmektedir. Bununla birlikte, kadınların siyasetteki rolü hususunda çok daha iyi, ama hâlâ yetersiz bir yerdeyiz kanaatinde olmuştur annem.)

3-Cyprus: The Untold Stories. 2005’te Almanya’da Peleus Yayınları tarafından İngilizce olarak yayımlanan bu kitap, annemin Alithia gazetesinde çıkan yazılarından oluşuyor. 2003’te karşılıklı geçişlerin yeniden başlamasının ardından Güney Kıbrıs’taki Alithia gazetesi anneme köşe yazarlığı teklifi yapmıştı. Güney Kıbrıs’ta önce Alithia, ardından da uzun yıllar Politis’te çıkan yazıların temelini her zaman için YeniDüzen’de yazdığı yazılar oluşturmuş ve kayıpların bulunması amacına hizmet etmiştir. Bu kitapta yer alan “My village Cyprus” yazısı annemin bir entelektüel olarak Kıbrıs’a ve dünyaya bakışında çok ciddi bir önem taşır. Aslında bir yabancının, Philip Snyder’ın Kıbrıs gözlemlerinden yola çıkıp Philip’in “bilgisayar da kullansanız, cep telefonu da kullansanız, hepinizin bir köy bağlantısı var, köy bağlantısının olması değişime kapalılık da demektir” şiarını ele almıştır. Yazının başında bahsettiğim Gökalp’in “halka doğru” gidilmesi gerektiği yönündeki gözlemi, işte annemin de çerçevesinde böyle yankı buluyordu.

4-İncisini Kaybeden İstiridyeler. BİLBAN ve İKME tarafından önce Türkçe, ardından da İngilizce ve Yunanca olarak yayımlanıp 2005 ve 2006’da üç baskı yapan, annemin herkesçe en çok bilinen kitabı. Bu eser, adanın geçmişinde iz bırakan derin yaraların, sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için ömür tüketen “kayıp” yakınlarının, ölümün kıyısından dönenlerin sessiz çığlığıdır. Annem bu eserinde makro-politikaları, müzakereleri, siyasetçileri ve çözüm modellerini pas geçerek sadece insan acısına odaklandı. Savaşın ve çatışmaların acısını rakam ve istatistikler üzerinden değil hisara oturup babasının dönüşünü bekleyen yaralı bir çocuğun üzerinden, babasını 7 aylıkken yitirmiş bir çocuğun isyanı üzerinden veya evladını bekleyen bir annenin gözyaşları üzerinden tanımladı.

5-Bir İnsan: Kutlu Adalı. 2006’da Kutlu Adalı Vakfı tarafından yayımlandı. Bu kitap annemin hayattayken yayımlanmış son kitabı, ve eş-imzalı çıkan tek kitabı (eş-yazar İlkay Adalı). Kitapta Kutlu Adalı’nın son dönem yazıları yanı sıra annemin İlkay Adalı ile yaptığı bir röportaj da var.

Yine başa dönelim, annemin kütüphanesine. Orada sadece yazdığı değil, okuduğu kitaplar da var çünkü. Elbette yaşamının farklı devirlerinde okuduğu tüm yazarları listeleyecek değilim, yazının amacı da bir “okuma listesi” sunmak değil, ama kendimce annemde iz bıraktığını düşündüğüm yazarlara değinmek istiyorum:

Herge: Açık ara piramidin başına ben Tenten’in yazarı ve çizeri Herge’yi koyuyorum. Annemi tanıyanlar bunu çok haklı bir tercih olarak göreceklerdir, çünkü Tenten annemi ta çocukluk yaşlarından başlayıp vefatına kadar hep etkilemiş bir karakter. Annem gibi Tenten de bir gazeteci ve de dünyayı gezen, hakikatin peşinde koşan bir gazeteci. Annemin gazeteci olması, Raif Denktaş’ın İngilizce çıkan gazetesindeki yazım ve dilbilgisi hatalarını eleştirmesi ve bunun üzerine tashih görevine getirilmesiyle başlamıştı ama Tenten’i de gazeteci olması noktasında hep bir çıkış noktası olarak görmüştür; tıpkı 5N1K kuralını Özcan Özcanhan’a borçlu olduğunu söylemesi gibi, tıpkı seri röportaj fikrini Erten Kasımoğlu’na borçlu olduğunu söylemesi gibi.

Simone de Beauvoir: Annemi derinden etkileyen, feminist olmasına en büyük katkıda bulunan yazar. Sadece soyut sözlerle değil bu arada, yukarıda bahsettiğim Kadınlar İçin Politikada Strateji ve Planlama kitabına giden süreçte ve sonrasında da kadın hareketindeki rolü ve çabasındaki fikirsel yoldaşı. Annem için bir kadının siyasi bir makama gelmesi tek başına bir anlam ifade etmezdi; önemli olan, sağ da olsa, sol da olsa, kadın hakları bağlamında, insan hakları bağlamında bir bilince sahip olmasıydı. Bu bilince sahip kadınlarla dayanışmayı sıklaştırdı. Meslektaşı Meryem Özkurt’un BRTK Müdürlüğü süresince kendisiyle çok güzel diyalogları oldu, misal vermek gerekiyorsa.

Latin Amerikalı yazarlar: Ben piramidin bu tuğlasına Eduardo Galeano, Pablo Neruda, Isabel Allende ve Gabriel Garcia Marquez’i koyuyorum. Bu dörtlü içinde hâlâ hayatta olan tek isim Isabel Allende ve annemin vefatından önce okumaya başladığı son kitap da onun bir kitabı. Galeano’nun tarih anlatısında görmezden gelinen sıradan insanlara odaklanması sanırım annemin de insan portrelerinde çok önemli bir etken olmuştur. Marquez’in gazeteci kimliği kadar Latin Amerika’da gerek Marquez gerekse Allende tarafından yansıtılan sınıfsal çelişkileri ve travmaları kayda değer bulmuştur. Aynı şekilde Neruda’nın yazını da annemi gençlik yıllarından itibaren çok etkilemiştir.

Amin Maalouf, Bin Bir Gece Masalları, Ömer Hayyam, Güneli Gün, Mare Nostrum Serisi: Piramidin bu tuğlasını annemin Doğuya bakan yüzü olarak kategorize ettim, kendisi öyle yapar mıydı bilmiyorum. 1990’larda Alfa yayınlarından çıkan Bin Bir Gece Masalları annemin Doğuya yıllar sonra yeniden dönüşünü ifade etti (acaba hiç kopmuş muydu?). Yeniden dönüşü diyorum, çünkü çok genç yaşta Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ını okuyup önemsemişti. Bunun bir uzantısı olarak Güneli Gün’ün “Bağdat Yollarında” kitabını da önemsedi. Aynı şekilde, Belge Yayınları’nın Mare Nostrum serisi de annemin ilgisini çekmiştir. Göç, mübadele, bellek konularında yer alan bu kitaplardan Maria Yordanidu’nun “Loksandra” ve “Bizim Avlu” ve Diyarbakırlı Mıgırdiç Margosyan’ın “Gâvur Mahallesi” kitapları sanırım vurgulanması gerekenler arasındadır. Ve Amin Maalouf... Osmanlı Devleti coğrafyasının çok kimlikli yapısı ve sonrasını ele alan Maalouf’un da Hayyam referansları vermesi hiç kuşkusuz şaşırtıcı değildir. Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler” kitabında üzerinde durduğu tek bir kimlik üzerinden insanın tanımlanamayacağı savı, annemin Kıbrıs’ı ne Doğu ne Batı olarak görmesinde etkili olmuştur.

Primo Levi, Jorge Semprun, Semezdin Memedinovic, Milenko Yergoviç: Yaşamının son yıllarında annem savaşın travma ve acılarına odaklanan başka coğrafyaların yazarlarına baktı. Özellikle Primo Levi’nin Auschwitz sonrası anlatıları, kayıpların birer istatistik değil birer insan olduğunu unutmamakta bir gösterge olmuştur. Aynı şekilde Buchenwald yazarı Jorge Semprun’un unutmaya karşı bellek çizgisini önemsemiştir. Bununla birlikte bellek odaklı çalışmalarda sadece Holokost’a değil Balkanlar’a da bakmıştır annem; daha önce de yazmıştım, Kıbrıs Türk basınında her sene Srebrenitsa’yı anan sanıyorum tek gazeteciydi. Bu bağlamda Semezdin Memedinovic’in “Saraybosna Blues” kitabı ve Milenko Yergoviç’in “Saraybosna Marlborosu” kitabı yine Balkanlar’a, Bosna’da yaşanan büyük insanlık dramına onun bakışını yansıtan kitaplardır.

Bunlar, benim gördüğüm dönemlerde annemi etkileyen yazarlar. Elbette bunun bir evveliyatı var. Salâh Birsel, Adalet Ağaoğlu onun sayesinde tanıdığım ve artık “benim” olan yazarlar olduğundan, o kısmı bir dipnot olarak geçiyorum. Edip Cansever onun şairi mesela, bana “geçmedi”, ama daha ilkokul öğrencisiyken bana “Yerçekimli Karanfil”i okumasını hiç unutmayacağım. Cemal Süreya yine onun şairi; geçen yıl bir Cemal Süreya Sempozyumu düzenleyişimizi ilgiyle takip etmişti. Devam edelim:

Kıbrıs Kitapları: Kıbrıs kitaplarına gelince… Annem, en sağdan en sola Kıbrıs tarihi ile ilgili tüm kitapları takip etmeye çalıştı. Kütüphanesinde Melih Esenbel’in yanında Ulus Irkad’a, Rauf Raif Denktaş’ın yanında Münür Rahvancıoğlu’na rastlamam, hiç kuşkusuz bu açık fikirlilikte yatan güzelliktendir. Sadece tarih değil Kıbrıs Türk edebiyatındaki gelişmeleri de yakından takip etmiş, (pek çoğu arkadaşı olan veya tanıştığı) hem yeni hem de bilinen isimlerin teşvik edilmesi ve kitaplarının tanıtılmasına katkıda bulunmuştur. Tüm isimleri yazmak istemiyorum, olur da birilerini gözden kaçırırım diye.

Yemek kitapları: Annem yemek pişirmeyi hep çok sevdi. Bununla birlikte pandemiden itibaren bu özelliği daha görünür oldu: The Amateur Chefs Facebook grubunda kendi tariflerini paylaştı, başka tarifleri takip etti, o gruba üye güzel insanlarla etkileşim kurdu. Yemek kitapları da kütüphanesinde daha ön planda olmaya başladı (aslında hep vardı, mesela 1970’lerden kalma o meşhur Escoffier kitabını bana hediye etmişti). Ben bu bağlamda iki isimden bahsedeyim; Mahmut İslamoğlu ve Ömür Akkor. Mahmut Hoca annemin saygı duyduğu, ilgiyle takip ettiği hocasıydı, kendisinin yazdığı kitabı yemekler üzerinden bir bellek okuması olarak değerlendirmiş ve özellikle yeni evlenenlere bu kitabı hediye etmiştir. Ben de annemi Ömür Akkor’la “tanıştırdım”, çünkü benim akranım olan Akkor da kitaplarında annemin yaptığı gibi özüne ve geçmişe sadık kalan tariflerden yola çıkmıştır. Annem için kendi annesi Türkan Uludağ’ın tarifleri neyse, Akkor için de büyükannesi Zennup hanımın tarifleri odur – aslına sadık kalınmalıdır, değiştirilmemelidir.

Annem, yazdı ve okudu. Okurken yüzünü sadece Batıya değil Doğuya da dönmeyi başardı, Gökalp veya Said Halim Paşa’nın aksine taraf tutmadan bunu yaparak. Kendi deyişiyle Kıbrıs’ın ne tam Doğu, ne tam Batı, ama bir “crossroads” yani “kavşakta” oluşu okumalarına da yansımıştır diye düşünüyorum. Bunları yaparken elbette “halka doğru” gitti. İzole bir aydın edasıyla tepeden bakıp bilgilendirmek değil, insani bir bağ kurmak, dinlerken dönüştürmeyi başarmak niyetinde olmuştur ve gördüğüm kadarıyla bunu başarmıştır da; çünkü o dönüşüm insanlık ekseninde bir perspektiftir (bunu da en net, en doğru şekilde sevgili Meral Teyzem, Meral Eroğlu anlamış ve anlatmıştır kanaatindeyim). Hadis-i Şerif’te geçen “âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” şiarını ben sadece 30 Haziran’da annem Sevgül Uludağ’ın cenaze töreninde değil, ayrıca annemin evdeki koltuğunda da gördüm. Eve ne zaman gitsem annemin koltuğunun yanındaki kitaplara göz ucuyla bakar, “annem acaba bu aralar yeni ne okuyor?” diye sorardım (o kitaplar, okunduktan sonra kütüphaneye kaldırılır veya ilgisini çekebilecek insanlarla paylaşılırdı). O hissiyat yaşamımızdan gitti. Gökalp ne derdi bilmem ama bence bir entelektüelin temel gailesi okuduklarını kendi süzgecinden geçirirken halkı aydınlatıcı misyonunu da diri tutmak, dünyaya o entelektüel süzgeçten bakmak değil midir? İşte tüm bunların merkezi de, o kütüphanenin durduğu entelektüelin odasıdır. “Takla güvercinlerin hep bir önceye döndüğü gibi” (Yasemin Mori) entelektüelin dönüp dönüp geldiği yer orasıdır; kendisinden sonraki mirası da orada, yazdıkları ve okuduklarında aramak gerekir. Öncelikle, halka doğru...

*Oğlu.

Dergiler Haberleri