Simge ÇERKEZOĞLU
“We did not cross the border, the border crossed us”... Yönetmen Evren Maner’in ilk uzun metrajlı filmi Sofoklis’in Hikâyesi işte bu cümleyle başlıyor. Gerçek bir yaşam öyküsünden ilham alan film, doğduğu köye gömülmek isteyen bir Kıbrıslı Rum’un hikâyesi üzerinden sınırları, aidiyeti, hafızayı ve bölünmüşlüğün insanlar üzerinde bıraktığı izleri sorguluyor.
Bugüne kadar uluslararası yapımlarda ve belgesellerde çalışan Maner, ilk uzun metraj filmiyle doğduğu köye gömülmek isteyen bir Kıbrıslı Rum’un hikâyesi üzerinden aidiyet, hafıza ve bölünmüşlüğü sorguluyor.“Milliyetçiliğin Kıbrıs’ta bizi nasıl bir kıskacın içine aldığını herkes görsün diye bu filmi çektim” diyen yönetmenle sinemayı, hafızayı ve Sofoklis’in Hikâyesini konuştuk.
“İşim hayal kurmak”
Evren Maner’in çocukluk yıllarında Lefkoşa’daki sinemalarda, VHS kasetçilerin bulunduğu dükkânlarda ve fotoğraf stüdyolarında başlayan yolculuğu, bugün onu kendi hikâyesini beyazperdeye taşıyan bir yönetmene dönüştürdü.
“Sinemaya Adobe Premiere 1.5 ile başladım. İlk montajımı 1999 yılında yaptım. Ondan önce Lefkoşa’da sinemalarda, VHS kasetçilerin olduğu dükkânlarda ve fotoğraf stüdyolarında çalıştım. Diana’dan Mısırlızade’ye kadar birçok yerde görev aldım. İşim aslında hayal kurmak. Önce hayatta kalabilmek için, sonra para kazanabilmek için hep hayal kurdum. Kendimi görsel hikâye anlatıcısı olarak görüyorum. Geçmişte evlerde hikâyeler anlatan ninelerin yaptığını yapıyorum. Bu nedenle her zaman yeni bir hayalim vardır. Sadece bu film değil, hayatım boyunca beni ileriye taşıyan şey hayal kurmak oldu. Bugüne kadar reklam filmleri ve belgeseller çektim. Bunların her biri benim için çok değerli işlerdi. Ancak bu tür işlerde çoğu zaman yönetmenin adı ya da kişisel anlatım dili ön plana çıkmaz. Bunlar daha çok mesleki olarak yaptığım, hayatımı kazanmamı sağlayan çalışmalardı. Bir noktadan rafta duran bir kitabımın olmasını istedim. Bu projede de önce hikâyeleri ve yaşanmışlıkları dinledim. Senaryoyu yazmadan önce filmin iskeletini kurdum. Olayları ve karakterleri düşünürken müziklerini de oluşturdum. Müziğin ortaya çıkmasıyla birlikte filmin ruhu şekillenmeye başladı. O ruh da zamanla bana filmin görsellerini ve dünyasını getirdi.”
“Birbirimizin hikâyelerini anlatmadan gerçek anlamda barışamayız”
Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü, yalnızca siyasi bir mesele değil; aynı zamanda yarım kalmış hayatların, özlemlerin ve aidiyet duygusunun da hikâyesi. Maner, bu kez kamerasını bir Kıbrıslı Rum’un yaşam öyküsüne çeviriyor. Çünkü ona göre birbirimizi anlamanın yolu, birbirimizin hikâyelerini anlatmaktan geçiyor.
“Uzun metraj bir film yapmayı çok istiyordum. Aslında bu filmin hikâyesi yaklaşık on beş yıl öncesine dayanıyor. Kıbrıs’ta herkesin bir hikâyesi vardır; herkesin taşıdığı bir acı, bir kayıp ya da bir özlem bulunur. Bizim de bu ortak hafızaya bir katkı sunmamız gerektiğini düşündüm. Birbirimizin hikâyelerini anlatmadan gerçek anlamda barışamayacağımıza inanıyorum. Bu nedenle bir Kıbrıslı Rum’un hikâyesini anlatmayı tercih ettim. Filmdeki Sofoklis karakterinin hikâyesi gerçek bir yaşam öyküsüne dayanıyor. Benim yaptığım ise bu gerçek hikâyeyi sinemasal bir kurgu içerisinde yeniden yorumlamak oldu.”
“İnsanlar doğdukları yerleri unutmadılar”
Filmin merkezinde yer alan Sofoklis’in hikâyesi, Kıbrıs'ın bölünmüşlüğünün insan hayatlarında bıraktığı derin izleri gözler önüne seriyor. Yönetmene göre bu yalnızca bir kişinin hikâyesi değil; aidiyet, hafıza ve memleket özlemi etrafında şekillenen ortak bir Kıbrıs hikâyesi.
Sofoklis 2011 yılında Kıbrıs’a gelmişti. Onun tek bir isteği vardı: öldüğünde doğduğu köye gömülmek. Burada aslında çok çarpıcı bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. İtalya’dan, Almanya’dan, Kanada’dan ya da Avustralya’dan gelen bir kişi burada yaşayıp istediği yere gömülebilirken, kuzeyde doğmuş bir Kıbrıslı Rum’un kendi köyüne gömülmesi mümkün olmayabiliyor. Bu durum, adanın içinde bulunduğu absürt gerçekliklerden yalnızca biridir.Üstelik bu tekil bir hikâye de değil. Benzer örnekler adanın farklı yerlerinde yaşandı. Köyüne gizlice gömülen, daha sonra mezarı açılan insanlar oldu. Çünkü bu insanlar doğdukları yerleri unutmadılar. Köylerine dönmek, son yolculuklarını orada tamamlamak istediler. Aslında aynı duygu Kıbrıslı Türkler için de geçerlidir. Bizler de Limasol’a, Larnaka’ya, Baf’a gitmek, oralarda yaşamak ya da bir gün oralara gömülmek isteyebiliriz. Ancak yıllar boyunca öylesine korkular ve önyargılar üretildi ki, çoğu zaman bu duyguları dile getirmekten bile çekinir hale geldik. Öyle ki bazen bunları düşünmeye ya da sorgulamaya bile kendimize izin veremiyoruz.”
“Müziksiz hareket düşünülemez”
Filmde yalnızca hikâye ve görsel dünya değil, müzik de anlatının temel unsurlarından biri olarak göze çarpıyor. Yönetmen, filmin müziklerini de bestelemiş. Uzun yıllara yayılan çalışmanın ürünü olan besteler, Rembetiko geleneğini çağdaş enstrümanlarla buluşturarak filme çok özgün bir atmosfer kazandırdı.
“Senaryo ve film söz konusu olduğunda müziğin ayrı bir önemi olduğuna inanıyorum. Sinema tarihinde müziği anlatının ayrılmaz bir parçası haline getiren yönetmenler oldu. Emir Kusturica gibi isimler bunun en iyi örneklerinden biridir. Ben de filmimde müziği yalnızca bir fon unsuru olarak değil, hikâyenin taşıyıcı unsurlarından biri olarak düşündüm. Müziksiz hareket düşünülemez. Nasıl ki hareketin bir ritmi ve aksiyonu varsa, müziğin de anlatının duygusunu taşıyan bir gücü vardır. Bizim dokuz sekizlik ritimlerimizi duyduğumuzda hissettiğimiz heyecanı zamanla unuttuk. Bir anlamda Hollywood anlatısı bize kendi müzikal hafızamızı unutturdu. Oysa kültürel mirasımızla yaşadığımız coğrafyanın hikâyeleri birleştiğinde çok güçlü bir müzikal dil ortaya çıkıyor. Bu film için yaklaşık altı yıl boyunca Rembetiko üzerine çalıştım. Ancak ortaya çıkan müzik klasik bir Rembetiko olmadı. İçinde elektro gitar, davul ve yaylılar da kullandım. Bu nedenle ortaya çıkan tarzı ‘Neo Rembetiko’ olarak tanımlıyorum. Müziklerin bestelerini ben yaptım. BBC Senfoni Orkestrası’nda çalışan ve farklı ülkelerde yaşayan müzisyenlerle de çalıştım. Nota gönderip kayıtlarını aldığım çok başarılı yaylı sanatçıları oldu. Buzuki, mandolin ve keman gibi enstrümanları özellikle tercih ettim. Zaten müzik hayatımın önemli bir parçası. Evimde de birçok enstrüman var ve çalmaktan büyük keyif alıyorum.”
“Coğrafya, yaşadığı bütün tarihlerden daha kalıcıdır”
Filmdeki karakterler kadar Kıbrıs'ın kendisi de başlı başına bir anlatı unsuru olarak öne çıkıyor. Adanın doğal güzelliklerini yalnızca fon olarak kullanmıyor; değişen manzaraları, kaybolan mekânları ve zamana direnen coğrafyayı da hikâyenin bir parçasına dönüştürüyor.
“Kıbrıs'ın gün batımı elbette çok güzel. Bu manzaralardan etkilenmemek mümkün değil. Ancak bu doğal görüntüleri çekerken aklımda başka bir düşünce de vardı. Bir gün bu alanların yapılaşacağını, bugün gördüğümüz birçok doğal manzaranın değişeceğini düşünüyordum. Nitekim öyle de oldu. Filmi çektiğim bazı bölgelerde bugün evler yükseliyor. Bu nedenle, bir anlamda bu coğrafyanın hafızasını kayıt altına almak istedim. Kıbrıs'ın doğasını çekerken aklımdan hep aynı şey geçiyordu: Bu coğrafya, yaşadığı bütün tarihlerden daha kalıcıdır. Bu ada yüzyıllar boyunca farklı imparatorluklara, yönetimlere ve bayraklara ev sahipliği yaptı. Ancak Beşparmak Dağları hep oradaydı ve var olmaya devam edecek. Bulutlar dağların üzerinden nehir gibi akmayı sürdürecek. Bu düşünce filmin görsel dilini oluştururken beni çok etkiledi. Filmin çekimleri Karpaz'dan Omorfo'ya kadar oldukça geniş bir coğrafyada gerçekleştirildi. İlk bölümde adanın güneyinde yaptığımız çekimler de yer alıyor. Hikâye aslında Baf'tan Karpaz'a uzanan bir yolculuğu kapsıyor. Ancak mevcut siyasi koşullar nedeniyle çekimlerin büyük bölümünü kuzeyde gerçekleştirdik. Özellikle Kırnı ve Ağırdağ çevresindeki bölgeler beni çok etkiledi. O dönem hâlâ oldukça bakir ve yeşil alanlardı. Muhteşem manzaralar sunuyorlardı. Bunun yanında deniz kıyılarında da çekimler yaptık. Benim için önemli olan yalnızca hikâyeyi anlatmak değil, bu adanın doğal güzelliğini ve zamanla kaybolabilecek manzaralarını da filme taşımaktı.”
“Heavy Mountain yalnızca bu filmin gösterimi için kurulmuş değil”
Bir filmi tamamlamayı başardıktan sonra, en büyük zorluklardan biri izleyiciye ulaşmak. Bu süreç, Maner’i yalnızca filmi gösterebileceği alternatif alanlar aramaya değil, aynı zamanda bağımsız sinemacıları ve sanatçıları bir araya getirecek yeni bir platform oluşturmaya da yönlendirmiş.
“Film toplamda bir saat kırk iki dakika uzunluğunda. Ancak izleme deneyimini daha erişilebilir kılmak için onu yedi bölüme ayırdım. Aslında film tamamlandıktan sonra yeni bir sorunla karşılaştım. Bugün sinema salonlarının büyük bölümü Amerika ve Türkiye kaynaklı yüksek bütçeli yapımların kontrolünde. Bağımsız bir film olarak kendime bu alanlarda yer bulmakta zorlandım. Oysa elimizde kültür merkezleri, etkinlik mekânları, köy kahveleri ve meydanlar gibi çok değerli alternatif alanlar var. Bana göre bağımsız sinemanın ve Akdeniz sinemasının gerçek izleyicisi de tam olarak bu alanlarda bulunuyor. Bu nedenle filmi yalnızca bir sinema salonuna hapsetmek yerine, onu farklı mekânlarda izleyiciyle buluşturacak bir platform kurmaya karar verdim. Bu platforma Heavy Mountain adını verdim. Ağırdağ köyü benim sinematografik hafızamın önemli bir parçası. Çocukluğumun ve gençliğimin gün batımları orada geçti. Platformun ismi de buradan geliyor. Heavy Mountain yalnızca bu filmin gösterimi için kurulmuş bir yapı değil. Amacım Avustralya’dan Kanada’ya kadar dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Kıbrıslıları ve bağımsız sinema izleyicilerini ortak bir kültürel zeminde buluşturmak. Aynı zamanda uluslararası alanda çalışan Kıbrıslı müzisyenlerin eserlerini kayıt altına aldığımız ve görünür kıldığımız bir platform olarak da faaliyet gösteriyor. Bir prodüksiyon şirketinden çok, bağımsız sanat üretimini destekleyen bir kültürel ağ olarak düşünülebilir.”
“Kıbrıs’ın kuzeyinin varlığı tartışılması gereken konu”
Filmde yer alan görsel tercihler yalnızca estetik bir amaç taşımıyor. Maner, bazı sahnelerle Kıbrıs'ın bölünmüşlüğüne, militarizme ve yıllar içinde normalleşen siyasal gerçeklikleri de hatırlatmak istiyor. Ona göre film, bireysel bir hikâye anlatırken aynı zamanda adanın bugünkü durumuna yönelik eleştirel bir bakış da sunuyor.
“Filmde çeşitli alt mesajlar bulunuyor. Kiliselerin içinde dolaşan koyunlar, tahrip edilmiş Rum mezarlıkları ya da Kıbrıs’ın kuzeyinde sürekli karşımıza çıkan bayraklar bunlardan bazıları. Bu anlamda film, yalnızca bir insan hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda Kıbrıs’ın kuzeyinde ortaya çıkan bazı gerçeklikleri de sorguluyor. Kıbrıs’ın kuzeyinin varlığı bile başlı başına tartışılması gereken bir konu. Bu filmi yaparken fark ettim ki ben iletişim fakültesi mezunu olarak hayatım boyunca sahneler kurup sahneler bozmuşum. Sonra dönüp baktığımda zaten bir film setinin içinde yaşadığımızı gördüm. Bir tarafta siyasi açıklamalar yapılırken diğer tarafta savaş uçakları havalanıyor. Günlük hayatımızın parçası haline gelen pek çok şey aslında olağan kabul edilmemesi gereken gerçeklikler. Adadaki milliyetçi anlayışların yıllardır bölünmüşlüğü beslediğini düşünüyorum. Bunun sonucunda da toplumlar sürekli olarak dış güçlerin belirlediği politikaların etkisi altında kaldı. Yaşadığımız deneyimler bize savaşın, çatışmanın ve kutuplaşmanın toplumlara refah getirmediğini gösterdi. Buna rağmen hâlâ aynı söylemlerin tekrarlandığını görüyoruz. Bu ülkede tankların sokaklarda dolaşması, savaş uçaklarının başımızın üzerinden geçmesi ya da askerî varlığın gündelik hayatın sıradan bir parçası olarak görülmesi çoğu insan için normalleşti. Oysa bana göre bunlar normal değildir. Asıl tehlikeli olan da bu durumların kanıksanmasıdır. Çünkü militarizmin normalleşmesi, insanların yaşadıkları gerçekliği sorgulamayı bırakmasına yol açar. Filmde anlatmaya çalıştığım meselelerden biri de tam olarak budur. Militarizm normalleştirilemez.”