Tümay TUĞYAN
Kıbrıs mücadele yılları, yalnızca çatışmaların, ölümlerin ve kayıpların değil, aynı zamanda, en karanlık zamanlarda bile insanlığın tamamen kaybolmadığını gösteren sessiz hikâyelerin de tanığı.
Savaşlar insanları etnik kimlikleriyle karşı karşıya getirse de, adanın tarihi, karşısındakinin kimliğinden önce insan olduğunu gören Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlarla dolu.
Onlar, büyük anlatılarda çoğu zaman kaybolsalar da, etnik çatışmaların, korkunun ve intikam duygusunun hayatları kuşattığı, bir avuç toprak parçası üzerinde yüzyıllarca yan yana yaşayan insanların birbirlerine düşman edildiği o yıllarda filizlenen bu iyilikler, barışın geleceğini şekillendirmede, her zaman çok değerli bir yer tutacaklar.
Bu yazı dizisinde sizlerle, Kıbrıslı Türkleri koruyan Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Rumları koruyan Kıbrıslı Türklerin hikayelerini buluşturacağız.
Karşılıklı olarak yaşanan acıları inkâr etmeden, tüm acıların içinde herşeye rağmen insan kalmayı başaranların hikayelerini okuyacağız hep birlikte…
Yazı dizimizin ilk konuğu; Peyker Sarı, o dönemdeki bekarlık adıyla, Peyker Mahmut.
1941’de, Baf’a bağlı dağ köyü, Anatyu’da doğmuş. Babası köyün öğretmeni Mahmut Celalettin, annesi Hamide Mahmut. Sekiz kardeşin en küçüğü. Daha bir aylıkken, babasını kaybetmiş. İlerleyen yıllarda, evin diğer bekarı olan abisi ve annesiyle önce Lefkoşa’ya, sonra Mağusa’ya taşınmış.
1964 Mayıs’ında, Maraş’ta NAAFI’de çalıştığı sırada, bir Kıbrıslı Rum’un yardımıyla, son anda bir katliamdan kurtulmuş.
NAAFI, yani açık adıyla Navy, Army and Air Force Institutes, 1920’de İngiliz hükümeti tarafından, İngiliz üs bölgelerinde görev yapan askeri personele ve ailelerine hizmet maksadıyla kurulmuş. Kıbrıs’taki faaliyetlerini 2007 yılında resmi olarak sonlandırmış olsa da, NAAFI şu anda dünya genelinde toplam 19 lokasyonda aktif olmaya devam ediyor.
Şimdi gelin Peyker (Mehmet) Sarı’nın hikayesini, kendi ağzından dinleyelim:
1950’lerin sonuna doğru başladım ben NAAFI’de çalışmaya. Önce Lefkoşa’dan gider gelirdik. Sonra 1960’ın Aralık ayında Mağusa’ya taşındık. Sakarya’ya yerleştik ve işe oradan gidip gelmeye başladık.
Ben önce paketleme bölümündeydim, sonra sipariş bölümüne geçtim. Eşim Hüseyin (Sarı) - o dönemde henüz evli veya nişanlı değildik – kasap bölümünde yöneticiydi, abim Yıldırım idari kısımda memurdu. Hüseyin aynı zamanda sendika temsilcisiydi. Rumlarla bizim sendikalarımız ayrıydı. Epeyi Kıbrıslı Türk çalışan vardı.
Bir gün geldiler dışardan birileri, isimlerimizle çağırılardı bizi. Çıktık dışarıya. Hatta biz sandık ki Sakarya düştü. Rum bir müdürümüz vardı. Türkçe de bilirdi.
“Yıldırım neyi beklersiniz ama?” diye sordu abime Türkçe olarak.
“Daha gelmedi mi Hüseyin?” ...
Hüseyin’in de o gün dışarıda işi vardı ve abimin arabasını alıp gittiydi.
“Beklemeyin burada, gidin” dedi bize.
Hüseyin’i beklediğimizi söyledik.
“Yok beklemeyin, siz sur içine doğru yürümeye başlayın da Hüseyin sonra arkanızdan gelir. Çünkü bir şeyler oldu...” dedi.
Birilerini vurduydu ya bizimkiler surlar içinde, Yunanlıları vurdulardı galiba ve yanlış hatırlayabilirim ama öldürdükten sonra da sur kapısından dışarı attılardı. Yorgacis da talimat vermiş, karşılık olarak Türkler öldürülsün diye duyduk o zaman.
Müdürümüz öyle deyince biz de beklemedik, yürüyerek gittik kale içine. Hüseyin daha sonra geldi ve aldı bizi ve gittik eve Sakarya’ya.
Bizim gibi çoğu da başardı ve kaçtıydı hatta bir tane vardı ona bekle dediler, ama beklemedi, başka bir yerde çalışırdı o, kaptığı gibi bisikleti kaçtı ve kurtulduydu. Karakol bölgesinde otururdu, o zaman ‘Çukurlar’ derlerdi.
Ama Ali Rıza vardı mesela, galiba sekiz kişiydiler, ne ölüsü ne dirisi bulunduydu onların. Bazılarını da yoldan topladılar tabii. Barcleys Bank’ın müdürü vardı, hatta karısı “bugün işe gitme olay çıkacak” demiş ama dinlememiş, “bana birşey olmaz” deyip gitmiş. O da kayıp.
O Rum, ‘Garayolli’ydi adı, öyle çok uzun boylu zayıf bir adamdı. O mesela bizim hayatımızı kurtardı. Lefkoşa’da tahıncılar vardı şu helva yaparlardı, galiba onların yanındaki dükkanda çalışırdı daha önce.
1974'te neredeydiniz?
Baykal'daydık. Hilmi'nin evinde otururduk o zaman. O gece eşim evde yok. Işık açamıyoruz. Işık açılınca kurşunlar yağar. Annem, ben ve çocuklar koridorda yerde oturduk. O gün dolma pişirdim ama buzdolabında kaldı, yiyemedik. Kaldık öyle. Sonra eşim geldi, “Peyker hazırlanın” dedi. Karanlıkta çabucak bir çanta topladım. Çocuklar için birkaç külot ve tişört koydum. Peynir koydum, ekmek koydum. Eşimin sigaralarını koydum. Belime bir eşarp bağladım. Bir tarafından Tüjan, diğer tarafından Tozan tutardı. Bir elimde o çanta, diğer elimde de bir bidon su. Ve evden çıktık. Eşim piyasada yok. O bize haber verdi ve hemen geri gitti. Evden çıktık yürüdük. Anıt çemberinin orada bir ev vardı. Tabii o zaman ne anıt var ne çember. O evin yan tarafına bir tünel açtılardı, ucu sur içine çıkardı. Oraya ulaşmak için açık alanda yürüdük. Ama biz tünele gidene kadar kurşun sıkmadılar, doğruya doğru. Yuvarlak bir merdivenle inilirdi tünele, kapkaranlık. Rahmetli Dr. Kelami Bey de vardı. O başta dururdu. Çanta önce sorun oldu. “Doktor Bey, çantamın içinde hiçbir şey yok” dedim. “Yenge dedi tatile gitmiyoruz zaten. Sen bana bırak çantayı. Attılar aşağıya güm diye. Sonra biz yürüdük. Hakikatten da üç gün sonra Kelami Bey getirdi bana. Eşimi da günler sonra görebildim. Her gün insan başı üçer tane zeytin verirlerdi. Pilav verirlerdi hem ekmek. Eşim bazen bisküvi bulurdu, getirirdi çocuklara. Çocuklar birer zeytin yerdi, gerisini kavanoza koyar biriktirirdim. Çünkü paran olsa da vermezlerdi ya. Açılınca artık biraz ortalıklar, işte o zaman birkaç bir şey alabilirdik.
Peyker Sarı’ya Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler’in o dönemde ilişkilerinin nasıl olduğunu soruyorum, yanıtı tereddütsüz:
Ciralar da vardı bizim işte mesela, iyi geçinirdik, kavga etmezdik hiç. Ne vakit EOKA zamanı başladı, ilişkiler de bozuldu. Esas kötü olan EOKA B’ydi. Sakarya’da Türkler Rumlar karışık otururduk ama tabii olaylar başladıktan sonra Rumlar bırakıp gittilerdi.
Bizimkilerin silahı yoktu, bir şey yoktu. Sonradan Türkiye'den edindiler. Sandallarla Karpaz’a gelirdi silahlar. Kaleburnu tarafı derlerdi o zamanlar galiba, öyle hatırlarım. Bir boğaz gibi bir yer varmış ama ben tarif edemem, oraları pek bilmem. O bölgelere bizimkiler broşür dağıtmaya giderlerdi. Başka ne yaparlardı bilmem. Eşim de giderdi hatta bir sefer Yunan askerleri durdurmuşlar. ‘Kalamaralar’ derlerdi Yunan askerlerine. Dipçikle vurmuş eşimin beline askerlerden biri. Zaten beli sağlam değildi. Hatırlarım yani. Yunanlıların askeri kampı varmış oralarda.
Çok var suçsuz, günahsız insan, misilleme olsun diye öldürüldü. Onlar da çok yaptı, bizimkiler da çok yaptı.