Ahmet Güneyli
guneyli1979@gmail.com
Kıbrıs’ta Negatif Barıştan Ortak Yas Kültürüne: Haklılığın Gürültüsü, Barışın Sessizliği
Sevgül Uludağ ve Kıbrıs’taki tüm barış aktivistleri için…
1. Haklılığın Gürültüsü, Barışın Sessizliği
Guterres’in adaya gelişinden midir nedir, Kıbrıs’ın her iki tarafındaki savaş-çatışma yanlıları -onlara barış karşıtı demek çok hafif kalır- bu yıl daha da nefretle dolup taştı ve sosyal medyayı öfke, suçlama ve karşılıklı haklılık gösterileriyle bezedi. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın da bunda etkisi var elbette. Gazze'den Ukrayna'ya, Orta Doğu'dan Ege'ye uzanan gerilim hattında savaş dili yeniden meşrulaşırken, Kıbrıs da bu sertleşen iklimden nasibini aldı; uzlaşının dili kısıldı, milliyetçi refleksler ise daha yüksek sesle konuşulmaya başladı. Savaşın ekranlardan canlı yayınlandığı, ölümün istatistiğe dönüştüğü ve milliyetçiliğin yeniden siyasal sermaye hâline geldiği bu dönemde Kıbrıs, kendi ezberine daha sıkı sarıldı. Barışın dili yine zayıfladı; sloganların, bayrakların ve karşılıklı mağduriyet yarışının sesi ise daha da yükseldi.
Düşüncelerimi görünür kılmak için sosyal medya sayfamda şunları yazdım:
Her 20 Temmuz'da sosyal medya aynı cümlelerle dolar. Aynı ezberler tekrarlanır, aynı öfkeler yeniden üretilir. Herkes kendi penceresinden konuşur; ne bakış açısı değişir ne de vicdanın yönü. Haklılığımızı daha yüksek sesle anlatır, mağduriyetimizi daha büyük bir anıta dönüştürürüz. Empati ise çoğu zaman masaya hiç oturamaz.
Savaşı yaşayan, önce kendi acısını bilir. Bu çok insani bir durumdur. Ama savaşın gerçeği, tek bir acının hikâyesi değildir. Kendi halkından zulüm gören de vardır, "düşman" dediğinden işkence gören de. Yerinden edilen, kaybolan, öldürülen, sessizce yas tutan...
Acılar çoğuldur; hakikat ise tektir.
O hakikat, Atlılar, Sandallar, Muratağa, Taşkent ve Köfünye'dir. Aynı hakikat, Eptakomi, Aşa, Palekitro ve Gönyeli'dir. İsimler değişir, mezarlar değişir, diller değişir; ama masum insanların ölümü değişmez.
Sonra bitmeyen muhasebe başlar: Kim başlattı? Kim daha çok öldü/öldürüldü? Kim daha zalim? Kim daha fazla acı çekti? Kim bugün hâlâ daha mağdur? Cevaplar çoğalır, öfke büyür, ortak gelecek ise biraz daha küçülür.
Oysa geçmişin acıları, geleceğin gerekçesi değil, uyarısı olmalıdır. Geçmişte yaşandı; bir daha yaşanmasın diye hatırlanmalıdır.
Aksi hâlde sen uçaklarını uçurursun, o kendi bayrağını daha yükseğe çeker. Sen şafak nöbetini kutsarsın, o sınırın öte yanında aynı kararlılıkla yürür. Onun siyaseti yalnız Türkiye'yi suçlar, senin siyasetin yalnız 15 Temmuz'u hatırlatır. Bir taraf tecavüzleri anlatır, öteki katliamları. Bir taraf yaşam hakkını, göçü ve güvenliği dile getirir; diğeri toprağını, evini ve dönemediği köyünü.
Ve "biz" ile "öteki" arasında bitmeyen bir yarış başlar.
Acının yarıştırıldığı hiçbir yerde barış kazanamaz.
(Facebook, 21 Temmuz 2026, saat 10.25)
2. Kolektif Belleğin Seçici Hafızası
Çatışma yaşamış bütün toplumlarda kolektif bellek, çoğu zaman seçici bir hafıza üretir. Maurice Halbwachs'ın (1) ortaya koyduğu gibi, “bellek bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da inşa edilir.” İnsanlar geçmişi olduğu gibi değil, ait oldukları toplumun ihtiyaç duyduğu biçimde hatırlar. Jan Assmann'ın (2) kültürel bellek yaklaşımı da bunu tamamlar: Toplumlar yalnız olayları değil, olayların nasıl hatırlanacağını da üretir. Böylece tarih yalnızca yaşanmışlıkların değil, anlatılmış olanların toplamına dönüşür. Kıbrıs, bunun en belirgin örneklerinden biridir.
Kıbrıs’ta zaman ve takvim yaprakları değişir, insanlar değişir, kullanılan görseller değişir ancak tarihi anlatılar neredeyse hiç değişmez! Herkes kendi tarihini anlatır; bu anlatılar zamanla destanlaşır, kutsallaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılarak kolektif belleğin temel taşlarına dönüşür. Herkes kendi acısını merkeze koyar; kendi mağduriyetini görünür kılar. Ötekinin acısı ise çoğu zaman ya hiç yoktur ya da varsa bile kendi haklılığımızı desteklediği ölçüde anlam kazanır.
Kıbrıs’ta her iki toplum, çocuklarını kendi acılarının hikâyeleriyle büyütmüştür. Kendi kayıplarını anlatmış, kendi kahramanlarını övmüştür. Kendi mağduriyetini yıllar boyunca paylaşmıştır. Bu nedenle aynı ada üzerinde yaşayan iki toplum, çoğu zaman aynı tarihi değil, birbirine paralel iki farklı geçmişi öğrenmiştir.
Savaşı yaşayan insan önce kendi acısını bilir çünkü travmanın doğası böyledir. Psikoloji literatürü travmatik yaşantıların önce ben-merkezli biçimde işlendiğini söyler. İnsan önce kaybettiğini düşünür; kaybettirdiklerini değil. Önce kendi yarasına bakar; başkasının yarasına değil. Bu nedenle savaş sonrasında Kıbrıs’ta oluşan toplumsal anlatılar çoğu zaman empati üzerine değil, kimlik savunusu üzerine kuruludur.
3. Kayıplar: Bitmeyen Yasın Coğrafyası
Ölüm ile kayıp arasındaki fark, dışarıdan bakan için çok ince görünür. Oysa içeriden bakan için iki ayrı anlamı vardır. Ölümün bir tarihi vardır. Bir cenazesi, bir taşı, gidilecek bir yeri vardır. Yas, ne kadar ağır olursa olsun, bir yerden başlar ve bir yere doğru yürür. Kayıp ise başlamayan bir yastır. Ne yas tutmaya izin verir ne de umudu tamamen bırakmaya. Psikolojinin "muğlak kayıp" dediği bu hâl, insanı yıllarca kapının çalınmasını bekleyen bir varlığa dönüştürür. Sofrada bir tabak fazla kalır. Bir odanın eşyaları yerinden oynatılmaz. Bayramlarda bir isim, herkesin duyacağı bir sessizlikle atlanır. Bu yüzden kayıp yakınlarının en çok istediği şey çoğu zaman intikam değil, belirsizliğin sona ermesidir. Bir mezar... Başında durulabilecek, dua edilebilecek, ağlanabilecek bir yer. Bu talep o kadar insanidir ki, siyasetin bütün büyük cümlelerini utandırır. Ve bu talep, adanın iki yarısında birebir aynıdır. Karpaz'da oğlunu bekleyen Kıbrıslı Türk anneyle, Baf'ta kocasını bekleyen Kıbrıslı Rum kadının cümleleri, farklı dillerde kurulmuş aynı cümlelerdir. Kayıp Şahıslar Komitesi'nin iki toplumlu ekipleri, aynı çukurun başında yan yana çalışırken bunu her gün yeniden yaşıyorlar.
Kayıplar meselesinin en acı yanı şudur bence… Bu adada bilgi, bilenlerin ömrüyle sınırlıdır. Toplu mezarların yerini bilenler, o gün oradaydılar. Kimisi olayın failiydi, kimisi tanığı, kimisi sadece uzaktan bakan bir çocuk. Şimdi hepsi yaşlandı. Her yıl, bir bilgi daha toprağa gömülüyor; her cenazeyle birlikte bir çukurun koordinatı, bir tarlanın kenarı, bir kuyunun adı sonsuza dek kayboluyor. Kayıp Şahıslar Komitesi'nin bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun bütçe ya da teknoloji değil -DNA analizinde muazzam yol alındı artık çok küçük bir örnek bile sonuç verebiliyor- asıl sorun zamandır. Bu yüzden bilgi vermek, bu adada bir suç itirafı değil, bir vicdan borcudur. Komite'nin görevi tarihi yorumlamak, fail aramak ya da hesap sormak değil; kayıpları yakınlarına kavuşturmaktır sadece. Bu, insanı adaletten muaf tutmaz ama en azından susmayı bir korunma stratejisi olmaktan çıkarır. Bilen birinin konuşması, kendi toplumuna ihanet değildir. Bir çocuğun babasını mezara kavuşturmaktır.
Kıbrıs'ta kayıplar dosyası kapandığında hiçbir şey çözülmüş olmayacak; sınır kalkmayacak, müzakere masası kurulmayacak, tapular geri gelmeyecek. Ama bir şey olacak: bu adada iki toplum işbirliğinde, 1974 sonrasında "birlikte" yürütülen insani bir mesele tamamlanmış olacak.
4. Rekabetçi Mağduriyet ve Dijital Kutuplaşma
Barış çalışmalarında "rekabetçi mağduriyet" (competitive victimhood) kavramı yer almaktadır (3). Sosyal psikologlar bu kavramı açıklarken çatışma çözümünün önündeki en büyük engellerden biri olduğuna işaret eder. Taraflar yalnızca mağdur olduklarına inanmakla kalmaz; en büyük mağdurun kendileri olduğuna da inanırlar. Böylece acı ortak bir insanlık deneyimi olmaktan çıkar, politik bir sermayeye dönüşür. Kıbrıs’ta da yıllardır yaşanan tam da bu değil midir?
İletişim bilimi açısından bakıldığında "çerçeveleme" (framing) dediğimiz sürecin devreye girdiğini söyleyebiliriz (4). Şöyle ki, medya ve siyaset, olayları hangi bağlam içinde sunduğuna göre toplumsal algıyı şekillendirir. Eğer yalnızca kendi mağduriyetinizi gösteriyorsanız, karşı tarafın acısı görünmez olur. Görünmeyen acıya ise empati gelişmez. Bu durum "ötekileştirme"dir ve ötekileştirme yalnızca hakaret etmek anlamını taşımaz. Ötekileştirme, karşı tarafın insanlığını görünmez kılmaktır. Onun korkularını önemsizleştirmektir. Bir başka deyişle onun kayıplarını dipnot hâline getirmektir. İşte tam da bu nedenle Kıbrıs’ta her 20 Temmuz döneminde sosyal medyada aynı döngü yaşanmaktadır.
Algoritmalar, kutuplaşmayı beslemektedir. Dijital platformlar uzlaşmayı değil, etkileşimi ödüllendirir. En çok öfke uyandıran içerikler daha fazla görünür olur. Böylece iletişim, birbirini anlamaktan çok karşılıklı teyit mekanizmasına dönüşür. Herkes kendi yankı odasında kendi doğrularını yeniden duyar. Sonuçta iki toplum birbirini dinlemez; yalnızca birbirine cevap verir. Oysa gerçek barış iletişimi, cevap vermekten önce dinlemeyi gerektirir.
5. Negatif Barıştan Pozitif Barışa
Barış araştırmalarının önemli isimlerinden Johan Galtung, negatif barış ile pozitif barış arasında ayrım yapar (5). Silahların susması negatif barıştır. Adaletin, güvenin ve empati kültürünün oluşması ise pozitif barıştır. Kıbrıs uzun yıllardır büyük ölçüde negatif barış içinde yaşamaktadır. Çatışma durmuş olabilir; fakat zihinlerdeki savaş çoğu zaman devam etmektedir. Bu nedenle yalnızca siyasi müzakereler yetmez. Toplumsal hafızanın da dönüşmesi gerekir. Okulların... Medyanın... Siyasetin... Sivil toplumun... Ailelerin... Çünkü çocuklar nefreti genetik olarak öğrenmezler. Onlara öğretilir. Empati de öğretilir. Barış da.
6. Sevgül Uludağ: Ortak Vicdanın Tanığı
Kıbrıs'ın vicdanına yıllardır dokunan isimlerden biridir Sevgül Uludağ. Uludağ'ın çalışmaları, yalnızca gazetecilik değildir. O, yıllarca iki toplumun kayıplarını araştırırken aslında çok daha derin bir şey yapmıştır. Acının milliyetinin olmadığını göstermiştir. Türk ya da Rum ayrımı yapmadan kayıpların hikâyelerini yazmış, toplu mezarların bulunmasına katkı sağlamış, ailelerin yıllar süren bekleyişini görünür kılmıştır. Onun yazılarında dikkati çeken en önemli nokta, "bizim kaybımız" ile "onların kaybı" arasında bir hiyerarşi kurmamasıdır. Çünkü ölümün etnik kimliği yoktur.
Uludağ, Yenidüzen ve Politis'te yazdığı yazılarıyla her iki toplumdan kayıp yakınlarının sesi olmuştur. Kendisine ulaşan isimsiz mektupları ve telefonları yıllarca sabırla toplamış; toprağın altındaki sessizliği dinlemiştir. Onun izini sürdüğü bilgiler sayesinde çok sayıda toplu mezar bulunmuş, çok sayıda aile yakınına kavuşmuştur. "İncisini Kaybeden İstiridyeler" ve "Milliyetçiliğin Yetimleri", bu adanın hafızasına bırakılmış en dürüst kitaplar arasındadır. Kayıplarla ilgili bilgi verenlerden biri, yıllar önce, neden yalnızca Sevgül Uludağ'a konuyu anlatmak istediğini şöyle açıklamıştır: “Kıbrıslı Türk ya da Kıbrıslı Rum olduğu için değil; adaletin, gerçeğin ve insanlığın peşinde olduğu için.”
O, Kıbrıs’taki kayıpların bulunmasına katkı sağlayarak aslında ortak insanlığı yeniden görünür kılmıştır. Kayıp yakınları birbirine benzeyen hikâyeler anlatırlar. Beklemek bütün anneler için aynıdır. Umut etmek bütün babalar için aynıdır. Mezara ulaşınca ağlamak bütün insanlar için aynıdır.
7. Ortak Yas Kültürü Mümkün mü?
Belki de Kıbrıs'ın en çok ihtiyacı olan şey, ortak bir yas kültürüdür. Ortak tarih yazmak kolay değildir. Ama ortak yas tutmak mümkündür. Çünkü yas, haklılık yarışması değildir. İnsanlık sınavıdır.
Geçmiş değişmeyecek. Hiç kimse kaybettiklerini geri getiremeyecek. Hiçbir siyasi söylem öldürülen çocukları yeniden hayata döndüremeyecek. Fakat geleceğin dili değişebilir. Acıyı yarıştırmak yerine paylaşan bir dil kurulabilir. Haklılık üzerine değil, insanlık üzerine yükselen bir hafıza oluşturulabilir. Belki o zaman 20 Temmuz geldiğinde sosyal medya aynı cümleleri tekrar etmeyecek. Belki insanlar yalnız kendi acısını değil, komşusunun acısını da hatırlayacak.
Belki o gün Atlılar ile Eptakomi aynı cümlede yan yana durabilecek.
Muratağa ile Palekitro birbirini gölgelemeyecek.
Taşkent ile Aşa birbirinin rakibi olmayacak.
Çünkü acının rekabeti olmaz.
Acının yalnızca tanıklığı olur.
Ve acının yarıştırıldığı hiçbir yerde barış kazanamaz.
Uludağ'ı 29 Haziran 2026'da kaybettik. Uğurlandığı gün Lefkoşa'da, adanın iki yarısından insanlar yan yanaydı. Hayatı boyunca yaşamayı arzuladığı ortamı, ölümünde gerçekleştirmiş oldu. Tıpkı göçüp giden tüm diğer barış aktivistleri gibi…
Şimdi bize düşen, onun bıraktığı yerden dinlemeye devam etmek. Çünkü bu adada hâlâ dokuz yüzden fazla insan, adının anılmasını bekliyor.
Kaynaklar
1. Halbwachs, M. (2023). Kolektif Bellek. Çev. Z. Karagöz, Pinhan Yayıncılık.
2. Assmann, J. (2015). Kültürel Bellek. Çev. A. Tekin, Ayrıntı Yayınları.
3. Young, I. F., & Sullivan, D. (2016). Competitive victimhood: A review of the theoretical and empirical literature. Current Opinion in Psychology, 11, 30-34.
4. Scheufele, Dietram A. (1999). Framing as a theory of media effects. Journal of Communication, 49 (4): 103-22.
5. Galtung, J. (1969). Violence, peace, and peace research. Journal of Peace Research, 6(3), 167–191.