1. YAZARLAR

  2. Hamit Caner

  3. Bir Toplum Kötü Yönetilmeye Nasıl Alıştırılır?
Hamit Caner

Hamit Caner

Kumda Bir Balık

Bir Toplum Kötü Yönetilmeye Nasıl Alıştırılır?

A+A-

Yanlışlar bir günde normalleşmez. Önce şaşırır, sonra itiraz eder, zamanla susar ve sonunda alışırız. Tıpkı suyu yavaş yavaş ısınan kurbağa gibi... Oysa hiçbir toplum, alıştığı yanlışların tutsağı olmak zorunda değildir. Kuzey Kıbrıs'ın asıl meselesi belki de yalnızca kötü yönetilmek değil, başka türlü bir geleceğin mümkün olduğuna yeniden inanmaktır.

Hiçbir toplum bir sabah uyandığında kendisini kötü yönetilmeye alışmış bulmaz.

Yavaş yavaş ısınan suyun içindeki kurbağanın hikâyesini bilirsiniz. Anlatıya göre su azar azar ısındığında kurbağa değişen koşullara uyum sağlar. Tehlike büyürken başlangıçta verdiği tepkileri artık vermez. Sonunda kendisini tehdit eden sıcaklık, alıştığı ortamın bir parçasına dönüşür.

Toplumlar da bazen böyledir. Önce şaşırdıkları yanlışlara itiraz eder, ardından onları kanıksamaya başlar ve zamanla olağan kabul edebilirler.

Peki, biz Kuzey Kıbrıs'ta ne zaman bu kadar çok şeye alıştık?

12 Ekim'de Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası (KTOEÖS), okullarda 24 branşta 65 öğretmen eksikliği bulunduğunu açıkladı. Gazimağusa, Güzelyurt ve Lefke'deki eylemlerde eğitimde yaşanan sorunlara dikkat çekildi.

Aynı günlerde KIB-TEK'te iş güvenliği, istihdam ve terfiler etrafında yaşanan anlaşmazlık dokuz günlük greve dönüştü. Grev, 13 Ekim'de imzalanan protokolle sona erdi.

Bunlar farklı nedenleri ve tarafları olan iki ayrı olay. Bütün kamu kurumlarının aynı sorunları yaşadığını göstermiyorlar. Yine de ortak bir soruyu akla getiriyorlar: Kamusal hizmetlerin düzenli ve adil işlemesi için neden zaman zaman böylesine yoğun mücadeleler gerekiyor?

Sorunların yalnızca sonuçlarına baktığımızda nedenlerini gözden kaçırabiliyoruz. Bir gencin iş bulmak için siyasi bağlantılara ihtiyaç duyduğunu düşünmesi ya da bir yurttaşın hakkı olan hizmete ulaşmak için tanıdık araması, yalnızca bireysel yakınmalar olarak görülemez. Bunlar, kamu yönetimine duyulan güvenin de sorgulanmasını gerektirir.

Ve çoğu zaman tartışma o bildik cümleyle kapanır: “Burası böyle!”

Tam da burada homeostasis, yani bir sistemin mevcut dengesini koruma eğilimi, toplumsal ve siyasal yaşamı anlamamıza yardımcı olur.

Canlı organizmalar, değişen koşullara rağmen iç dengelerini korumaya çalışır. Siyasal yaşamda da mevcut düzenin sürmesini sağlayan benzer eğilimler görülebilir. Kurumlar, alışkanlıklar, çıkar ilişkileri ve yerleşik beklentiler zamanla birbirini destekler. Öyle ki sorunlar üreten bir düzen bile kendi sürekliliğini sağlayabilir.

Elbette siyaset biyoloji değildir. Siyasal düzenler, insanların tercihleri, güç ilişkileri, kurumsal kararlar ve toplumsal mücadelelerle şekillenir. Dolayısıyla mevcut düzenin korunması da değiştirilmesi de insanların müdahalesinden bağımsız değildir.

Yanlışlar yalnızca tekrarlanmaz; onları yaşatan ilişkiler de giderek kökleşir. Değişim talepleri ortaya çıktığında mevcut düzen, kendisini koruyan alışkanlıklar ve mekanizmalar aracılığıyla direnç gösterebilir.

Suyun yavaş yavaş ısınması, yanlışlara nasıl alıştığımızı; homeostasis ise bu yanlışları sürdüren düzenin neden kolay kolay değişmediğini anlamamızı sağlar.

Hükümetler değişebilir, makamlar el değiştirebilir. Ama yönetim kültürü, kurumların işleyişi ve hesap verme anlayışı değişmiyorsa aynı sorunlarla yeniden karşılaşabiliriz.

Daha da önemlisi, kamu hizmeti bir hak olmaktan çıkıp kişisel ilişkilerle elde edilen bir ayrıcalık gibi görülmeye başlandığında yurttaşlık bilinci de zarar görür. Oysa yurttaş, kendisine yapılan bir iyiliğe teşekkür etmek zorunda bırakılan kişi değil, kamu gücünden hesap sorabilen hak sahibidir.

Elbette sessizlik her zaman kabulleniş değildir. Kimi ekonomik güvencesizliğin baskısını hisseder, kimi yıllardır verdiği mücadelenin sonuçsuz kaldığını düşünür. Bu yüzden yalnızca insanların neden itiraz etmediğini değil, itiraz etmenin neden zorlaştığını da sormalıyız.

Kuzey Kıbrıs'ın kendine özgü bir başka gerçeği daha var: Çözümsüzlük.

Kıbrıs sorununun yarım yüzyılı aşan ağırlığı, uluslararası tanınma meselesi, ekonomik sınırlılıklar ve gençlerin geleceklerini başka ülkelerde araması birbirinden bağımsız değildir. Uzun süre devam eden koşullar, kendilerine uyum sağlayan kurumlar ve alışkanlıklar yaratabilir. Böylece geçici olması beklenen durumlar, gündelik yaşamın kalıcı parçalarına dönüşebilir. İşte bu nedenle hükümet değişikliği ile yönetim anlayışının değişmesi arasındaki farkı önemsemeliyiz.

Yeni bir hükümet, yalnızca makamların el değiştirmesi anlamına gelmeyebilir. Liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve yurttaş katılımını esas alan bir yönetim anlayışı, demokratik kurumlara duyulan güvenin güçlenmesine ve toplumun geleceğe daha umutla bakmasına katkıda bulunabilir.

Ancak vaatler tek başına yeterli değildir. Değişim, somut kurumsal düzenlemelerle, denetlenebilir kararlarla ve herkese eşit uygulanan kurallarla hayat bulur. Çünkü asıl mesele yalnızca yönetenlerin değil, yönetme biçiminin değişmesidir.

Kıbrıs sorununun çözümü bakımından da böyle bir siyasal değişimin önemli sonuçları olabilir.

İki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı federasyon hedefini benimseyen, Cumhurbaşkanlığıyla aynı doğrultuda hareket eden bir hükümet, çözüm sürecinde daha tutarlı ve eşgüdümlü bir siyasal iradenin oluşmasına katkı sağlayabilir. Cumhurbaşkanlığı ile hükümetin ortak bir çözüm anlayışında buluşması, müzakere çabalarını desteklemenin yanında toplumda zayıflayan çözüm beklentilerini de güçlendirebilir.

Federal çözüm, yalnızca diplomatik müzakerelerden ibaret değildir. Gençlerin geleceklerini bu adada kurabilmesi, ekonomik ve bilimsel ilişkilerin gelişmesi, iki toplumun ortak yaşam olanaklarının genişlemesi açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir seçenektir. Elbette Cumhurbaşkanlığı ile hükümet arasındaki uyum, tek başına çözüm getirmez. Kalıcı bir anlaşma; iki toplumun siyasi eşitlik, güvenlik, mülkiyet ve yönetime etkin katılım konularında uzlaşmasını, karşılıklı kabul edilebilir ve uygulanabilir güvencelerin oluşturulmasını gerektirir. Uluslararası koşullar da bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır.

Ne hükümet değişikliği demokratik dönüşümü kendiliğinden sağlar ne de federasyon bütün sorunları bir anda çözer. Yine de bunlar, farklı bir geleceğin olanaklarını tartışmamıza engel değildir. Demokratik yönetimin güçlenmesi ve çözüm arayışlarının ilerlemesi, toplumun önündeki seçenekleri genişletebilir.

Kıbrıs Türk toplumunun geçmişinde emek mücadelesinin, dayanışmanın, örgütlü itirazın ve barış arayışının önemli bir birikimi var. Bu birikim bize, mevcut koşullara uyum sağlamanın tek seçenek olmadığını hatırlatıyor.

Belki de artık yalnızca kim tarafından yönetildiğimizi değil, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi konuşmalıyız.

Çünkü bir toplumun sağlıklı dengesi, yanlışlarını koruyabilmesinde değil, onları düzeltebilme yeteneğinde yatar.

Asıl tehlike, suyun ısınması değil, içinde bulunduğumuz koşulları artık sorgulamamamızdır.

Hiçbir toplum, alıştığı yanlışlarla yaşamaya mahkûm değildir.

6767567.jpg

Bu yazı toplam 435 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar