“Yakınlaşmaların kayda geçmesi gerekiyor”

“İki liderin, müzakerelerin kesintiye uğradığı yerden yeniden başlatılması konusunda hemfikir olması ve hangi noktada kalındığı konusunun netleştirilmesi açısından yakınlaşmaların kayda geçmesi gerekiyor”

Tümay TUĞYAN

AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu, Kıbrıs müzakere sürecinin yeniden başlatılabilmesi yönünde Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderler arasında yürütülen süreci, YENİDÜZEN ve Kanal SİM’e değerlendirdi. Ortaya konan bu çabayı desteklediklerini ifade eden Stefanu, ancak şu anda bir çıkmazın yaşandığını ve liderlerin bu çıkmazın aşılabilmesinin yolunu bulması gerektiğini söyledi.

Müzakerelerin 2017'de Crans Montana'da kesintiye uğradığı noktadan başlaması ve Crans Montana da dahil olmak üzere, o zamana kadar varılan yakınlaşmaların korunması gerektiğine inanç belirten Stefanu, “Yakınlaşmaların kayda geçmesi  gerekiyor. Ama bu bizi çözümden yüz bin mil mesafeye değil, genel sekretin dediği gibi bir mil mesafeye getirecek şekilde olmalı” dedi.

Stefanu, “Siyasi eşitlik ya da dönüşümlü başkanlık, çapraz oy, bunlar üzerinde anlaşmaya varılmış olan yakınlaşmalar. Ancak dönüşümlü başkanlık konusu daha müzakereler başlamadan tartışılmaya başlanırsa ve diğer taraftan da Kıbrıs Rum tarafı da güvenlik ve garantiler konusunu açarsa, o zaman daha müzakereler başlamadan sanki müzakereye girilmiş gibi bir tablo ortaya çıkar ki bu müzakerelerin yeniden başlamasını zorlaştırır” diye konuştu.

Tufan Erhürman’ın Kıbrıs Türk toplumu liderliğine seçilmesiyle, uluslararası toplumda da çözüm yönünde bir umut ortaya çıktığını belirten Stefanu, sürece ilişkin umudu ve iyimserliği korumak gerektiğine işaret etti.

YENİDÜZEN: Beş yıl aradan sonra, Kıbrıs sorununa ilişkin müzakere sürecinin yeniden başlayabilmesi için bir çaba var. Bu çaba kapsamında bulunduğumuz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

STEFANU: Son dönemde, başta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından olmak üzere, bir hareketliliğin yaşandığını görmekteyiz. Bu hareketliliğin amacı 2017 yılında kesintiye uğrayan müzakerelerin yeniden başlatılması. Biz parti olarak bu hareketliliği, bu yöndeki çabayı destekliyoruz. Ancak bu çabanın aynı zamanda somut inisiyatiflerle desteklenmesi gerektiği görüşündeyiz ve ne yazık ki yaşanan çıkmazın aşılması ve müzakerelerin yeniden başlamasına yönelik olarak bu somut inisiyatiflerin ortaya konulmadığını da gözlemlemekteyiz. Örneğin güven artırıcı önlemlerin bazılarının bile hayata geçirilebilmesinde çok zorluklarla karşılaşılıyor. Eğer güven artırıcı önlemlerde bu kadar zorluklarla karşılaşılıyorsa, Kıbrıs sorununun özüne ilişkin konulara girişildiğinde daha da büyük zorluklarla karşılaşılması muhtemel.

“Crans Montana da dahil olmak üzere, o zamana kadar varılan yakınlaşmalar korunmalı”

Aslında Kıbrıs sorununda çözüme ulaşmak için, çözüme kavuşturulması gereken çok az sayıda konu kalmış olmasına rağmen, bu yöndeki ilerlemenin yaşanmadığını gözlemlemekteyiz. Biz hep müzakerelerin yeniden başlamasına ilişkin bazı hususların net olması gerektiğini söyledik. Birincisi, müzakerelerin 2017'de Crans Montana'da kesintiye uğradığı noktadan başlaması gerekiyor. Bu ne demek? Bu, Crans Montana da dahil olmak üzere, o zamana kadar varılan görüş birliklerinin, yakınlaşmaların korunması demek. Bu yakınlaşmalar gerçekten çok ve de önemli.  Ve aynı zamanda bize, Hristofyas-Talat döneminden de olmak üzere, müzakerelerden kalan bir miras. Bu yakınlaşmalar öylesine bir miras ki, tıpkı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin 2017’de Crans Montana’da da söylediği gibi bizi, çözümün sadece bir mil uzağına kadar getiren yakınlaşmalar. Bu noktada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çerçevesine de değinmek istiyorum. Çünkü Crans Montana’da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin sunduğu çerçeve özünde, müzakerelerde bizim nerede olduğumuzu göstermekte ve çözüme ulaşabilmek için kat edilmesi gereken, çözülmesi gereken hususları içermekte ve bunlar da çok sayıda değil. Ama bunun da yapılabilmesi için mevcut çıkmazın aşılması ve müzakerelerin yeniden başlaması gerekiyor. Bunun yanı sıra güven artırıcı önlemlerin de hayata geçirilmesi gerekiyor. Tabii ki güven artırıcı önlemler kapsamlı çözümün yerine geçemez. Ancak güven artırıcı önlemler, gerek güvenin artırılmasına, gerekse çözüm yönündeki atmosferin yaratılmasına olumlu yönde katkıda bulunabilirler.

Her iki toplum liderleri de mevcut çıkmazın aşılmasının yolunu bulmaya çalışmalı”

YENİDÜZEN: Şu anda süreçte, sizin de ifade ettiğiniz gibi bir çıkmaz söz konusu. Sizce bu çıkmazın sebebi nedir? Bu çıkmazın sorumluluğunu taraflara nasıl dağıtırsınız?

STEFANU: Biz AKEL olarak müzakerelerin yeniden başlatılmasına yönelik çabaların ortaya konulduğu bir dönemde, çıkmazın aşılamamasından kimin sorumlu olduğu araştırmasına girmiyoruz. Çünkü bizim kanaatimize göre böylesi bir aşamada sorumluluk yüklemek ya da suçlama oyununa (blame game) büyük hata olur ve sürece de zarar verir. Eğer ortada somut bir çözüm çabası olsa ve o çözüm çabasını başarısızlığa götüren birisi olsa, o zaman elbette çözüm çabasını başarısızlığa götüren bunun sorumluluğunu da üstlenir ve o zaman biz de sorumluyu adlandırmaktan çekinmeyiz. Ancak bugünkü aşamada yapılabilecek en kötü şeylerden bir tanesi karşılıklı suçlama oyununa girişmek. Bizce bu aşamada iki toplumun liderleri de mevcut çıkmazın aşılmasının yolunu bulmaya çalışmalılar.

YENİDÜZEN: Sonuçta ortada bir çıkmaz var ve bu çıkmaz illa ki bir sebepten kaynaklanıyor. Suçlama oyunu bağlamında sormuyorum, ancak bu çıkmazın sebebinin ne olduğunu düşünüyorsunuz, merak ettiğim nokta bu.

STEFANU: Yakın zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin de raporlarında belirttiği üzere Genel Sekreter mevcut çıkmazlardan aslında iki tarafı da sorumlu görüyordu ve iki tarafta da çözüm yönünde gerekli iradelerin ortada olmadığına işaret ediyordu. Ancak bizim perde gerisinde yaptığımız temaslarda da, uluslararası faktörlerin çeşitli unsurlarıyla görüşmelerimizde de gördüğümüz şey şuydu; çıkmazın sorumluluğu açısından çoğunlukla Sayın Tatar'a işaret ediliyordu. Ama Kıbrıs Türk toplumunda toplum lideri değişti ve Tufan Erhürman’ın bu göreve gelmesiyle uluslararası toplumda da çözüm yönünde bir umut gündeme gelmiş oldu. Ve sizin de bildiğiniz üzere Tufan Erhürman zaten seçimler öncesinde de Kıbrıs sorununun çözümü yönündeki isteğini dile getiriyordu. Bu, uluslararası toplum tarafından da olumlu karşılandı. Ben bu konuya, tersinden yaklaşmak istiyorum. ‘Çıkmazın aşılması için nelerin yapılması lazım, kimin neyi yapması lazım?’ şeklinde bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

“Bu noktada taraflardan biri diğerinden, yapamayacağı şeyleri istememeli”

STEFANU: Biz, gerekli gördüğümüz yerlerde ya da yapılmaması gerektiğini düşündüğümüz halde yapıldığına tanık olduğumuz yerlerde hiç tereddüt etmeden eleştirilerimizi belirttik. Ortaya konulan çözüm çabasını güçlendirecek veya bunun önünde engel teşkil edecek şeyler gündeme geldiğinde de eleştirmekten çekinmedik. Pek çok sefer eski Cumhurbaşkanı Sayın Anastasiadis'i de eleştirdik. Çünkü kendisi aslında üzerinde sonuca varılmış olan bir konuyu, siyasi eşitlik konusunu, defalarca tartışmaya açan bir tutum sergiledi. Öyle olduğunda da biz kendisini eleştirdik. Bizim açımızdan aslında yapılması gerekenler çok somut. İki lider müzakerelerin kesintiye uğradığı yerden yeniden başlatılması konusunda hemfikir olmalı ve müzakerelerin hangi noktada kaldığı konusunun netleştirilmesi açısından da yakınlaşmaların kayda geçmesi gerekiyor. Ama bu kayıt da öylesi bir şekilde yapılmalı ki bizi çözümden yüz bin mil mesafeye değil, genel sekretin dediği gibi bir mil mesafeye getirecek şekilde olmalı.  Bizim özellikle sürekli olarak teyit etmemiz gereken bir şey de Kıbrıs sorununun çözümünün siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümü olduğunu, tıpkı BM kararlarında belirtildiği şekilde, siyasi eşitliğin olacağı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olduğunu ve bu çözüme ulaşabilmek için de Crans Montana da dahil olmak üzere varılan yakınlaşmaların korunması gerektiğini belirtmemiz gerekiyor. Ve bu noktada taraflardan biri diğerinden, yapamayacağı şeyleri istememeli. Ortak zeminin bulunması ve bu noktada da bir karşılıklılığın olabilmesi gerekiyor.

“Siyasi eşitlik ya da dönüşümlü başkanlık, çapraz oy, bunlar üzerinde anlaşmaya varılmış olan yakınlaşmalar”

YENİDÜZEN: Taraflardan biri diğerinden yapamayacağı şeyleri istememeli dediniz. Şu anda yaşanmakta olan çıkmazın görünür yüzünde iki temel konu var. Birincisi yakınlaşmaların, Crans Montana’ya kadar olanlar şeklinde mi yoksa Crans Montana’nın sonlandığı yere kadar olanlar şeklinde mi kayda geçirileceği. Her iki tarafın bu noktada farklı pozisyonu var. Bir diğeri ise Erhürman'ın, siyasi eşitlik başlığı altındaki dönüşümlü başkanlık konusunun prensip olarak kabulünü talep etmesi. Diğerinden beklememek gereken şeylerden kastettiğiniz bu mudur örneğin?

STEFANU: Elbette sadece bunlar değil. İki taraf arasında bugünkü aşamada anlaşamadıkları zemine ilişkin başka konular da var. Ama bunlar hakkında konuşursak, bizim dediğimiz şu; Crans Montana’da varılan görüş birlikleri de dahil olmak üzere müzakerelere devam edilmeli diyoruz, sadece Crans Montana’ya kadar olanlar değil. Bunun dışında, siyasi eşitlik ya da dönüşümlü başkanlık, çapraz oy, bunlar üzerinde anlaşmaya varılmış olan yakınlaşmalar. Ancak bu yakınlaşmalardan sadece bir kısmı aradan çekilip alınırsa, mesela Kıbrıs Türk tarafı kopuk bir biçimde bu noktayı sadece ele alırsa, bu durumda Kıbrıs Rum tarafına da bazı şeyleri diğer konulardan kopuk bir biçimde, tek başına ele alma imkanı doğar ve öyle bir durum ortaya çıktığında da zaten müzakerelerin başlaması daha da sürüncemeye girer. Bakın mesela, eğer dönüşümlü başkanlık konusu daha müzakereler başlamadan tartışılmaya başlanırsa ve diğer taraftan da Kıbrıs Rum tarafı da eğer güvenlik ve garantiler konusunu açarsa ki bu, Kıbrıs Rum tarafı açısından önem taşıyan başlıklardan biridir, o zaman daha müzakereler başlamadan sanki müzakereye girilmiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor ki bu müzakerelerin yeniden başlamasını kolaylaştırmıyor, aksine zorlaştırıyor. Yani müzakere öncesinde sanki bir müzakere ortamı oluşturulmuş oluyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Crans Montana'da stratejik mutabakata varılabilmesi için ortaya bir anlaşma yolu (deal) koymuştu ve terazinin bir kefesinde siyasi eşitlik, diğer kefesine de orduların kısa sürede adadan ayrılması, tek yanlı müdahalenin ortadan kaldırılması ve garantilerin lağvedilmesi konuları vardı. Bu konuların tartışmasına müzakereler başlanmadan girilirse o zaman müzakerelerin başlamasının imkanı ortadan kalkar.

“Crans Montana’nın ardından üzerinde en çok tartışılan konu, ‘artı bir Kıbrıslı Türk pozitif oy’ konusuydu”

YENİDÜZEN: Siz az önce dönüşümlü başkanlığın üzerinde uzlaşmaya varılan bir yakınlaşma olduğunu söylediniz. Oysa Erhürman bu konuda bir takım endişeler ortaya koyuyor ve Anastasiadis’in Crans Montana’da bu konuya ilkesel olarak karşı olduğunu söylediğini ifade ediyor.

STEFANU: Bizim bu konuda görüşümüz çok net. Siyasi eşitlik, üzerinde anlaşmaya varılmış olan bir konu. Aslında üzerinde çok tartışma yapılan konu ki bu da Crans Montana’nın ardından tartışılan bir konu, ‘artı bir Kıbrıslı Türk pozitif oy’ konusuydu. Ve Sayın Anastasiadis bu konuyu şu şekilde gündeme getirdi; “Kıbrıs Türk toplumu bütün konularda artı bir pozitif oy hakkına sahip olamaz” dedi. Yani her konuda karar verilirken bir Kıbrıslı Türk’ün de o karara evet demesi şartının olamayacağını belirtti Sayın Anastasiadis. Bu artı bir oy hangi seviyede kararlaştırılmış durumda? İçeriği ne? O da şu: federal hükümetin Bakanlar Kurulu'nda - ki bu kurulun yetkileri de somuttur, bellidir - artı bir pozitif oy geçerlidir ve bu konuda anlaşmaya varılmıştır.

“AKEL 2004’te referandumların kısa süreliğine ertelenmesini istemişti, bu kabul edilmedi”

YENİDÜZEN: Şimdi konuyu biraz değiştirerek AKEL'e gelmek istiyorum. AKEL’in 2004 referandumunda kullandığı ‘HAYIR’ oyu bugün hala Kıbrıslı Türkler için bir endişe konusu. AKEL’in buna ilişkin gerekçeleri elbette vardı ama bunları Kıbrıs Türk toplumuna yeterince ikna edici şekilde anlatabildiğini düşünmüyorum. Yeni bir olası referendum durumunda AKEL Kıbrıslı Türkler’in güvenini yeniden kazanabilmek için ne yapacak?

STEFANU: 2004’te hakemlik mekanizması aracılığıyla yaşanan süreç ve Hristofyas-Talat döneminde başlatılan ve daha sonrasında devam eden ve bizi şu anki noktaya getiren süreç ve bu iki sürecin sonuçları farklıdır, öncelikle bunu belirtmek istiyorum. 2004 ile bugün arasında bir nitelik farkı vardır. Hristofyas-Talat döneminden itibaren bugüne gelen süreç, Kıbrıslıların mülkiyetinde olan bir süreç. Yani iki taraf da çözümün içeriği konusunda anlaştığı takdirde, çözüme ulaşılmış olacak. Bu, iki toplum arasında varılan bir anlaşma olacak. 2004 ile bugün arasında böylesi bir farklılık söz konusu. Ancak bu noktada tarihsel gerçekleri de bir kez daha hatırlatmak istiyorum. 2004'te AKEL, olağanüstü kongresini toplayarak bir karar aldı. Bu karar; referandumların kısa bir süre için ertelenmesi, bu süreç içerisinde de Annan Planı’nda özellikle Kıbrıs Rum toplumunu yakından ilgilendiren güvenlik ve çözümün uygulanabilirliğiyle ilgili iki-üç noktada bazı değişikliklerin yapılması ve bu sayede Kıbrıs Rum toplumunun da çözüm planına evet diyebilmesinin sağlanması yönündeydi. Bildiğiniz üzere AKEL’in bu ‘referandumun ertelenmesi’ talebi kabul edilmedi, referandum ertelenmedi ve sonuçta da referandumda Kıbrıs Rum toplumundan ağırlıklı ‘Hayır’ oyu çıktı. Referandumun ardından da AKEL’in görüşü, Annan Planı’nın korunması ve bu planda iki-üç değişiklik yapılmasının sağlanarak yeniden referanduma gidilmesi yönündeydi.

“Karşındakini de dinlemen ve anlayabilmen gerekiyor”

STEFANU: Kıbrıslı Türkler’in kalbini, güvenini kazanma konusuna gelince… Bunun için çözüme yakın noktaya gelmeyi veya çözüme ulaşmayı beklememiz yazık olur, yanlış olur. Bugünden itibaren bu yönde bir çaba ortaya koymamız gerekiyor ve koyuyoruz da. Biz parti olarak Kıbrıs Türk toplumuna yönelik çabaları, Kıbrıs Türk toplumuyla ilişkileri geliştirme çabalarını, aynı zamanda iki toplum arasındaki güven ve yeniden yakınlaşmanın geliştirilmesi yönünde ortaya koyduğumuz çabalar çerçevesinde ele alıyoruz. Bu çerçevede biz Kıbrıs Türk toplumunun sol ilerici partileriyle olduğu gibi çözüm yanlısı örgütlerle, sendikalarla da ilişkilerimizi sürdürüyoruz ama bu ilişkilerin interaktif olması önem taşıyor. Çünkü aynı zamanda karşındakini de dinlemen ve anlayabilmen gerekiyor. Bu sadece karşılıklı anlayış çerçevesinde bir empati oluşturulabilmesiyle mümkün olabilir diye düşünüyoruz. Benzer bir çalışmayı aslında Kıbrıs Rum toplumunda da yapıyoruz. Özünde toplumun iki bölgeli, iki toplumlu federal çözüm hakkındaki bilgisini geliştirmeye yönelik çalışıyoruz. Ve ayrıca mevcut durumda, de facto bölünme koşullarında neden yaşayamayacağımızı, bu durumun neden sürdürülebilir olmadığını ve bunun hem Kıbrıslı Türkler hem Kıbrıslı açısından içerdiği tehlikeleri halkla paylaşıyoruz. Bunun yanı sıra Kıbrıs sorununun çözümünün ülkemiz ve halkımız açısından getireceği olumlu perspektifler, sağlayacağı olumlu gelişmeler açısından da toplumu bilgilendirmeye çalışıyoruz. Bizim çözümü beklemeden, şimdiden bu yönde çalışmamız gerekiyor ve insanların bilinçlerini aydınlatmamız gerekiyor. Şüphesiz önümüze somut bir çözüm planı çıktığında veya çözüm gündeme geldiğinde de yine çalışmamızı sürdüreceğiz.

“İyimserlik ve umudun geliştirilebilmesi için çalışmalıyız”

YENİDÜZEN: Kıbrıslılar bugüne değin pek çok müzakere süreci ve de hayal kırıklığı yaşadı. Yeni süreçten umutlu musunuz?

STEFANU: Eğer umudu öldürürsek, eğer umut ve iyimserliği kaybedersek, o zaman gerçekten hiçbir olumlu sonuca ulaşamayız. Aksine biz, iyimserlik ve umudun geliştirilebilmesi için çalışmalıyız. Bu yönde çabalarımızı geliştirmeliyiz ve biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Ben tahsilim için Bulgaristan'a gittiğimde ilk öğrendiğim kelimelerin başında bir söz geliyordu ve ben bu sözü bugün de hayatımda çok sıkça kullanıyorum. Bu benim kişisel mottom olmuş durumda; “Umut insanı destekler, ayakta tutar!”

Röportaj Haberleri