SEÇTİKLERİNİZDEN HESAP SORUN

Kıbrıslı Türk bilim adamı, Portland State Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birol Yeşilada, Kuzey Kıbrıs’a dışarıdan bakınca içinin acıdığını söyleyerek, durumu “içler acısı” olarak nite

 

 

Kıbrıslı Türk bilim adamı, Portland State Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birol Yeşilada, Kuzey Kıbrıs’a dışarıdan bakınca içinin acıdığını söyleyerek, durumu “içler acısı” olarak nitelendirdi

 

“SEÇTİKLERİNİZDEN HESAP SORUN”

 

“Zor günler ile karşı karşıya olduğumuz inkar edilemez. Ancak bu karanlık günlerden çıkabilmek yine de insanlarımızın elinde mevcuttur. Kendileri demokratik haklarına sahip çıkmalı ve seçmiş oldukları siyasilerden hesap sormaktan çekinmemelidirler”

 

“Dışarıdan bakınca bir Kıbrıslı olarak içim acıyor. Haberlere inanmak istemiyorum. Bugünkü düzensizlik ve vurdumduymazlık yılların birikimi diyebiliriz. Sonunda ne olur? Her şey çöker. Kurumlardan tutun da insan ilişkilerine kadar”

 

“Toplum ciddi boyutlarda çaresizlik ve umutsuzluk içindedir. Ayrıca sosyal yapı da çökmektedir. Kısacası KKTC, bizim siyasal bilimler ve kalkınma yöntemleri çalışmalarında kullandığımız tabirle ‘failed state’ yani ‘çökmüş devlet’ tehlikesiyle karşı karşıyadır”

 

“2004 referandumu sonrası AKP’nin tutumu değişmiş görünüyor. Bir nevi ‘Çözümsüzlük çözümdür’ anlayışı ön plana çıkmaya başladı. Buna paralel olarak da Kuzey Kıbrıs’ta ciddi bir asimilasyon programı yürütülmeye başlandı”

 

 

   Kıbrıslı Türk bilim adamı, Portland State Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birol Yeşilada, bir Kıbrıslı olarak Kuzey Kıbrıs’a dışarıdan bakınca içinin acıdığını söyleyerek, durumu “içler acısı” olarak nitelendirdi.

   Toplumun ciddi boyutlarda çaresizlik ve umutsuzluk içinde olduğunu gözlemlediğini anlatan Prof. Dr. Yeşilada, “Bu karanlık günlerden çıkabilmek insanlarımızın elinde mevcuttur. Kendileri demokratik haklarına sahip çıkmalı ve seçmiş oldukları siyasilerden hesap sormaktan çekinmemelidirler” diye konuştu.

   2004 referandumu sonrasında AKP’nin Kıbrıs konusundaki tutumunun değiştiğini ve “Çözümsüzlük çözümdür” anlayışının ön plana çıkmaya başladığını ifade eden Prof. Dr. Birol Yeşilada, Kuzey Kıbrıs’ta ciddi bir asimilasyon programı yürütülmeye başlandığının altını çizdi.

   Prof. Dr. Yeşilada, ekonomik krizin Rum toplumunda daha çok içine kapalı ve kendi çıkarlarını ön plana çıkartan bir yapı oluşturacağını da söyleyerek, “Açıkçası göruşmelerin geleceği dış çevrelerden, örneğin ABD ve AB’den gelecek bir baükı olmazsa pek parlak görünmüyor. Umarım yanılırım ancak durum pek iç açıcı değil” diye konuştu.

   BM’nin daha etkin olması gerektiğini de belirten Prof. Dr. Birol Yeşilada, her geçen yıl Kıbrıs sorununun çözümünün daha da zorlaştığının altını çizdi.

   Prof. Dr. Birol Yeşilada, Türkiye’nin AB sürecinin bundan sonra çok yavaş devam edeceğini öngörerek, Kıbrıslı Türkler’in çözüm için AB-Türkiye ilişkilerine odaklanmaktansa haklarını AB nezdinde araması gerektiğini kaydetti.

 

“GÖRÜŞMELERİN GELECEĞİ, DIŞTAN BASKI OLMAZSA, PEK PARLAK GÖRÜNMÜYOR”

 

·        Soru: Kıbrıs konusundaki görüşmeler durdu ve gözler Şubat ayında Güney Kıbrıs’ta yapılacak seçimlere çevrildi. Sizce Güney’deki başkanlık seçimlerden sonra Kıbrıs konusunda ne tür gelişmeler olacak?

·        Prof. Dr. Yeşilada: Seçimlerden Anastasiadis’in Cumhurbaşkanı olarak çıkacağı kesin görülüyor. Ancak bu sonucun Kıbrıs sorununu, daha doğrusu görüşmeleri nasıl etkileyeceği tartışmaya açık bir konu. Anastasiadis şimdilik olumlu konuşuyor ancak seçim sonrası kendisine birçok koldan muazzam baskı geleceğini hesaba katarsak daha temkinli davranacağını düşünüyorum. Yani kendisinden fazla taviz beklemiyorum. Ayrıca ekonomik kriz Rum toplumunda daha çok içine kapalı ve kendi çıkarlarını ön plana çıkartan bir yapı oluşturacak diye düşünüyorum. Açıkçası görüşmelerin geleceği dış çevrelerden, örneğin ABD ve AB’den gelecek bir baskı olmazsa pek parlak görünmüyor. Umarım yanılırım ancak durum pek iç açıcı değil.

 

“BM DAHA ETKİN OLMALI”

 

·        Soru: Bu süreçte BM’den ne bekliyorsunuz? Önümüzdeki süreçte başlayacak müzakerelerden de bir sonuç çıkmazsa ne olur ya da olmalı?

·        Prof. Dr. Yeşilada: BM daha etkin olmalı çünkü her geçen yıl Kıbrıs sorununun çözümünü bir o kadar daha zorlaştırıyor. Cyprus 2015 Projesi’nin DAÜ’den Prof. Dr. Ahmet Sözen başkanlığında yapmış olduğu kamuoyu yoklamaları yeni nesillerin birleşik bir Kıbrıs’a pek de olumlu bakmadıklarını ortaya koydu. Çok iyi bir çalışma yapmışlar, daha da düşündürücü sonuçlar var. Dolayısıyla BM görüşmelere gözlemci sıfatıyla katılmaktansa aktif arabuluculuk yapmalı, aksi taktirde iki tarafın bir ortak görüş paketi üzerinde anlaşması çok zor olacak. Daha aktif rol derken şunu kastediyorum. Mevcut durumda BM görüşmelerde iki tarafın önerilerini değerlendirip aralarında bir bağlantı oluşturuyor. Kendisi mutabakata varılacak bir öneri vermiyor. Görüşmeler, Annan Planı’ndaki referandum hariç,  her zaman olduğu gibi ucu açık devam ediyor. Esas sorun da zaten bundan kaynaklanmakta. Görüşmelerin bu şekilde devam etmesi, iki tarafın da uzun uzadıya bu işi sürdürüp götürmesine fırsat veriyor. Eğer BM, AB ve ABD Kıbrıs sorununun çözümünü istiyorlarsa, görüşmelerin sona ereceği bir tarih belirleyip aktif rol üstlenmelidirler. Bunun sonunda bir barış planının ortaya konması ve iki toplum tarafından referanduma götürülmesi gerekir. Ayrıca referandum sonucunda alternatiflerin ne olacağı da bilinmelidir. Eğer barış planı reddedilirse adanın iki mikro devlete bölüneceği de bir alternatif olarak masaya konmalıdır ki şimdiki statükonun devam edemeyeceğini herkes bilerek hareket etsin. BM’nin oylamaya sunacağı barış planı uluslararası camianın desteklediği bir plan olmalı ve Kıbrıs sorununa son noktayı koyabilecek bir öneri olarak ele alınmalı, yolun sonuna gelindiği vurgulanmalıdır. BM’nin ikide bir yeni planlar üretmesini de beklememeliyiz. Bu bir-iki defa denenir ve sonunda ne olacaksa olur. Kıbrıs ya tekrar birleşir ya da iki ayrı devlet olarak devam eder.

 

Rum tarafı AB üyesi olarak çok rahat bir konumda olduğu için görüşmeleri hep yavaştan almaya devam ediyor. Hristofyas böyle davranarak çok büyük fırsatlar kaçırdı. İşte bunun için BM görüşmelerin yapısını değiştirip, Game Theory’de kullandığımız “Cooperative Game with Binding Threat” dediğimiz modeli uygulamalıdır. Bu modelde üstü kapalı tehdit unsuru bulunur. Görüşmelerin bitiş tarihi belirlenir, tıpkı Annan Planı’nda olduğu gibi. Bir barış planı sonuçlandırılır ve referanduma götürülür. “Binding Threat”, bir nevi “tehdit” dediğimiz konu Annan Planı’nda yoktu, yani oyundan kaçana ceza yoktu. Bu defa, olası barış planı reddedilirse ne olacağıyla ilgili bir kural da getirilmelidir. AB’nin yaptığı en büyük hata Rum tarafını çözüm olsun veya olmasın üye yapacağını ilan etmesiydi. Tabii ki bunun arkasında birçok sebepler var. 

 

Bence Kıbrıs gibi küçük bir ülkenin geleceği iki toplumlu, iki devletli bir federasyon veya konfederasyondan oluşur. AB içerisinde de çok rahat bir hayat sürdürülür çünkü esas olarak AB yasalarına uyum sağlanır ve eski günlere dönüş mümkün olmaz. Ancak zorla güzellik olamayacağını da unutmamak gerekir. Bugün Avrupa ülkelerinde dahi bazı bölgelerin ayrılma planları olduğunu ele alırsak Kıbrıs’ın o kadar emsalsiz olmadığını görürüz. İşin ilginç tarafı bugün bulundukları AB ülkelerden kopmak isteyen bölgeler yine de AB üyeliklerinin devamını arzu ediyorlar. Kıbrıs için de aynı alternatif mümkündür.

 

“TÜRKİYE AB ÜYELİĞİNE ÇOK DA SICAK BAKMIYOR”

 

Soru: Türkiye’nin AB sürecinde yaşanacak olası bir hareketlilik Kıbrıs sorununun çözümüne katkı koyar mı?

Prof. Dr. Yeşilada: Ben Türkiye’nin AB üyeliğine çok da sıcak bakmadığını düşünüyorum, hele de AB’nin son finansal krizinden sonra. Zaten AKP AB’den istediğini çoktan aldı. AB sürecini kullandı ve Türkiye’yi istediği gibi değiştirebildi. AKP AB’ye uyum politikalarını çok iyi kullanarak Türkiye’de birçok olumlu değişimler gerçekleştirdi. Bunu inkar edemeyiz. Örneğin ordunun sivil yönetim üzerindeki gölgesi ortadan kalktı, anayasa değişiklikleriyle insan hakları garanti altına alındı ve Türkiye AB ilkelerine uyum sağlayacak gibi görünmeye başladı. Üyelik görüşmeleri de zaten AB bu reformları yeterli bulduğu için başlamıştı. Ancak Türkiye’de güç dengesi değişince Başbakan Erdoğan ve çevresi alternatif bir otoriter sistem yaratma yoluna döndüler ve çok tehlikeli iki uçurumun aşırı boyutlara gelmesine yol açtılar. Bunlar laik-İslamcı ve Türk-Kürt milliyetçilikleridir ki her an Türkiye’nin uçurumdan düşmesine sebep olabilirler. Devlet içerisinde yeni bir devlet oluşturuldu ve ortam tamamıyla bir korku ortamına dönüştü. Vatandaşlar kendilerini kim dinliyor diye telefonda konuşmaktan bile korkmaya başladı. Bunlar ne yazık ki Türkiye’yi demokrasi adına demokrasiden uzaklaştıracak, belki de Rusya gibi otoriter dikta sistemine döndürecek gelişmelerdir. Kimse AB’nin ve diğer Batı ülkelerinin Türkiye’de neler olduğunun farkında olmadığını sanmasın.  2004’ten itibaren Freedom House ve POLITY IV gibi dünya demokrasi ve özgürlükler ölçekleri  Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin ciddi bir şekilde azalmakta olduklarını göstermektedir. Bundan sonra Türkiye’nin AB süreci çok yavaş devam edecektir. Kıbrıslı Türkler çözüm için AB-Türkiye ilişkilerine odaklanmaktansa haklarını AB nezdinde kendi çabalarıyla aramalı. Az önce de belirttiğim gibi eğer önümüzdeki süreçte başlayacak görüşmelerden sonuç çıkmazsa iki devletli bir çözüme gidilmeli. Bunun için BM de kararlılık göstermeli. İşte bu konuda Türkiye’nin, diğer dost ülkeleri de kullanarak, BM nezdinde baskı yapması gerekiyor.

 


 

“Kıbrıslı Türkler haklarını AB kurumlarında aramalı”

 

Kıbrıslı Türkler de kendi haklarını yasal ve siyasi yollardan AB kurumlarında aramalı. Bu lobi şirketleri kullanılarak yapılabilir. Ancak kararlı ve planlı çalışılmalı ve AB dili konuşulmalı. Çünkü Kıbrıs Türkleri AB vatandaşı olmalarına rağmen, siyasi sebeplerden dolayı, AB insan haklarından yararlanamıyorlar. Ancak biz hep üye ülkelere baktığımız için AB’yi sadece üye ülkeler olarak görüyoruz. Halbuki AB’nin ülkeler üstü, “supranational” dediğimiz kurumlarında haklarımızı aramamız gerekiyor. Örneğin Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs Türkleri’nin haklarını savunan birçok parlamenter var. Ayrıca yasal kurumlar var, Komisyon var. Buralarda yoğun lobi çalışmaları yapılmalı. Ses getirmek gerekiyor.

 

“CİDDİ BİR ASİMİLASYON PROGRAMI YÜRÜTÜLMEYE BAŞLANDI”

 

·        Soru: Türkiye’nin Kıbrıs sorunu konusundaki tutumunu nasıl buluyorsunuz?

·        Prof. Dr. Yeşilada: AKP hükümeti Kıbrıs konusuna önceleri iyimser bakmış ve birçok tabuları yıkmıştı. Bizlere de çok ümit vermişti. Ancak 2004 referandumu sonrası AKP’nin tutumu değişmiş görünüyor. Bir nevi “Çözümsüzlük çözümdür” anlayışı ön plana çıkmaya başladı. Buna paralel olarak da Kuzey Kıbrıs’ta ciddi bir asimilasyon programı yürütülmeye başlandı- din dersleri, cami inşaatları, kültürel faaliyetler, siyasiler üzerinde açıktan baskı, vatandaşlık işlemleri gibi. Bu, Rumlara karşı stratejik seçenek olabilir ancak benim kanaatimce akıllı bir yaklaşım değil.  Bu tür tavırlar zaten yavaş giden görüşmeleri bir o kadar daha çıkmaza sokar. Örneğin KKTC’de her gün artan Türkiye kökenli yeni vatandaş sayısı görüşmelerde bu konuyu bir o kadar daha zorlaştırır. Çözüm olursa Türkiye’den KKTC’ye yerleşmiş vatandaşların kaçı geriye dönüş yapacak?

 

Türkiye ile İsrail arasındaki son kriz de Kıbrıs sorununu negatif etkilemiştir. Rumlar rüyalarında bile göremeyecekleri bir müttefik kazandılar ve bölgenin stratejik dengesi tamamıyla değişmeye başladı. AKP’nin Doğu Akdeniz’de celallenmesi hiçbir şeye yaramaz. Türkiye bugün İsrail ile karşı karşıya gelmeyi aklından bile geçirmesin çünkü kesinlikle değişmeyen bir gerçek varsa o da ABD’nin kayıtsız şartsız İsrail’i destekleyeceğidir. Yani, AKP büyük hayallere kapılıp ABD’ye “benimle İsrail arasında seçim yap” diye sormasın. Alacağı cevap çok fena olur. Sanırım kendileri de bunu farkındadırlar ki işleri daha ılımlı almaya başladılar. Ancak atı alan Üsküdar’ı geçti ve Kıbrıslı Rumlar bölgede çok kuvvetli bir müttefik kazandı.

 

“DURUM İÇLER ACISI”

 

·        Soru: Amerika’da yaşayan bir Kıbrıslı Türk olarak Kıbrıs konusunda çözüm umutları azalırken Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşananları nasıl gözlemliyorsunuz?

·        Prof. Dr. Yeşilada: Açıkçası durum içler acısı. Dışarıdan bakınca bir Kıbrıslı olarak içim acıyor. Haberlere inanmak istemiyorum. Bugünku düzensizlik ve vurdumduymazlık yılların birikimi diyebiliriz. Sonunda ne olur? Her şey çöker. Kurumlardan tutun da insan ilişkilerine kadar. Atalarımızın bir lafı vardır, “Balık baştan kokar”.  Maalesef öyle ama bu balık yeni kokmaya başlamadı. Düşünün ki bir ülkede çevre kirliliği, çeşitli sebeplerden dolayı, epidemik hastalıklar ortaya çıkarma noktasına ulaşmış, etraf çöp yığını, içme suyuna lağım karışmış, lağım suları derelere akmış, diğer taraftan trafik her gün can alıyor, ancak sorumlu kişiler koltuk derdinde, halkı düşünen yok. Halkın, haklı olarak, devlet kurumlarına ve sendikalara bakışı negatif olarak etkileniyor. 2005 ve 2011 yıllarında Kıbrıs’ta yaptığımız Dünya Değerler Araştırması sonuçları bu konuda önemli bulguları ortaya çıkarmıştır. Sonuçlara baktğımız zaman 2005’ten 2011’e güven daha da azalmıştır.

 


 

 “AKP Kuzey Kıbrıs’ta çok açık bir din politikası yürütüyor”

 

Din konusuna gelince bu alandaki gelişmeler beni çok rahatsız ediyor çünkü AKP Kuzey Kıbrıs’ta çok açık bir din politikası yürütüyor. Güya bizler “tam Müslüman” değilmişiz. Amaç Kıbrıs Türkleri’ni kendilerine göre “iyi Müslüman” yapmak. Halbuki Kıbrıs Türkü dinsiz değil ki, kendi öz yapısına uygun bir din anlayışı var. Örneğin bizim Kıbrıs’ta 2005 ve 2011 yıllarında, iki tarafta yaptığımız Dünya Değerler Araştırmaları’nda ankete katılanlar “hayatınızda tanrı ne kadar önem taşır?” sorusuna 8.1 – 8.6 arasında değişen cevaplar vermiş (1 = hiç önem taşımıyor, ... ,10 = çok önem taşıyor). Yani sonuç “bizim toplumumuzda geleneksel olarak iman anlayışı sağlamdır” ve “benimle yaratan arasında” olarak çıkmıştır. Dinsiz insanlar değiliz ama AKP’de hakim olan görüş böyle değil. Kıbrıs Türkleri’nin dine bakışı Türkiye’deki Alevilere çok yakındır. Kıbrıs Türkleri’nin kökeni Orta Anadolu’dan adaya sürgün edilen Türkmen Aleviler, Bektaşi olan yeniçeriler ve Müslümanlığa geçen Latinler’den oluşuyor. İdareciler ve toprak ağaları Hanefi Sunni sınıfı oluşturuyorlardı. Bundan dolayı çoğu köylerimizde minare yoktu. Hatta 1800’lerin başında Kıbrıs’ta vergi sisteminden kaynaklanan bir Alevi isyanı olmuş ve zamanın Osmanlı valisi birçok Alevi dede’yi idam etmişti. İngiliz İdaresi geldiğinde müftü herkesi Hanefi Sunni diye kaydettirdi. O gün bugün çoğumuz kendimizi sunni diye tanımlarız ancak davranışımız, örf ve adetlerimize bakarsanız bizimle Aleviler arasında çok benzerlikler bulursunuz. Tabii ki İngiliz idaresi ve Türkiye’de gerçekleştirilen Atatürk devrimlerine uyum sağlamak için gösterilen çabalar bizleri Müslüman dünyasında en laik toplumlardan biri yapmıştır. Ancak, ne yazık ki AKP’nin Türkiye’de başa gelmesiyle KKTC’de ciddi bir dincilik kampanyası yürütülmeye başlandı ve cemaatlar Kuzey Kıbrıs’ta etkinlik yarışına girdiler. Siyasilerimizin de bir kısmı buna çanak tutuyor. Bence bu çok tehlikeli bir gelişmedir. Kıbrıs Türkleri’nin kültürünü yok edebilecek kadar tehlikeli. Toplum olarak buna karşı çıkmamız gerekiyor. Aksi taktirde eriyip, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

 

“OYLARINIZLA SEÇTİĞİNİZ KİŞİLERDEN HESAP SORMANIZ GEREKİR”

 

·        Soru: Bu süreçte Kıbrıslı Türklerin tutumu ne olmalı?

·        Prof. Dr. Yeşilada: Zor günler ile karşı karşıya olduğumuz inkar edilemez. Ancak bu karanlık günlerden çıkabilmek yine de insanlarımızın elinde mevcuttur. Kendileri demokratik haklarına sahip çıkmalı ve seçmiş oldukları siyasilerden hesap sormaktan çekinmemelidirler. Demokrasi varsa sorumluluk da olmalıdır. Seçilen kişi kral değildir. Egemenlik vatandaşındır. Seçmene karşı olan sorumluluktan bahsediyorum. İnsanlar haklarına sahip çıkmazlarsa birileri o hakları çok kolay ellerinden alır. Ancak bizim insanımız da içinde bulunduğu psikolojik baskıdan kurtulmaya çalışmalıdır. Her yıl memlekete gelir izlerim, benim görebildiğim kadarıyla toplum ciddi boyutlarda çaresizlik ve umutsuzluk içindedir. Ayrıca sosyal yapı da çökmektedir. Kısacası KKTC, bizim siyasal bilimler ve kalkınma yöntemleri çalışmalarında kullandığımız tabirle “failed state” yani “çökmüş devlet” tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir kısım insan çare arıyor ama sesini yeterince duyuramıyor. Diğerleri de “bana ne?” havasında, sanki olanlar kendilerini etkilemiyormuş gibi. Çok zengin olan bir zümre ise yeme-içme derdinde. Konuşan çok, iş yapan çok az. Zincirleri kırmak ve silkinip artık yeter demek gerekir. Musluklardan pislikler akarsa ve yöneticiler vurdumduymazlıkta devam ederse halkın bunun hesabını sorması gerekir. Aynı şey diğer sorunlar için de geçerli. Seçmen sesini duyurmazsa hiçbir şey değişmez. Peki ne yapmalı derseniz, oylarınız ile seçtiğiniz kişilerden hesap sormanız gerekir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Haberler

Arşiv Haberleri