Simge Çerkezoğlu
Genç tiyatro sanatçılarından Ayda Canova, sahnede olduğu kadar hayatın içinde de arayışını sürdüren bir isim. Aldığı nitelikli eğitimin ardından yoluna yurt dışında devam edebilecekken Kıbrıs’a dönmeyi seçmesi ise bu arayışın bilinçli bir tercihi. Geleceğe dair umudunu korurken, hepimize miras kalan kaygılarla yüzleşmekten de çekinmiyor. Küçük toplumun görünmez baskıları, “rezil olma” korkusu, “eksik kalma” endişesi… Bu duyguları bastırmak yerine görünür kılmayı tercih ediyor. Onun için tiyatro yalnızca bir sahne pratiği değil; cesaretin, denemenin ve yeniden başlamanın alanı. Üretmenin kusursuz olmakla değil, risk almakla mümkün olduğunu hatırlatıyor. Satır aralarında hem gençlere hem de yetişkinlere sesleniyor; Mükemmel olmak zorunda değiliz. “Önemli olan, her zaman bir şeylerin eksik kalabileceğini kabul ederek yol almak.”
Ayda’nın tiyatroyla kurduğu bağ, sıradan bir çocukluk hevesinin çok ötesine uzanıyor. Asıl dönüştürücü olansa küçük yaşta karşılaştığı hayal kırıklığı ve o hayal kırıklığının içinden doğan farkındalık oldu.
Küçükken farklı alanlara yöneldiğim dönemler oldu; ancak hiçbiri beni tam anlamıyla yansıtmıyordu. Büyük bir hevesle başlıyor, birkaç denemede istediğim sonucu alamayınca hızla vazgeçiyordum. Bu durum ailemi de oldukça üzüyordu. Sonra okulda bir pandomim ekibine katıldım. Sadece ellerimle bir hikâye anlatmaya çalışırken bile içimde tarif edemediğim bir mutluluk hissettim. Sanki orada beni çağıran bir şey vardı. Müsamereler için çalışmaya, sahneye çıkmaya başladım ve her seferinde bundan büyük bir keyif aldığımı fark ettim. Bir gün Pamuk Prenses müsameresi hazırlanıyordu. Ben de prenses rolünü alabilmek için çok çalışmıştım. Fakat öğretmenim cadı rolünü bana verdi. O an dünyam başıma yıkılmıştı; çok üzülmüş, uzun süre ağlamıştım.Babam o gün bana şunu söyledi: “Herkes prenses olabilir. Asıl mesele, cadının derinliğini anlayabilmek; onun o noktaya nasıl geldiğini keşfetmektir.” Gerçekten de söylediklerini yaptım. Karakterin iç dünyasına odaklandım, onun hikâyesini anlamaya çalıştım ve sahnede güçlü bir performans sergiledim. O gün anladım ki, mesele başrol olmak değil, hikâyenin içinde gerçekten var olabilmekti. On yaşımdan sonra artık emindim: Ben tiyatronun içinde olmak istiyordum.”
Avrupa’da sanatın kalbinde aldığı disiplinlerarası tiyatro eğitimi, hem sanatsal üretim anlayışını hem de kültürel perspektifini dönüştüren temel eşiklerden biri oldu sanırım. Ayda eğitiminin detaylarını bizimle paylaşıyor.
“Üniversite eğitimi için Londra’daki Queen Mary University of London’a gittim. Drama eğitimi aldım. Oyunculuk, dramaturji ve tiyatro yazarlığı üzerine çok kapsamlı bir eğitim sürecinden geçtim. Orada tiyatronun, görünenden çok daha boyutlu ve derinlikli bir alan olduğunu anladım. Sahnede yer alan on dakikalık bir performansın bile aylar süren araştırma ve çalışmaya dayandığını fark ettim. Benim için adeta mucizevi bir meslekti. Londra da bunun için çok doğru bir adresti. Daha sonra yüksek lisans için İspanya’ya gittim. Institute of the Arts Barcelona’da oyunculuk ve performans yaratımı üzerine eğitim aldım. Programın sonunda tez olarak kendimiz için birer oyun yazdık. Çok ilginç hocalarla tanıştım. Dünyanın farklı noktalarından gelen eğitmenlerimiz vardı. Benim için çok geliştirici bir deneyim oldu.”
“Avrupa’da öğrencinin özgün yönünün öne çıkarılması esas alınır”
İngilizce dilinde tiyatro eğitimi almak, Türkçe dilinde sahneye çıkan bir oyuncu için alışılmışın dışında deneyim anlamına gelmeli diye düşünüyorum.
“İngilizce olarak tiyatro eğitimi almak elbette çok farklıydı. Daha sonra Türkçe üzerine de diksiyon eğitimi aldım. Avrupa’da aldığım eğitim, dünyayı görmemi ve anlamamı sağladı. Bende önemli bir perspektif oluşturdu. Gerçekten çok iyi bir imkândı. Eksik kaldığımı düşündüğüm noktalarda da kendimi geliştirme fırsatı buldum. Hiçbir zaman geleneksel konservatuvar mezunu biri olmayı istemedim. Türkiye’de biraz o anlayış var; oyuncular zaman zaman özgünlüklerini kaybedebiliyor. Oysa benim Avrupa’da aldığım eğitimde, öğrencinin bireysel özelliklerine yoğunlaşılır ve özgün yönünün öne çıkarılması esas alınırdı.”
“Hayat zaten bir oyun; hepimiz sürekli farklı roller oynuyoruz”
Tiyatrodan söz ederken kelimeleri değişiyor. ASdeta bir meslekten değil de, sığındığı ve kendini yeniden var ettiği bir dünyadan bahsediyor.
“Tiyatro benim için, belki klişe gibi olacak ama, bir oyun alanı. Tiyatroda evrensel boyutta bir enerji var ve başkalarına da aktarılıyor. Değişik bir duygu bu. Aynı şey yazarken de oluyor. Bazen aynı anda, aynı duyguyu paylaştığımızı ve bunu kelimelere de benzer şekilde döktüğümüzü fark ediyorum. Tiyatro benim için tamamen var olma çabası. İnsanlık için de tiyatronun çok önemli olduğuna inanıyorum. Hayat zaten bir oyun; hepimiz sürekli farklı roller oynuyoruz. Sahnede de aslında bunun ne kadar mümkün olduğunu, oyuncular olarak görünür kılıyoruz. Tiyatro, hayata özgürlük; insana da başka biri olabilmenin umudunu verir.”
Henüz kariyerinin başında olsa dahi, yer aldığı projelerin sayısı ve çeşitliliği onun bu yolda ne kadar kararlı ilerlediğini gözler önüne seriyor.
Türkiye’de, İzmir’de faaliyet gösteren Tiyatro Medresesi’nde yaz ayları boyunca uzun soluklu tiyatro eğitimleri aldım. Bu süreç, özellikle karakter yaratımı açısından benim için belirleyici oldu. İngiltere’deki eğitimim sırasında üniversiteyi bir yıl dondurarak İstanbul’a gittim; Tansu Biçer ve Tülin Özen ile Bahçe Galata’da çalışma fırsatı buldum. Bu dönem, oyunculuk pratiğimi derinleştirdiğim ve sahne disiplinini içselleştirdiğim önemli bir aşamaydı.
Barcelona’da ise Amerikalı bir yönetmenle çalışarak özgün bir oyun çıkardık ve bu yapımla büyük bir tiyatro festivaline katıldık. Bu deneyim, yaptığımız üretimlerin yalnızca yerel ölçekte kalmak zorunda olmadığını; doğru koşullar ve cesaretle dünyaya açılabileceğimizi fark etmemi sağladı. Çoğu zaman kendimizi çeşitli gerekçelerin sınırları içine hapsediyoruz, oysa gerçeklik bundan çok daha geniş. Kıbrıs’a döndükten sonraki ilk projem Kıssa oldu. Bu da benim için farklı ve deneysel bir süreçti. Kıssa ekibiyle aynı mekânda, farklı odalarda kısa oyunlar sahneledik. Hâlâ devam eden ve yeni biçim arayışlarını sürdüren pek çok projemiz bulunuyor.”
“Gençlerin daha fazla desteklenmesi gerektiğine inanıyorum”
Tiyatro Kira’nın, sürdürdüğü projeler içinde ayrı bir yerde olduğu görülüyor. Gençleri ortak bir üretim zemini etrafında buluşturan bu yapının kuruluş hikâyesini, çalışma biçimini ve geleceğe dair hedeflerini kapsamlı biçimde konuşuyoruz.
“Meslektaşım olan arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz bir oluşum. Alternatif müzik yapan sanatçıları, film eğitimi almış isimleri, benim gibi oyuncu ve yazarları bir araya getirdiğimiz ve daha da genişletmeyi hedeflediğimiz kolektif bir yapı Tşyatro Kira. Müzik, oyunculuk ve kamerayı birleştirerek kısa videolar üretiyoruz. Güneyden katılan ekipler de oldu; bu anlamda sınırları aşan bir işbirliği zemini oluştu. Şu anda Tiyatro Kira ekibi olarak, bilinen oyunlardan seçtiğimiz monologlara müzisyenlerin özgün bestelerini ekleyerek iki ya da üç dakikalık videolar hazırlıyor ve paylaşıyoruz. Bu çalışmalar sosyal medya sayfamızda da yer alıyor. Ayrıca yine aynı mecrada, mesleğinin başında olan, henüz geniş kitlelerce tanınmayan ama son derece yetenekli Kıbrıslı sanatçılara dair içerikler üretiyoruz. Gençlerin daha fazla desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer mevcut yapılar bunu yeterince sağlayamıyorsa, biz gençler olarak birbirimizin elinden tutmaya çalışıyoruz. Bundan sonra neler olacağını ise hep birlikte göreceğiz.”
“Rezil olma” kaygımız hep çok yüksek oldu”
Geleceğe dair hedeflerini konuştuğumuzda, hangi mesleği yaparsak yapalım her şeyden önce özgür ve kendini ifade edebilen bireyler olabilmenin önemini vurguluyor. Hayat boyu içimize işleyen “rezil olma” kaygısından sıyrılmadıkça gerçek bir üretim cesaretinin mümkün olmadığını söylüyor. Bu korkuların bizim nesle sirayet etmiş olduğunu biliyorum; ancak hâlâ varlığını sürdürmesi gerçekten üzücü.
“Kişisel hedeflerime gelince… Doğruyu söylemek gerekirse, hayatın her alanında hâlâ kendimi tanımaya çalışıyorum. Bu arayış sanatsal üretimim için de geçerli. Ancak temel amacım insanlara dokunmak, onlara bir ışık tutabilmek. Toplumdaki katı yargı mekanizmalarını sorgulamak ve mümkünse dönüştürmek istiyorum. İçinde yaşadığımız toplum bize güçlü bir utanma kültürü miras bıraktı. ‘Rezil olma’ kaygımız hep çok yüksek oldu. Küçük bir toplumda yaşıyor olmamızın da bunda payı var; komşum ne der, akrabam ne düşünür psikolojisiyle büyüdük. Oysa belki de tam tersini yapmalıyız — hatta zaman zaman rezil olmayı göze almalıyız. Yakın vadeli hedefim biraz da bu: denemek, yanılmak, kötü olma ihtimalini kabullenmek. Çünkü belki birileri çıkar ve ‘Ben daha iyisini yaparım’ der. Asıl eksikliğimiz, rezil olma korkusuyla hiçbir şey yapmeme arasında sıkışıp kalmamız. Birçok konuda çekinceli yetiştirildik. Avrupa’ya gittiğimde bunu daha net gördüm; insanların denemekten çekinmediğini fark ettim. Diversit Art Festival adıyla yurt dışından bir arkadaşımın Kıbrıs’ta düzenlediği festival buna iyi bir örnekti. Açık mikrofon formatında gerçekleşti; isteyen herkes sahneye çıkıp şiir okudu, şarkı söyledi, performans sergiledi. Katılımcıların yalnızca küçük bir kısmı Kıbrıslıydı. Bu da bize özgü kaygının ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor. Kıbrıs’ta ilk kez sahneye çıktığımda ben de aynı endişeyi yaşadım. ‘Herkes benim için ne diyecek?’ sorusu zihnimi meşgul ediyordu. Sonra kendime şunu söyledim: Bu meslek bu kaygıyla yapılamaz. Risk almadan, denemeden ve her seferinde daha iyisini aramadan ilerlemek mümkün değil. Günün sonunda anladım ki cesaret, başarının ön koşulu.”
Röportajımızın sonunda, eğitimin sağladığı güven ile sahnenin yarattığı kırılgan gerçeklik arasındaki fark üzerinde duruyoruz.
“Eğitimde öğrendiklerimizle sahnede yaptıklarımız arasında elbette fark var. Eğitim, daha güvenli bir alan sunuyor; orada yanlış yapma özgürlüğünüz var. Hatta çoğu zaman özellikle yanlış yapmanız beklenir, çünkü o hatalar zamanla dönüşür ve sizi geliştirir. Her şeyi doğru yapıyorsanız zaten öğrenme sürecinin içinde değilsiniz demektir. Özellikle sanat eğitiminde, bildiğinizi sandığınız pek çok şeyin yıkılması ve yeniden inşa edilmesi gerekir. Sahne ise daha gerçek ve daha çıplaktır. Orada taşıdığınız özgüvenin niteliği farklıdır; ‘Buradayım çünkü eğitim aldım, hazırım’ mesajını vermeniz beklenir. Bu beklenti de ister istemez bir gerginlik yaratır. İstediğiniz gibi gitmeyen bir anda oyuncu kendini acımasızca eleştirebilir. Oysa önemli olan, her zaman bir şeylerin eksik kalabileceğini kabul ederek yol almak. Mükemmellik arayışına saplanmak yerine, eksiklerin üzerine yenilerini ekleyerek, her deneyimi bir sonraki adıma dönüştürebilmek asıl mesele.”