Ölen Tanrı’dan arda kalan son insanlar…

Tanrı’nın ölümüyle anlatılmak istenen kriz, alternatifinin henüz yaratılmamış olması ve bundan dolayı modern insanın ölen Tanrı’nın karşısından ne yapacağını tam olarak bilememesidir.

 

 

Mustafa Öngün
m.ongun85@gmail.com

 

“insan, aşılması gereken bir şeydir. Onu yenmek için ne yaptınız?”
Nietzsche

 

Nietzsche’nin veciz sözü “Tanrı öldü…” eminim hepimizin karşısına çıkmıştır. Genel felsefesinde birçok sorun olduğunu düşünsem de Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümüyle ne anlatmak istediğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Dahası bu sözden hareketle birçoğumuzun içinden geçtiği sosyal ve politik durumla ilgili birkaç tespit yapabileceğimiz kanısındayım. Biraz daha açık ifade etmek gerekirse, bir kriz yaşadığımızı ve Nietzsche’nin felsefesinden hareketle bu krizi daha iyi anlayabileceğimiz iddiasında bulunmak istiyorum.

Öncelikle, genelde basit bir Ateizm savunusu olarak anlaşılmasına rağmen Tanrı’nın ölümü iddiasının böyle bir savunudan oldukça uzak olduğunu söyleyelim. Tanrı’nın ölümü mefhumu her şeyden önce bir tespitti. Nietzsche yaşadığı dönemlerde, yani 1800lü yılların ikinci yarısında, Avrupa toplumunun içerisinden geçtiği sosyal ve ahlaki değişimi gözlemliyordu. Nietzsche’ye göre, Tanrı’dan bir kez şüphe duyan modernitenin aklı artık tanrı inancına geri dönülmesini mümkün kılmıyordu. Modern insan Tanrı’ya inansa dahi artık elinde sadece bu hayatın olduğu; bu hayatla ne yapacağına karar veren doğa üstü bir varlığın mevcut olmadığı gerçeğiyle yaşamak zorundaydı. Modern insan, bu hayatın biricikliğini idrak etmek ve biricik olan bu hayatta kendiyle baş başa kalmak zorundaydı. İnsana ne yapacağını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen bir Tanrı’nın etkisi gittikçe ortadan kalkıyordu ve Nietzsche için bu olgu hem ciddi bir krizin hem de ciddi bir potansiyelin habercisiydi (Nietzsche, 2009). Hristiyan ahlakı ve hakimiyetinin son buluyor olması bakımından bir potansiyel fakat bu çöküşün yerine konulacak değerlerin henüz yaratılmamış olması bakımından da bir kriz.

Hristiyan ahlakının (veya genel anlamda Tanrı inancının olduğu dinlerdeki ahlakın) hâkim olduğu bir dünyada, mevcut hayatın kendisi çoğu zaman değersiz kılınmaktaydı. Daha anlamlı ve değerli olan bu hayatın ardından gelecek olandı. Bu hayatta Tanrı’nın bizden yapmamızı istediğini yapmalı, onun koyduğu kurallara ve değerlere göre yaşamalıydık. Böylece ölüm sonrasında, yani gerçek olan hayatta, istediğimizi elde edecek ve huzura kavuşacaktık. Nietzsche’ye göre bu türden anlayışların (yani dinin) kültüre egemen olması hayatın olumsuzlanması ve değersizleştirilmesi anlamına geliyordu (Nietzsche, 2004). Dünya çok uzun bir zaman bu anlayışın hakimiyeti altında kalmıştı. Tanrı’nın ölümü, bu hakimiyetin zayıflaması ve dolayısı ile yaşadığımız hayatın tek gerçeklik olduğunun bilincine varabilmek anlamına geliyordu. Farklı bir deyişle, Tanrı’nın ölümü, Tanrı’ya inanıp inanmamaktan çok doğa üstü veya öte dünya olarak adlandırılabilecek bir hayata veya varlığa bağlı olarak yaşayıp yaşamamakla bağlantılıydı. Nietzsche’ye göre, uzun bir tarihsel sürecin ardından ilk kez hayatın kendisini olduğu gibi olumlama ve kabul etme potansiyeli doğmuştu (Nietzsche, 2004). Bu ciddi bir değişimin ve potansiyelin habercisiydi fakat potansiyel aynı zamanda çok ciddi de bir krize işaret etmekteydi. 

Krizin kendini en fazla hissettirdiği yerlerden birisi de insanın ölümle olan ilişkisiydi. Hegel’in de vurguladığı gibi insan her zaman öleceğinin bilincinde olan bir varlık olagelmişti ve bu durum insanın belirleyici bir unsuruydu. Geleneksel insan, ölüm bilincinin yarattığı kaygıyı Tanrı aracılığı ile aşmaktaydı. Tanrı, ölümün ardından başka bir hayatı mümkün kılıyordu. Dahası, ölümün ardından gelecek olan hayatı bu hayattan daha gerçek ve değerli hale getiriyordu. Gerçek olan, değerli olan, bu hayat ve dünya değil, öte dünya ve ahiretti. Tanrı’nın ölümü öte dünyanın bu hayat üzerindeki hakimiyetini azalttığı için, ölüm artık başka bir anlam taşımaya başlamıştı. Elimizde olan tek hayat buydu ve ölümle birlikte onu kaybedecektik. Ölüm artık değersiz bir dünyadan daha değerli ve kalıcı bir dünyaya geçişi temsil etmiyordu. Ölüm tek ve biricik olan bu hayatın bitmesi anlamını taşıyordu. Tam da bu yüzden Tanrı’nın ölümünün ardından ölüm bilincinin ve onun yarattığı kaygının nasıl aşılacağı meçhuldü.

Nietzsche için Tanrı’nın ölümü, geleneksel anlamda bildiğimiz ve tanıdığımız insanın da ölümünün habercisiydi ((Nietzsche, 2009). Geleneksel insanın hayatı ve ölümü aşma aracı olan Tanrı öldüğünde bildiğimiz anlamda geleneksel insan da böylece geride kalmıştı. En temel varoluş biçiminin parçası olan ölümden sonraki hayat etkisini yitirmişti. Ölüm kaygısı bilindik inanışlarla aşılamaz bir duruma gelmişti. Ölümden sonraki hayata, dahası (eğer Tanrı’nın kurallarına uyarsak) ölümden sonra daha da iyi bir hayata ulaşacağımıza inanmak birçoğu için mümkün değildi. Tanrı’dan ve gelenekten geriye inanılacak pek de bir şey kalmamıştı. Bu sebeple ölen Tanrı’nın karşısında yeni bir insan doğmak zorundaydı (Nietzsche, 2007).

Tanrı’nın ölümüyle anlatılmak istenen kriz, alternatifinin henüz yaratılmamış olması ve bundan dolayı modern insanın ölen Tanrı’nın karşısından ne yapacağını tam olarak bilememesidir. İnancın üzerinde ısrar edenler her zaman olacaktı ve oldu da, ancak Nietzsche’nin de belirttiği gibi artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı (ve olmadı da zaten). Tam da bu yüzden yeni dünyada insan kendini ve ölümü aşacak yeni araçlara ihtiyaç duymaktaydı.  Nietzsche’ye göre bu durum karşısında iki seçenek belirmekteydi: ya üst ya da son insanlar olmak (Nietzsche, 2007).

Nietzsche’nin üstinsan kavramı bilindiği üzere yanlış anlaşılmalara açık ve net olmayan bir kavram. Yine de birçoklarına göre üstinsandan kasıt, Tanrı inancının yarattığı insan türünün ötesine geçebilmiş, yani geleneksel insanı gerçek anlamda aşmış bir insandır. Risk alarak tüm değerleri sil baştan oluşturabilen bir insan türüdür. Bilindik ve geleneksel anlamda iyinin ve kötünün ötesine geçebilen, korkmadan kendi özgün değerlerini oluşturan, yaratıcı gücünü sonuna kadar kullanan özgür bir ruh. Nietzsche’nin üstinsanı, Tanrı’nın ölümünün ardından kendi yarattığı değerlerle kendini aşmayı başaran insandır. Tanrı’nın değerlerini ve aşkınlığını bir yana bırakabilen ve en önemlisi ölüm bilinci karşısında kendi değerleriyle durabilen bir varlıktır.

Tanrı’nın ölümü gerçeğinin karşısında iyinin ve kötünün ötesine geçemeyeneler ise son insanlar olarak hayatlarına devam edeceklerdir (Nietzsche, 2007). “Son insan” kavramı Nietzsche’nin ilginç ve benim de burada üzerinde durmak istediğim kavramlarından bir tanesidir. Son insan, üstinsanın aksine risk alamayan bir konformisttir. Tanrı’nın ölümünün ardından kendini aşabilecek değerleri yaratamamış insandır. Geleneksel insanın, yani Tanrı’nın insanının maskeli bir versiyonudur. Kendi bedeninin, sağlığının ve konforunun ötesini düşünemeyen bir türdür. Son insanlar yeni bir dünya ve özgürlük hayal edemezler, düşleri yok denecek kadar küçüktür. Tanrı’nın ölümünün ardından herhangi bir değer yaratamayan son insanların elinde bir tek bedenleri ve onun aracılığı ile yaşayacakları geçici hazlar kalmıştır. Nietzsche için Tanrı’nın ölümü, üstinsan diyebileceğimiz potansiyeli ortaya çıkardığı gibi hiçbir hayali ve kendine özgü değeri olmayan köle ruhlu komformist insanlar yığınını da ortaya çıkarmıştır. Kısacası, Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümü mefhumuyla anlatmak istediği bu hayatın tek olduğuna ve ölümle birlikte son bulacağına dair inancın güçlenmesi ve bununla birlikte gelen olumlu potansiyel ve krizdir.

Bu noktada, Nietzsche’nin şu sorusu hayati bir önem arz etmektedir: “insan, aşılması gereken bir şeydir. Onu yenmek için ne yaptınız?” Tanrı’nın ölümü karşısında sorulması gereken insanın nasıl aşılacağıdır. Tanrı’nın ve onun yarattığı değerler olmadığında insan nasıl aşılacaktır. Üstinsan kavramı bu soruya cevap vermek için geliştirilmiştir. Nietzsche’ye göre insanı aşabilmek için özgün değerlerini yaratabilen, yaratıcı ve özgür ruhlu insanlar ortaya çıkmalıdır. Aksi halde Tanrı’nın ölümü bir kriz olarak kendini sürdürecektir. Nietzsche’nin felsefesi elbette burada kabaca anlattığımdan çok daha derinlikli ve incelikli fakat bu kaba versiyonu bile birazdan anlatmak istediklerimi aktarmam için yeterli olacaktır.

Şimdi Kıbrıs’ın kuzeyine dönecek olursak, buradaki toplum, diğer toplumlardan çok daha farklı tarihsel ve sosyal süreçler sonucunda olsa dahi, Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümüyle anlatmak istediği türden bir krizle karşı karşıyadır diye düşünüyorum. Bunu biraz daha teferruatlı açıklayabilmek için Tanrı’nın ölümü diye bir şeyden Kıbrıslı Türkler için de bahsedebilir miyiz sorusunu sormamız gerekiyor. Bir zamanlar bilindik anlamda Tanrı’ya inanan Kıbrıslı Türklerin bugünkü jenerasyonları için bu artık pek de mümkün değil. Evet, bir yaratıcıya, bir güce veya ölümden sonra hayata inananlarımız oldukça fazla. Ancak ölümden sonraki hayatın bu hayattan daha değerli ve üstün olduğuna inananlara rastlamak pek mümkün değil. Aynı şekilde, bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen bir Tanrı’nın varlığına yönelik bir inancın hakimiyetinden de söz edemeyiz. Kısacası, Kıbrıslı Türkler için Tanrı inancı, yaratıcı bir güce inanmaktan fazlası değil. Bunun doğru olduğunu kabul edersek ve Nietzsche’nin çerçevesinden bakacak olursak, Kıbrıslı Türklerin birçoğu için Tanrı’nın ölmüş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Tam da bu yüzden Nietzsche’nin yukarda vurguladığımız sorusu Kıbrıslı Türkleri de ilgilendiren bir soru haline gelmiş durumdadır: “İnsan, aşılması gereken bir şeydir. Onu yenmek için ne yaptınız?”.

Bu soruyu Kıbrıs’a yönelik düşündüğümüzde, Tanrı’nın ölümü karşısında Kıbrıslı Türklerin “son insanlar” olma eğilimi içerisinde olduğunu söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Tanrı’nın ölümünün ardından kendi değerlerini yaratamamış, risk alamayan ve bedeni ve sağlığı ile ilgili kaygılanmaktan öteye kaygılar geliştiremeyen insanlara dönüşmüş durumdayız. Ölümle son bulacak bu hayatın biricikliğini kavramış fakat bu kavrayış karşısında alternatif değerler üretmeden bedenlerimize ve konforumuza sarılmış durumdayız. Ölümün bilinci ve kaygısı, bizi daha iyi beslenmeye, daha çok bedensel ve tensel hazlara yöneltmekten başka bir şey yapmıyor. Tanrı’nın ölümü Kıbrıslı Türkleri kendi bedenlerine hapsetmiştir. Onları son insanlar olarak değerlerden yoksun bir hayat yaşamaya itmektedir. Siyasetten günlük hayata kadar birçok alanda mevcut pratikleri ve anlayışları değiştirme arzusundan yoksun, yeniyi yaratmaktan, yeni olanın içine girmekten korkar hale getirmiştir.

Neredeyse herkes aynı şeyleri arzuluyor, aynı hayatları yaşıyor. Sağlıklı besleniyor, yoga ve spor yapıyor, köy yumurtası yiyoruz. Çocuklarımızı iyi okullara gönderiyor, hafta sonraları doğayla buluşup yürüyüş, bisiklet sporu yapıyor, derken pazartesi işe başlıyoruz. Daha ne isteyebiliriz değil mi? İnsan başka ne ister? Gerçekten de bu insan başka ‘ne isteyebilir’ veya ‘ne ister’ diye sorduğumuzda şu açık gibi duruyor: Evet, bu insanlar başka bir şey isteyemezler. Tanrı’dan arda kalan son insanlar isteyebildikleri kadarını almış durumdalar. Sorun, onların isteklerinin sınırlı olması ve bundan dolayı da insanı bir türlü aşamıyor oluşlarıdır. Bu durumda sormak gerekiyor: insanı aşmak için ne yaptınız?


Referanslar

Nietzsche, Friedrich. İyinin Ve Kötünün Ötesinde. Cev. Murat Batmankaya, Say Yayınları, 2004.

Nietzsche, Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes Ve hiçkimse için Bir Kitap. Çev. Murat Batmankaya, Say Yayınları, 2007.

Nietzsche, Friedrich Wilhelm. Şen Bilim. Çev. Ahmet İnam, Say Yayınları, 2009.

 

 

 

Dergiler Haberleri