Siyasetin dili değişti!
Belki de en çok değişen şey, fikrin kendisi değil; fikrin sunuluş biçimi oldu..
Artık yüksek sesle konuşan, daha çok bilen sanılıyor. Bağırmak, haklılığın yerine geçti. Oysa sesin şiddeti, düşüncenin derinliğini hiçbir zaman ölçmedi öyle değil mi?
Bugün neredeyse herkes her konuda konuşuyor. Ekonomiden hukuka, dış politikadan eğitime kadar her mesele birkaç başlık okunarak, birkaç sosyal medya paylaşımı izlenerek kesin hükümlerle değerlendiriliyor.
Oysa soru şudur: Her konuda konuşabiliyor olmak, gerçekten o konuyu bilmek anlamına gelir mi?
Yakın zamanda aramızdan ayrılan Alman düşünür Jürgen Habermas’ın yıllar önce ortaya koyduğu “kamusal alan” kavramı, tam da bu noktada yeniden düşünülmeyi hak ediyor bence.
Habermas’a göre demokrasi; bağıranların değil, gerekçelerini ortaya koyarak tartışabilen bireylerin omuzlarında yükselir. Kamusal alanın görevi, öfkenin değil aklın, sloganın değil düşüncenin dolaşıma girmesidir. Bugün ise; çoğu zaman haberin tamamını okumadan yalnızca başlığıyla hüküm veriyor, yorumlarda davalar kuruyor, insanlar mahkûm ediyoruz!
Gözlerimizin önüne canlandı yazdıklarım tanıdık geldi öyle değil mi?
Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” belki de çağımızın en unutulan cümlesidir. Bilgeliğin başlangıcı, bilmediğini kabul etmekten geçerken bizler çoğu zaman araştırmadan kesin kanaatler üretmeyi tercih ediyoruz. Bunun bedelini ise; yalnızca siyasal tartışma kültürü değil, devlet yönetimi de ödüyor.
Çünkü siyaset yalnızca seçim meydanlarından ibaret değildir. Siyaset, kamu yönetiminin her aşamasında karşımıza çıkar. İşte tam bu noktada KKTC’nin yıllardır tartıştığı en önemli meselelerden biri yeniden karşımıza çıkıyor: Liyakat!
Bu noktada kişisel bir gözlemimi de paylaşmak isterim. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında yüksek lisans eğitimimi tamamladım; bugün ise, Kamu Yönetimi alanında doktora eğitimime devam ediyorum. Buna rağmen beni yakından tanıyanlar bilir ki, hiçbir zaman bu akademik unvanları öne çıkararak konuşmayı tercih etmedim. Aksine, önce okumayı, dinlemeyi ve izlemeyi; ardından tüm bunları kendi zihnimde tartmayı ilke edindim. Fikrimi elbette söylerim, ancak bunun zemininin oluştuğu, karşılıklı düşüncenin değer gördüğü ortamlarda…
Hatta çoğu zaman bu tavrım, “neden daha fazla konuşmuyorsun?” ya da “kendine güvenmiyor musun?” şeklinde yorumlanmıştır. Oysa mesele özgüven eksikliği değildir. Tam tersine, insanın bilgisinin sınırlarını bilmesi, her konuda son sözü söyleme iddiasında olmaması ve gerektiğinde dinlemeyi tercih etmesi bana göre bir erdemdir.
Bugün ne yazık ki her konuda konuşabilmek, uzmanıymış gibi hüküm verebilmek özgüven olarak alkışlanıyor. Oysa gerçek özgüven, her mesele hakkında fikir beyan etmek değil; hangi konuda ne kadar söz söyleme hakkına sahip olduğunu bilmektir. Yerini, sınırını ve çizgisini bilmek; bilmediğini kabul edebilmek, bana göre entelektüel olgunluğun en önemli göstergelerinden biridir.
Konunun özüne dönecek olursak az önce liyakat ilkesini vurgulamıştık. Bu noktayı biraz daha açmak isterim.
Bugün toplumun zihnini meşgul eden soruların sayısı her geçen gün artıyor.
Kamu görevlerine yapılan atamalar hangi ölçütlere göre gerçekleştiriliyor?
Mülakatlar hangi objektif kriterlere göre değerlendiriliyor?
Ya da onca sınavın ardından mülakat gerçekten gerekli midir?
Birçok kişinin, sınavların tüm aşamalarını yeterli puan alarak geçtiğini ve doğal olarak mülakata girmeye hak kazandığını duyuyoruz.
Peki, mülakatta ne oluyor?
Hangi sorular soruluyor, hangi kriterler esas alınıyor?
Bir kişinin hangi soruyu bilemediği ya da cevaplayamadığı gerekçesiyle elendiğine nasıl karar veriliyor?
Yazılı ve uygulamalı sınavları şeffaflık ilkesi çerçevesinde başarıyla geçmiş olması yeterli değil midir?
Her şeyi bir kenara bırakalım. Bir aday, tüm sınavlarda başarılı olmuş olabilir. Ancak mülakat günü hastalanabilir, heyecanlanabilir ya da kendisini istediği gibi ifade edemeyebilir. Şimdi biz bu kişileri yalnızca bu nedenle mi değerlendireceğiz?
Liyakat, bu sürecin tam olarak neresinde yer alıyor?
Şeffaflık ne kadar sağlanabiliyor?
Aynı eğitimi alan iki gençten biri neden yıllarca beklerken diğeri kısa sürede kamuda görev alabiliyor?
Bu sorular yalnızca bireysel serzenişler değildir. Bunların, devletin adalet duygusunu doğrudan ilgilendiren sorular olduğunu düşünmekteyim!
Siyaset biliminin yıllardır üzerinde durduğu patronaj sistemi tam da burada devreye giriyor. Devlet kadrolarının siyasal sadakat üzerinden şekillenmesi, yalnızca bugünün değil geleceğin de en büyük risklerinden biridir. Bunun yanında nepotizm; yani akraba kayırmacılığı ve kronizm; yani yakın çevreyi kayırma anlayışı, liyakat ilkesini sessizce aşındıran yapılardır kamuda kayırmacılığın türleri.
Ne yazık ki zaman zaman yanlış alkışlanırken doğru olan görmezden geliniyor.
Halının altına süpürülen her sorun, zamanla biriken toz gibi toplumu nefessiz bırakıyor!
Platon; “Devleti yönetenler bilgeliği değil çıkarı esas aldığında toplum çözülmeye başlar.” derken yalnızca Antik Yunan’ı anlatmıyordu. Bugünün devletleri için de aynı uyarıyı yapıyordu. Çünkü kurumların gücü, kişilere değil ilkelere dayanmalıdır.
Aristoteles ise adaleti; herkese eşit davranmak değil; hak edene hakkını vermek olarak tanımlar. İşte liyakat tam da budur. Bir kişinin siyasi görüşü, soyadı ya da tanıdıkları değil; bilgi birikimi, emeği ve yetkinliği esas alınmalıdır.
KKTC gibi nüfusu küçük, ilişkilerin iç içe geçtiği toplumlarda bu ilke daha da hayati hâle geliyor. Çünkü küçük toplumlarda kayırmacılık daha görünür, adaletsizlik daha derin hissedilir. Bir kişinin hak etmediği yere gelmesi yalnızca bir kişiyi değil, hak eden yüzlerce genci umutsuzluğa sürükler.
Belki de artık yeni bir siyasal dil inşa etmenin zamanı gelmiştir. Daha çok bağıranların değil, daha çok dinleyenlerin; daha hızlı yargılayanların değil, daha çok araştıranların; sadakatin değil liyakatin konuşulduğu bir dil…
Çünkü güçlü devletler yalnızca seçimlerle değil, güçlü kurumlarla ayakta kalır. Güçlü kurumların temeli ise; şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakattir.
Yazıma devam ederken tam bu noktada aklıma bir soru geldi; Kamuda gerçekten doğru insan doğru yerde mi?
Bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyebildiğimiz gün sanırım, yalnızca kamu yönetimini değil, demokrasi kültürümüzü de güçlendirmiş olacağız.
Asıl değişim; kamuya alımların kayırmacılık anlayışından uzak, kurumların gerçek ihtiyaçları, görevin gerektirdiği yeterlilik ve adayların liyakati esas alınarak yapıldığı gün başlayacaktır. Elbette burada, Fransa örneğinde olduğu gibi ENA mezunu olma şartından söz etmiyoruz.
Atamalar da aynı ilkeler doğrultusunda gerçekleştirildiğinde, daha adil, daha güçlü ve geleceğe daha umutla bakan bir kamu yönetimine ulaşmamızın mümkün olacağı inancındayım.
“Benim oğlumu, kızımı işe almadılar ama işini iyi yapıyorsa desteklerim.” diyebilen bir toplumsal anlayış gelişmedikçe; nitelikli vekâlet sistemi, güçlü yönetici kadroları ve liyakat esaslı memur alımları tam anlamıyla hayata geçirilemeyecektir.
Aksi hâlde, kişisel çıkar ilişkileri üzerine kurulu; “O bana arsa verecek, iş izni sağlayacak, vergi konusunda kolaylık gösterecek vs.” anlayışı kamu yönetimini düğüm düğüm sarmaya devam edecektir.
Hele ki seçim dönemlerinde, siyasi yakınlık veya oy hesabı uğruna; istihdam, müdürlük ve müsteşarlık gibi kritik görevlere liyakat yerine sadakatin esas alınması, kayırmacılığın ve liyakatsizliğin en çarpıcı göstergelerinden biridir.
Sonuç olarak; yine vurgulamak isterim güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise, ancak liyakatli, ehil ve hesap verebilir kadrolarla inşa edilir.
Kamuda doğru insanın doğru yerde olduğu bir düzen; hatır gönül ilişkilerinin değil, ihtiyaçların ve liyakatin esas alındığı bir istihdam anlayışıyla mümkündür. Bu anlayış yalnızca kamu hizmetlerinin kalitesini artırmakla kalmaz; adalet duygusunu güçlendirir, toplumsal güveni pekiştirir ve ülkenin geleceğine yapılan en değerli yatırımlardan biri olur.
Değerli hocam Salih Egemen ile Çağdaş Yönetim Kuramları dersinde bu konulara defalarca değindik; “Kamuda liyakat nasıl sağlanır?” sorusunu uzun uzun tartıştık. Bugün bu yazıyı kaleme alırken her satırda kendisini hatırladım. Bu nedenle, değerli hocamı anmadan geçmek istemedim. Bu konudaki bilgi ve birikimiyle bizlere çok değerli katkılar sundu.
Yazımı burada sonlandırırken, başlıkta da ifade ettiğim gibi kamunun en büyük sınavının liyakat olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim. Elbette bu konu bir iki sayfaya sığdırılabilecek kadar dar kapsamlı değildir.
Ben yalnızca genel hatlarıyla değinmeye ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Kuşkusuz bu, üzerinde farklı görüşlerin bulunduğu, kimi zaman kabul gören, kimi zaman da eleştirilen son derece hassas bir konudur.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın..