Bazı kelimeler vardır, söylendiği anda insanın boğazına düğümlenir. ‘Kadın sünneti’ de onlardan biri. Çünkü bu ifade, masum bir tıbbi işlemi çağrıştırıyormuş gibi görünse de gerçekte anlatılan şey, kız çocuklarının ve kadınların bedenlerine onayları olmadan, geri dönüşü olmayan biçimde zarar verilmesidir. Bu nedenle bugün sağlık otoriterleri ve insan hakları savunucuları bu uygulamayı çok daha doğru bir adla tanımlar, kadın genital mutilasyonu yani kadın genital sakatlanması.
Bu yazıyı kaleme alırken amacım bir kültürü ya da inancı hedef almak değil. Tam tersine bilimsel gerçekler ışığında insan onurunu ve sağlığını merkeze alan bir bakış açısıyla bu uygulamanın neden hiçbir koşulda kabul edilemeyeceğini anlatmak. Çünkü konu ‘gelenek’ ya da ‘adet’ tartışmasının çok ötesinde, konu doğrudan yaşam hakkı, beden bütünlüğü ve çocuk hakları meselesi.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bugün dünyada 230 milyondan fazla kız çocuğu ve kadın, farklı yöntemlerle genital sakatlanmaya maruz bırakılmış durumda. Birleşmiş Milletler ise her 20 kadından birinin bu uygulamadan etkilendiğini özellikle Afrika, Orta Doğu ve Asya’da yaklaşık 30 ülkede yoğunlaştığını bildiriyor. Üstelik bu tablo yalnızca ‘uzak coğrafyalarla’ sınırlı değil. Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşayan göçmen topluluklar arasında da kadın sünneti vakalarına rastlanıyor. Kamuoyunda ‘kadın sünneti’ olarak adlandırılan bu uygulama, kadınların dış genital organlarının tıbbi olmayan nedenlerle kasten kesilmesini, yaralanmasını ya da işlevsiz hale getirilmesini kapsar. Dünya Sağlık Örgütü, klitorisin kısmen ya da tamamen alınması, iç veya dış dudakların kesilmesi, vajinal açıklığın daraltılması gibi tüm uygulamaları genital sakatlama başlığı altında değerlendirir. Çünkü bu işlemlerin hiçbirinin tıbbi gerekliliği ya da sağlık açısından bir faydası yoktur. Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Erkek sünnetiyle kadın sünneti arasında tıbbi, anatomik ve etik açıdan hiçbir benzerlik yoktur. İki uygulamayı aynı kelimeyle anmak, kadın genital sakatlanmasının yarattığı ağır sonuçları görünmez kılar.
Kenya’nın Isiolo bölgesinde yaşayan Borana Kabilesi’nden Bishara Sheik Hamo’nun anlattıkları, bu uygulamanın ne anlama geldiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 11 yaşındayken ‘temiz’ ve ‘makbul’ bir kız olmak için sünnet edilmesi gerektiği söylenmiş. Kimse ona yılla boyu yaşayacağı idrar sorunlarından, tekrarlayan enfeksiyonlardan, regl dönemi düzensizliklerinden ya da ileride doğum yaparken karşılaşacağı risklerden bahsetmemiş. Bugün Bishara, kadın genital sakatlanmasına karşı mücadele eden bir aktivist. Çünkü yaşadıkları, bireysel bir ‘acı hatıra’ değil sistematik bir ihlalin parçası. Benzer şekilde bu uygulamaya maruz kalan Omnia İbrahim, ruhsal etkilerini şöyle tarif ediyor; ‘buz küpüne dönüyorsun, hiçbir şey hissetmiyor, arzu duyamıyorsun’. Bu sözler, kadın sünnetinin yalnızca bedeni değil kimliği, benlik algısını ve cinsellikte kurulan ilişkiyi de nasıl derinden etkilediğini anlatıyor. Omnia, içinde yaşadığı toplumun ‘bedenini lanetlenmiş olarak gördüğünü’ kadın sünneti ile birlikte bu lanetin ortadan kalkacağına inandıklarını anlatıyor. Bishara ise kendisiyle birlikte diğer dört kız çocuğunun da ‘sünnet edildiğini’ söylüyor. ‘Gözlerimi ve ellerimi bağladıktan sonra bacaklarımı iki yana açtırıp labyamı (vulvanın dudak kısımları) kestiler’. ‘Kalkmaya çalıştım ama biri beni bacaklarımdan tuttu’. ‘Oradaki tüm kızlarda aynı kesici aleti kullandılar’. Ağrı kesici olarak kullandıkları ise geleneksel bir bitkisel kürden ibaretti. ‘Yerde bir çukur, çukurda ise bitki vardı. Bacaklarımı keçi gibi bağlayıp üzerime sürdüler’. ‘Sıradaki, sıradaki diye bağırıp diğer kızları aldılar sonra’. …
Bu kadar yanlış olmasına rağmen neden hala yapılıyor? Kadın sünnetinin ardında tek bir neden yoktur, çoğu zaman birden fazla etken iç içe geçmiş durumdadır. Toplum tarafından kabul edilme baskısı, dini bir zorunluluk olduğu yönündeki yanlış inanışlar, hijyenle ilgili bilim dışı düşünceler, bekaretin ve ‘namusun’ korunacağı inancı, kadını ‘evlenilebilir’ kılma çabası, erkek cinsel hazzını artıracağını dair düşünceler. Bazı toplumlarda bu uygulama, kız çocukları için ‘yetişkinliğe geçiş ritüeli’ olarak görülüyor. Oysa ritüel adı altında yapılan şey çocuğun onay veremeyeceği bir yaşta, steril olmayan koşullarda gerçekleştirilen ağır bir müdahale. Burada şu soruyu sormak gerekiyor. Bir geleneğin sürdürülmesi, bir çocuğun bedenine kalıcı zarar vermeyi meşru kılabilir mi? Dünya Sağlık Örgütü bu konu son derece net. Kadın sünnetinin sağlık açısından hiçbir faydası yoktur. Buna karşılık, kısa ve uzun vadede çok sayıda ciddi komplikasyonlara yol açar. Acil komplikasyonlar arasında şunlar yer alır; şiddetli ve kontrol edilemeyen ağrı, aşırı kanama, genital bölgede ciddi şişlik ve doku hasarı, enfeksiyonlar, idrar yapamama, şok, ölüm. Uzun vadeli etkiler ise çoğu zaman yaşam boyu sürer. Örneğin; tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, kronik vajinal enfeksiyonlar ve akıntı, ağrılı ve zor regl dönemleri, yoğun yara dokusu, cinsel ilişki sırasında ağrı ve tatmin azalması, doğum sırasında artan komplikasyon riski, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete, öz saygı ve beden algısında bozulma. Bu komplikasyonlar, kadın sünnetinin yalnızca ‘o anki’ bir acı olmadığını, bir kadının tüm yaşamını etkileyen çok katmanlı bir sağlık sorunu olduğunu gösteriyor. Sağlık profesyonelleri ve insan hakları kuruluşları, kadın genital sakatlanmasını açıkça kadına yönelik şiddet ve insan hakları ihlali olarak tanımlar. Çocuklara uygulandığında ise bu durum, tartışmasız biçimde çocuk istismarıdır. Birçok ülkede kadın sünneti yasalarla yasaklanmış durumda. Ancak yasakların varlığı, uygulamanın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Özellikle kapalı topluluklarda ve göçmen gruplar arasında uygulama gizli biçimde devam edebiliyor. Bu da bize şunu gösteriyor. Yalnızca cezai yaptırımlar yeterli değil eğitim, farkındalık ve toplumsal dönüşüm şart. Kadın sünneti konuşulurken sıkça karşılaştığımız başka bir refleks de kültürel hassasiyet gerekçesiyle susmak. Oysa şiddet söz konusu olduğunda sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik, çoğu zaman mevcut zararın sürmesine hizmet eder. Kültürler değişmez değildir. Tarih boyunca pek çok uygulama insan onuruna aykırı olduğu anlaşıldığında terk edilmiştir.
Bu yazıyı okuyan herkes için şu cümleyi kurmak istiyorum: Kadın sünneti ne bir dini gerekliliktir ne de kültürel bir zorunluluk. Bu uygulama, kız çocuklarının ve kadınların bedenlerine yönelik ciddi bir şiddet biçimidir. Kadınların bedenleri kontrol edilmesi ya da ‘terbiye edilmesi’ gereken alanlar değildir. Kadın bedeni, her beden gibi değerlidir. Ve hiçbir kız çocuğu ‘makbul’ olmak uğruna acı çekmek zorunda değildir. Bu yüzden kadın sünneti hakkında konuşmak, yazmak ve doğru bilgiyi yaymak insani bir sorumluluktur.