“Değişim rüzgârları esmeye başladığı zaman kimileri duvar örer, kimileri ise, rüzgâr değirmenleri kurar.”
Hayatın özeti belki de bu cümlede saklıdır.
Çünkü değişim, kapımızı çalmadan gelen bir misafir gibidir. Ne zaman geleceğini sormaz, izin istemez, hazırlık yapmamız için süre tanımaz. Bir sabah uyandığımızda çocukluğumuz geride kalmıştır. Bir gün bakarız ki alıştığımız insanlar değişmiştir. Bazen de aynaya baktığımızda değişenin başkaları değil, biz olduğumuzu fark ederiz…
İnsan, değişimle en çok kendi içinde karşılaşır.
Yıllarca ördüğü kabukların içinde yaşamayı öğrenir. Alışkanlıklarını evi gibi görür. Korkularını bile sahiplenir. Çünkü tanıdık olan, ne kadar yorucu olursa olsun güven verir.
Tanıdık geldi çoğumuza öyle değil mi?
İşte tam da bu yüzden değişim çoğu zaman dışarıda değil, içeride başlar ve en büyük mücadele insanın kendi benliğiyle verdiği mücadeledir.
Bu noktada aklıma hep Don Kişot gelir.
Çünkü Don Kişot’un efsanesi yalnızca bir şövalyenin hikâyesi değildir. O, insan zihninin hikâyesidir.
Karşısında duran yel değirmenlerini dev sanmıştı. Gerçekte olmayan bir düşmana karşı mızrağını kuşanmış, bütün gücüyle saldırmıştı. Oysa savaş açtığı şey, kendi zihninin yarattığı bir görüntüydü bence!
Yine ne kadar tanıdık geliyor değil mi?
Biz de çoğu zaman kendi yel değirmenlerimizle savaşmıyor muyuz?
Henüz yaşanmamış bir başarısızlıktan korkuyoruz.
Belki hiç söylenmemiş sözlere kırılıyoruz.
Belki de başkalarının bizim hakkımızda düşündüğünü sandığımız şeylerle mücadele ediyoruz.
Bazen yıllar önce yaşanmış bir olayın gölgesini bugüne taşıyor, artık var olmayan korkuların nöbetini tutuyoruz.
Karşımızda duran şey çoğu zaman gerçek bir dev değil; büyüttüğümüz bir endişe, beslediğimiz bir önyargı ya da bırakamadığımız bir geçmiş oluyor.
Sonra yoruluyoruz…
Çünkü insanın en çok enerjisini alan savaşlar, gerçekte var olmayan düşmanlara karşı verdiği savaşlardır.
Oysa hayat bize sessizce başka bir şey öğretmeye çalışır:
Her şeyi değiştiremeyiz.
Geçmişi değiştiremeyiz.
Başkalarının kararlarını değiştiremeyiz.
Zamanın akışını değiştiremeyiz.
Ama bütün bunlarla nasıl yaşayacağımızı değiştirebiliriz.
İşte bilgelik tam burada başlar.
Rüzgâra kızmak yerine onun yönünü anlamakta…
Dalgalarla kavga etmek yerine yüzmeyi öğrenmekte…
Yel değirmenlerine saldırmak yerine onların gücünden yararlanmakta…
Don Kişot’un yere çakıldığı an, belki de hikâyenin bitti dediğimizin anda başlayan en kıymetli noktasıdır!
Çünkü insanı değiştiren şey çoğu zaman kazandığı zaferler değil, yüzleşmek zorunda kaldığı düşüşlerdir. Nietzsche, “Beni öldürmeyen şey güçlendirir” derken yalnızca dayanıklılıktan söz etmiyordu; insanın yaralarından yeni bir anlam üretebilme kudretini anlatıyordu.
Oysa hayat, çoğu zaman bize alkışlarla değil, sessiz yenilgilerle öğretir kendini. Yel değirmenlerine saldırırken düştüğümüz yerlerde yalnızca dizlerimiz kanamaz; kibirlerimiz, korkularımız ve kendimize dair yanılgılarımız da yaralanır. Fakat zaman geçer, yaralar kabuk bağlar. İşte o kabuklar, yalnızca iyileşmenin değil, öğrenmenin de izleridir.
Belki bu yüzden bazı yaralarımızı sevmeyi öğreniriz; çünkü onlar, bir zamanlar düştüğümüz yerleri değil, yeniden ayağa kalktığımız yerleri hatırlatır. Stoacı filozof Epiktetos’un dediği gibi, insanın başına gelenler değil, onlara yüklediği anlam kaderini şekillendirir. Belki de olgunluk; hiç düşmemek değil, her düşüşten sonra biraz daha insan, biraz daha bilge ve biraz daha merhametli kalkabilmektir.
Çünkü hayat, kusursuzların değil; yaralarını inkâr etmeyenlerin olgunlaştığı uzun ve sessiz bir hikâyedir.
Belki de huzur, hayatı kontrol etmekte değil; hayatın kontrol edemediğimiz taraflarıyla barışabilmektedir.
Elbette bazen düşeceğiz.
Rüzgâr sert esecek.
Kurduğumuz hayaller yıkılacak.
Kendimizi savrulmuş hissedeceğiz.
Ama insanın gücü hiç düşmemesinde değil, her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesindedir.
Çünkü yaralar bazen yolun sonu değil, yolun öğretmenidir.
Ve belki de değişim dediğimiz şey, yeni bir insana dönüşmekten çok, içimizde yıllardır sessizce bekleyen gerçek insanla tanışabilmektir.
Bugün eğitimde, ailede, ilişkilerde, iş hayatında ve zamanın her kıvrımında değişim rüzgârları esiyor.
O rüzgârı durduramayacağız.
Ama bir tercih hakkımız var:
Korkularımızın etrafına duvarlar mı öreceğiz?
Yoksa aynı rüzgârla dönen değirmenler kurup yolumuza devam mı edeceğiz?
Belki de bütün mesele budur.
Çünkü hayat; rüzgârın esip esmemesiyle değil, bizim ona nasıl baktığımızla şekillenir, öyle değil mi?
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…