Hayatımız Kimin Ajandası?

"Hayat kimsenin ajandası değildir. Ve kimse, başkasının hayatına not düşmek zorunda değildir."

“Ne zaman evleneceksin?”

“Çocuk ne zaman?”

“Yaşın geçmedi mi?”

“İşe hâlâ başlamadın mı?”

“Aa, benim çocuğum hepsi onluk karne getirdi…”

Bu sorular, rüzgâr gibi girer hayata. Davetsiz, habersiz, izinsiz. Kimi zaman bir sofrada, kimi zaman bir telefon konuşmasının ucunda, kimi zaman da iyi niyet süsü verilmiş bir merakın içinde belirir. İnsanın hayatına dokunmazlar; hayatını yoklarlar. Nabız tutar gibi değil, sınır ihlali yapar gibi.

Hayat zaten kendi çemberinde ağırdır!

Zamanla, beklentiyle, belirsizlikle yoğrulur. İnsan daha kendine yetişemezken, başkalarının sorularıyla köşeye sıkışır. Söylenen her cümle, söylenmeyen bir yargıyı taşır içinde.

Ve bazen tek bir soru, koca bir yük olur insanın omzunda.

Oysa hayat tek ölçütlü bir sınav değildir. Bizim çocuğumuz derslerinde başarılı olabilir; ama karşımızdaki insanın da hayata tutunma becerisi, duygusal zekâsı, insan ilişkilerindeki derinliği güçlü olabilir. Pozitivist aklın herkesi aynı cetvelle ölçme çabası, insanı insan olmaktan çıkarır. Her başarı, notla; her değer, diplomayla ölçülmez.

“Ne zaman evleneceksiniz?”

Belki  o ilişki evliliğe varmayacaktır. Belki evlilik, o insanın hayat planında hiç yoktur. Belki de; henüz kendiyle tamamlanmamış bir insan, başkasıyla bir hayat kurmaya hazır hissetmiyordur.

Varoluşçuların dediği gibi: İnsan önce kendini inşa eder; başkasıyla kurulan her hayat, bu inşanın ardından gelir. Ya da hiç gelmez. Bu da bir tercihtir!

“Yaşın geldi geçti, hâlâ evlenmiyor musun?”

Ne ağır bir soru…

Ne hoyrat bir müdahale!

Kimin hayatına, hangi yetkiyle takvim koyuyoruz?

Kim bize bu hakkı verdi?

İnsan hayatı, başkalarının ajandasına göre ilerlemez.

Hele “Çocuk ne zaman?” sorusu…

Orada durmak gerekir. Çünkü bazen o soru, hastane koridorlarının soğukluğuna, tedavi odalarının sessizliğine, gecenin üçünde yutulan gözyaşlarına çarpar. Belki o insanın çocuğu olmuyordur. Belki oluyordur ama olmuyordur da. Hem maddi hem manevi olarak zaten ağır bir süreçten geçerken, bir de bu sorularla yaralanıyordur. İşte tam bu noktada susmak bir erdemdir. Konuşmak değil.

“Ne zaman ev alacaksınız?”

“Bunca yıldır çalışıyorsunuz, araba hâlâ yok mu?”

“Oğluna ev almamış.”

“Kızına araba almamış.”

Bu cümleler, başarıyı mülkiyetle ölçen o eski zihniyetin yankısıdır. İnsanları sahip olduklarıyla tanımlayan bu dil, bireyi değil, sermayeyi yüceltir. Marksist bir yerden bakıldığında, bu söylem sınıfsal kibirin ta kendisidir.

Oysa herkes hayata aynı yerden başlamaz. Herkes aileden şanslı gelmez. Herkes bir anda ekonomik özgürlüğünü kazanamaz. Çoğu insan, hayatı kendi elleriyle kurmaya çalışır. Zor olan yaşamları, sözlerle daha da zorlaştırmanın kimseye faydası yoktur.

Herkes okuyamayabilir. Keşke okusa…

Ama okumadı diye yüzüne vurulmaz. Belki başka bir alanda kendini var edecektir. Hayat tek kulvarlı bir yarış değildir; bunu kabul etmeden toplumsal olgunluk olmaz.

Çocuğu olmayan aileler…

O bekleyiş, o umut, o tekrar tekrar yaşanan hüsran…

Bunlar sorgulanarak geçmez. Konuşularak hiç geçmez. Kimi zaman bir odanın köşesinde sessizce büyür bu acı, kimi zaman kalabalıkların içinde bile yalnız kalır insan. Burada yapılacak tek şey, sessiz bir saygıdır.

Ama hikâye çoğu zaman burada da bitmez.

Bir çocuk olur… Bu kez  sevinçle karışık yeni bir yoklama başlar:

“Eee, ikinci ne zaman?”

Sanki mutluluk da planlı ilerlemeliymiş gibi.

Sanki insanın gücü, bedeni, ruhu ve hayatı sonsuzmuş gibi.

Oysa herkes aynı yerden yorulmaz, herkes aynı kadar taşıyamaz. Birinci çocuğun ardından gelen yorgunluk, uykusuzluk, kaygı, bazen ekonomik gerçekler, bazen de yalnızca insanın kendi sınırı…

Bunlar hesaba katılmaz.

İnsan bir çocuğu kucağına aldığında, bir hayatı da omzuna alır.

Ve bazı omuzlar, ikinci kez aynı yükü taşımaya hazır değildir.

Hazır olmak zorunda da değildir.

Bazıları tek çocukla tamamlanır hayatta.

Bazıları çoğalmak yerine derinleşmeyi seçer.

Bazıları için eksik görünen şey, başkası için tamdır.

İşte tam da bu yüzden, bazen söylenebilecek en doğru cümle hiçbir şey söylememektir.

Çünkü saygı, çoğu zaman kelimelerle değil; susabilme becerisiyle ölçülür.

Demem o ki: Zor olanı zorlaştırmayalım.

Bu sözlerim; anlayış çizgisinde duranlara, hoşgörüyü bir hayat pratiği hâline getirmiş olanlara değil. Kendi çemberinde yaşayıp başkasının hayatına müdahale etmeyenlere hiç değil. Sözüm, hâlâ başkalarının hayatını kendi doğrularına göre hizaya sokmaya çalışanlara.

Hayat kimsenin ajandası değildir.

Ve kimse, başkasının hayatına not düşmek zorunda değildir.

Satırların yarenliğinde yeniden buluşuncaya değin, sağlıkla ve hoşça kalın.

Arşiv Haberleri