Son günlerde yeniden gündeme gelen Masumiyet Müzesi, özellikle görsel uyarlamayla birlikte hafızamıza başka bir yerden dokunuyor.
Orhan Pamuk’un metni artık yalnızca satırlarda değil; görsel hafızada da yaşıyor. Ve bize ince bir yerden şunu fısıldıyor: Masumiyet, insanın kendi hikâyesinde ısrar ettiği noktada başlar. Ama o ısrar, ya kazanca ya da kayba çıkar.
Aşk yüce olabilir. Adanmışlık etkileyici olabilir. Fakat benliğini bütünüyle askıya alan bir hayat, ne kadar anlamlı görünürse görünsün, içten içe erir. Masumiyet belki de burada bir kırılma noktasıdır: Kendini kaybetmeden sevebilmek.
Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk, romantik bir bağlılıktan çok daha fazlasıdır; saplantılı bir yönelme, kendini geri plana atarak bir başka varoluşun etrafında yıllarca dönme hâlidir. Hayatını bir hatıranın vitrini hâline getirir. Kendi benliğini askıya alır, zamanı dondurur, ilerlemek yerine aynı duygunun çevresinde dolaşır.
Öte yandan Füsun’un da adanmışlığı vardır. Onun da kendinden vazgeçişi, kendi yolunu tam kuramadan bir ilişkinin gölgesinde kalışı… İki karakter de farklı biçimlerde kendilerini ikinci plana iter. Birinin saplantısı, diğerinin savruluşu…
Ve sonunda hüsran.
Kendini seçmeyen her insan günün sonunda silinmeye de mahkûm değil midir?
Tıpkı bir başkasının hikâyesinde figürana dönüşen hayatlar gibi. Tıpkı kendi merkezini kaybedip başka bir eksenin etrafında dönen ruhlar gibi.
Hüsranla sonuçlanan bu yolculukta asıl soru şudur: İnsan bir aşkın ardından mı gitmelidir, yoksa önce kendini mi seçmelidir? Çünkü kendini yok sayarak kurulan hiçbir adanmışlık, uzun vadede sahici bir varoluş üretmez. Aşk yüceltir; ama benliğini bütünüyle feda ettiğinde geriye çoğu zaman kırık bir hikâye kalır.
Ve belki de hepimizin kendinden bir parça bulduğu nokta tam da burasıdır.
Çoğumuz ya adanmış hayatların içinde ya da savrulan yaşamların kıyısında var oluyoruz. Ya birine gereğinden fazla tutunuyoruz ya da yönümüzü kaybedip rüzgârla sürükleniyoruz. O yüzden o sahnede yalnızca iki karakter yoktur. Binlerce Kemal, binlerce Füsun vardır. Öznesi olduğumuzu sandığımız hayatlarda, aslında kendi vazgeçişlerimizi, kendi susuşlarımızı, kendi ısrarlarımızı izleriz.
Belki de bu yüzden bu kadar güçlü bir özdeşlik kuruyoruz. Çünkü o hikâye yalnızca bir romanın değil, kolektif bir ruh hâlinin aynasıdır. Herkes kendi adanmışlığını, kendi erteleyişini, kendi “kendimden vazgeçtim” anını orada yakalar.
Ve tam da burada mesele yalnızca aşk değildir.
Mesele, benliğin sınırlarını koruyarak sevebilmek.
Mesele, bir başkasına yönelirken kendini yok etmemek.
Mesele, sahnede kalabilmek.
Çünkü kendini seçmek bencillik değildir. Kendini seçmek, var olmayı kabul etmektir. Ve var olmayı kabul etmeyen bir insanın, ne aşkı ne de merhameti uzun ömürlü olur.
Belki de çağın en büyük ihtiyacı budur:
Kendini kaybetmeden bağlanmak.
Savrulmadan sevebilmek.
Ve kalabalıkların, hikâyelerin, sembollerin arasında kendi merkezini koruyabilmek.
Bugünün dünyasında bu sorgu yalnızca roman sayfalarında kalmıyor. “Nihilist penguen” diye sembolleşen o figür, kalabalıklar içinde var olma çabasını temsil ediyor.
Yalnız ama direnen!
Kalabalıklardan kopma pahasına da olsa, “ben” diyebilme cesareti. Kaybetme ihtimali olsa da kendi yönüne yürüyebilme kararlılığı. Yok sayılma riskine rağmen görünür olma savaşı.
Ve bir başka sembol: “Punch” diye anılan küçücük bir maymun. O masum bakışta bir bebeğin çaresizliğini görüyoruz. Küçük, savunmasız, kırılgan… Ama tam da bu yüzden milyonların kalbine dokunan bir figür. Bir anda küresel bir empati dalgası oluşuyor. Merhamet sinir uçlarımız titreşiyor. İçimizdeki yumuşak yer yeniden hatırlatılıyor.
Bu tablo aslında umut verici. Demek ki hâlâ hissedebiliyoruz. Demek ki kalbimiz tamamen katılaşmadı.
Elbette genelleme yapmak haksızlık olur. Duygularını en güzel şekilde koruyanlar, masumiyetini, merhametini, iyiliğini, hoşgörüsünü ve öngörüsünü diri tutanlar az değil.
Hâlâ “biz” diyebilen, hâlâ kalbe dokunmayı bilen, sınır ihlal etmeden duyarlı kalabilen çok insan var. Toplumsal vicdan bütünüyle kaybolmuş değil; aksine pek çok yerde sessiz ama güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor.
Fakat çelişkimiz de büyük!
Küçücük bir canlının o güzel gözlerinde maymunun, çaresizliğini ve savunmasızlığını görüp küresel empati yaratabiliyoruz bu çok güzel bir dugu ama; savaşlarda ölen çocuklara aynı süreklilikte bakabiliyor muyuz?
Depremlerde yitip giden hayatları ne kadar uzun süre hatırlıyoruz?
Yoksulluktan, hastalıktan, göç yollarında kaybolan isimleri?
Medya bir köprü kuruyor; anlatı güçlü olduğunda duygu da güçleniyor. Hikâye varsa empati var. Ama hikâye zayıfladığında acı istatistiğe dönüşüyor. Ve istatistik kalbi ısıtmıyor.
Daha da sarsıcı olan şu: Bazen bir trafik kazasının görüntüsünü, hatta parçalanmış hayatları paylaşabiliyoruz! Duyarlılık ile teşhir arasındaki çizgi bulanıklaşıyor…
Acıya tanıklık mı ediyoruz, yoksa onu dolaşıma mı sokuyoruz?
Empati mi kuruyoruz, yoksa sadece görünür mü oluyoruz?
Masumiyet Müzesi’ndeki o hüzünlü yolculuk, Nihilist penguenin kalabalıklar içindeki direnişi ve Punch’ın gözlerindeki çaresizlik…
Hepsi aynı soruya çıkıyor:
Kendimizi seçerken başkasını yok sayıyor muyuz?
Başkasına ağlarken kendi benliğimizi ihmal ediyor muyuz?
Belki çağın asıl dengesi burada. Hem “ben” diyebilmek hem “biz” kalabilmek. Hem kendini korumak hem kalbe yer açmak.
Masumiyet, belki de tam olarak budur:
Kendini kaybetmeden sevebilmek.
Merhameti tüketmeden paylaşabilmek.
Ve kalabalıklar içinde, hem ben hem biz olabilmek.
Herkese, her şeye, tüm canlılara karşı aynı hassasiyeti gösterebilmek…
Onca zorluğa, onca kırılmaya, onca gürültüye rağmen insan kalabilmek.
Asıl mesele belki de tam olarak budur:
Seçici bir merhamet değil, ilkesel bir vicdan.
Gündeme göre değişen bir duyarlılık değil, karaktere dönüşmüş bir hassasiyet.
Çünkü insan kalmak, kolay zamanların erdemi değildir. Zor zamanların direncidir.
Ve gerçek masumiyet, tam da orada başlar.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın.