Bayramlar…
Takvim yapraklarında kırmızıyla işaretlenen birkaç gün değildir yalnızca. Bayram, insanın kendi kalbine dönüp baktığı bir aynadır bazen. Kimi için kalabalık sofraların buğusudur, kimi için eski bir mesaj kutusunda yıllardır silinmeyen bir isim.
Ve bugün…
Bayramın dördüncü günü.
İlk günlerin telaşı çekilmiş, evlerin kapıları yavaşça kapanmış, şekerlikler yarıya inmiş, yollar biraz sakinleşmiş durumda. Fakat insanın içinde hâlâ cevabı bekleyen bir soru dolaşıyor: Neden bazı bağlar mevsimlik oluyor?
Hayat, garip bir istasyon aslında. İnsanlar giriyor, oturuyor, birlikte aynı manzaraya bakıyor; sonra biri bir durakta iniyor ve çoğu zaman bir daha dönüp bakmıyor. Oysa ne çok şey paylaşıyoruz birbirimizle…
Aynı sırayı, aynı koridoru, aynı çayı, aynı telaşı, aynı hayali…
Sonra bir mezuniyet fotoğrafı, bir iş değişikliği, bir taşınma kararı; hepsi birer makas gibi geçiyor ilişkilerin arasından.
Filozof Martin Buber’in söylediği gibi: “İnsan, sen dediği ölçüde ben olur.” İnsan ilişkileriyle tamamlanan bir varlık. Yani biz aslında biraz birbirimizin hatırasıyız. Bir öğretmenin omzumuza bıraktığı cesaretiz. Bir dostun “Yanındayım” cümlesinde saklanan huzuruz. Bir bayram mesajının içimizi ısıtan samimiyetiyiz.
Ben şanslı insanlardan biriyim belki de. Çünkü hayatım boyunca bağlarını korumaya çalışanlardan oldum ve karşılığında aynı vefayı gördüm. İlkokul arkadaşlarım hâlâ hayatımın en kıymetli parçalarından bazılarıdır; kardeşlik dediğimiz şey bazen aynı kandan değil, aynı çocukluk hatıralarından doğar. Köye gittiğimde kaldığımız yerden devam ettiğimiz dostluklarım vardır benim. Yıllar araya girse bile eskimemiş, sesi değişmemiş insanlar…
Sadece arkadaşlıklarla da değil…
İlkokul öğretmenlerimin çoğu ile hâlâ görüşürüm. Ortaokul öğretmenlerimle de öyle. Liseden, üniversiteden, yüksek lisanstan hem arkadaşlıklarım hem de öğretmenlerim arasında hayatımda yeri hiç değişmeyen çok kıymetli insanlar vardır. Çünkü bazı insanlar yalnızca bilgi bırakmaz insana; iz bırakır. Kimi bir cümlenize yön verir, kimi zor zamanınızda omzunuza dokunur, kimi ise; yıllar geçse bile “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” diyebilecek kadar hayatınızda kök olur.
İş yerlerindeki dostluklar da böyledir aslında. İnsan bazen ailesinden çok mesai arkadaşlarının yüzünü görür. Aynı masada yorulur, aynı telaşın içinde nefes alır, aynı çayın buharında dinlenir. Elbette herkes kalbe dokunmaz; ama bazı insanlar vardır ki iş yerinden ayrılsanız bile hayatınızdan ayrılamaz. O kapıdan çıkarsınız belki ama onları gönül kapısının dışında bırakamazsınız. Çünkü dostluk, aynı kurumda çalışmak değil; aynı yürekte yer bulabilmektir.
İş değişir…
Masalar değişir…
Şehirler değişir…
Ama bazı dostlukların sıcaklığı değişmez. İnsan yıllar sonra bile bir telefon konuşmasında kaldığı yerden devam eder. Çünkü gerçek bağ, zamana yenilmeyen bağdır. Tıpkı ağır ağır demlenen bir çay gibi…
Bekledikçe koyulaşan, yıllandıkça kıymeti artan…
Mahalleler de öyledir bazen. Bir sokaktan taşınırsınız ama çocukluğunuz orada kalır. Balkonundan seslendiğiniz komşular, kapısına çekinmeden girdiğiniz evler, bayram sabahları şeker toplarken önünden geçtiğiniz apartmanlar…
Eğer orada gerçekten bir gönül bağı kurulmuşsa, taşınmak o bağı bitirmez. Çünkü bazı insanlar adres değiştirir ama kalpteki yerini değiştirmez.
Nietzsche, “Bazı insanlar öldükten sonra değil, unutulduktan sonra yok olur” der. Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu burada başlıyor. İnsanlar artık unutmaya çok hızlı alışıyor. Her şey hız çağında: ilişkiler hızlı, vedalar hızlı, dostluklar hızlı tüketiliyor. Oysa eskiden mahalle vardı. Kapısı çalınmadan girilen evler vardı. Bir tas çorbanın kırk yıl hatırı vardı. Şimdi aynı apartmanda birbirinin adını bilmeyen insanlar yaşıyor.
Ve mesele yalnızca bayramlar değil aslında. Bayram, sadece bu eksikliği görünür kılıyor. Çünkü bayram insana şunu hatırlatıyor: “Sen, tek başına yaşayabilen bir varlık değilsin.”
Belki de bu yüzden “Nerede o eski bayramlar?” diye soruyoruz sürekli. Çünkü aslında eski bayramları değil, eski samimiyeti özlüyoruz. O kapısı açık evleri… O “Gel bir çay iç” cümlesinin içtenliğini… İnsanların birbirine vakit ayırabildiği günleri…
Ben hep köklü ilişkileri sevdim. Az ama derin insanları…
Öyle her rüzgârda savrulan dostlukları değil; yıllandıkça demlenen bağları… Çünkü dostluk biraz da emektir. Tıpkı eski bir ağacın kök salması gibi… Sulamazsan kurur. Hatırlamazsan uzaklaşır. Aramazsan susar!
Elbette sevgi de tek taraflı taşınmaz. İnsan bazen çok yürür bir ilişkiyi yaşatmak için, fakat karşıdan tek adım gelmiyorsa yorulur. Çünkü sevgi, karşılıklı olunca anlamlıdır. Bir gönül tek başına köprü kuramaz. Ama yine de insan, değer verdiği insanları kolay silmemeli hayatından. Herkesin yerine yenisi gelmiyor çünkü. Bazı insanlar bir daha hiç gelmiyor.
Belki de bayramların bize anlatmak istediği tam olarak budur:
Hatırlayın.
Arayın.
Hal hatır sorun.
Çünkü insanın kalbi de unutulunca soğuyor.
Ve galiba mesele tam burada düğümleniyor…
Bayramları özel yapan şey tatil değil; birinin aklına düşebilmektir.
Bir mesajda, bir kapı sesinde, bir “Nasılsın?” cümlesinde yaşayabilmektir.
Çünkü hayatın sonunda insanın elinde kalan; ne makam oluyor, ne unvan, ne de geçen yıllar…
Geriye sadece biriktirdiği insanlar kalıyor.
Ve eğer bir gün kapımızın çalınmasını istiyorsak…
Bir bayram sabahı telefonumuzun içten bir “Nasılsın?” sesiyle çınlamasını bekliyorsak…
Aslında hayat boyunca insan biriktirmeliyiz.
Hangi yaşta olursak olalım…
Yirmimizde de, seksenimizde de…
İster aynı sırayı paylaştığımız bir okul arkadaşımız olsun, ister birlikte mesai yaptığımız bir çalışma arkadaşımız…
İster mahallemizden bir komşu, ister yıllar önce aynı sokakta top oynadığımız bir çocukluk dostu…
İster öğrencimiz, ister öğretmenimiz…
İster evladımız, ister torunumuz…
İnsan, bu fani alemden geçerken ardında kırık kalpler değil; hoş sedalar bırakmalı.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları evlerle değil, dokundukları gönüllerle hatırlanır.
O yüzden diyoruz ya…
Bayram biraz da insan biriktirmektir.
Ve belki de bu dünyada geriye kalacak en kıymetli miras; birinin yüzünde bıraktığımız tebessüm, bir gönülde bıraktığımız sıcaklık, bir hatırda bıraktığımız izdir.
Kalp kırmadan, hatır sorarak ve hatırda kalarak…
Bugün bayramın son günü…
Ama sevdiklerimizi hatırlamak için hâlâ vaktimiz var.
Üstelik insanın gönül kapısını çalmak için yalnızca bayram sabahlarına da ihtiyaç yok, öyle değil mi?
Bazen içten bir “Nasılsın?” cümlesi, bazen ansızın edilen bir telefon, bazen de sadece hatırlandığını hissettiren küçücük bir mesaj…
İnsanın kalbine bayram gibi gelir.
Çünkü bazı insanlar takvimde değil, gönülde yaşar.
Ve gerçek bağlar, yalnızca özel günlerde değil; hayatın en sıradan anlarında da birbirini unutmayanların arasında kurulur.
Evet…
Bugün bayramın son günü.
Umarım gönlünüzce, sevdiklerinizin sıcaklığıyla çevrili güzel bir bayram geçirmişsinizdir.
Ben de siz değerli okurlarıma; sağlıkla, huzurla, sevgiyle ve kapınızı çalacak güzel insanlar biriktirdiğiniz nice bayramlar diliyorum.
Satırların yarenliğinde yeniden buluşuncaya değin…
Kalp kırmadan, hatır sorarak ve hatırda kalarak; sağlıkla ve hoşça kalın…