Zorunlu Askerlik Öldürebilir

Aslı Murat

 

Veysel Coşkun 17 Eylül’de arkadaşları ile görüşmek için evden çıktığı esnada ailesine, “ben askere gitmem” diyerek kayıplara karıştı. 6 gün sonra kıyafetlerine ve cep telefonuna ulaşıldı. Eşyalarının bir kilometre uzağında ise bir erkek cesedi bulundu. Henüz DNA sonuçları çıkmadığı için cesedin kime ait olduğunu söylemek mümkün değil. Basından okuduğumuz kadarıyla, kesin neticeyi öğrenebilmek için beklemek gerekiyor. Bugüne kadar Veysel gibi nice genç ya askerlik yaptığı esnada yaşadığı şiddet sonucunda hayatını kaybetti (Uğur Kantar’ı hatırlayalım) ya da süreci yaşamak istemediği için yurtdışına gitti.

18 yaşındaki Veysel’in kayıp haberi ardından olaya pek anlam verememiştim. Sonradan ortaya atılan: “Ben askere gitmem” cümlesi, durup bir süre düşünmeme sebep oldu. Belki de birçoğumuz için çok da anlamlı değildi ya da unutup gittik. Ama bugüne kadar okuduğum birçok asker intiharı ve askeri hizmet süresince üst rütbelilerce yaşatılan şiddet hikâyeleri bize gösteriyor ki; şiddeti öğreten bir kurum ölüm gerçeğinden ayrı düşünülemez. İçinde barındırdığı tek tiplik, düşmanlık üretme ve şiddeti kutsallaştırma zihniyeti, bireylerin algılarını da etkiliyor. Ayrıca keyfi olarak, kişilerin hayatlarındaki bir süreyi de kendilerinden alıyor. Tam da bu sebeplerden ötürü kişinin ahlaki tercihleri, dini inancı ve politik görüşleri nedeniyle askere gitmeyi reddetmesinin, birçok hukuki zeminde de korunduğu gerçeğinden hareketle, en kısa zamanda yasal güvenceye alınması gerekiyor. Aksi takdirde her seçim döneminde, süslü cümleler ile insan haklarına ve demokrasiye bağlılıktan bahsedip, iş icra aşamasına gelince hiçbir adım atmayacağız.

Zorunlu askerlik hizmetine karşı geliştirilen vicdani ret hakkı, tüm dünyada tartışılan, pek çok ülkenin mevzuatında yer bulmuş bir meseledir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ilk etapta Yehova’nın Şahitleri üzerinden değerlendirilen ve sonrasında daha geniş kapsamda ele alınan vicdani ret hakkı, Kıbrıs’ın kuzeyinde de çeşitli dönemlerde gündeme alındı. Bu doğrultuda Murat Kanatlı ve Haluk Selam Tufanlı, seferberlik hizmetini yerine getirmediği için Askeri Mahkeme tarafından hapis cezasına çarptırıldı. Ayrıca Kıbrıs’ın güneyinde yaşayan Nuri Sılay da dayatılan askerlik hizmetini yerine getirmeyeceğini söyleyerek, görüşlerini hukuki zeminde tartıştırmak adına Yüksek İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Yasal alanda bu gibi gelişmeler yaşanırken, konunun asıl muhatabı olan siyasiler de zaman zaman vicdani ret ile ilgili duruşlarını kamuoyu ile paylaştılar. Hatta 4’lü koalisyon hükümetindeki partiler, özellikle son seçim programlarında buna yer verdiler. Kudret Özersay Mayıs 2018 tarihinde, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, koalisyonu oluşturan partilerin birlikte hazırladığı hükümet programında söz konusu hakkın yer aldığını, Askerlik Yasası’nda buna ilişkin bir değişiklik tasarısı hazırlığı yapıldığını ve en kısa zamanda GKK – Başsavcılıktan gerekli görüşlerin alınarak tasarıyı Meclis’e göndereceklerini dile getirdi. Bugün Eylül 2018, yani bu sözlerin üzerinden 4 ay geçti ama görünürde hiçbir adım atılmadı.

Kıbrıs’ta vicdani ret mücadelesi, 1993 yılında Salih Askeroğlu’nun zorunlu askerliği reddetmesi ve vicdani reddini açıklaması ile başladı. Bu süreçte birçok aydın, aktivist ve gönlü barıştan yana atan insan Askeroğlu’nun yanında yer aldı. Ardından “Vicdani Ret İnisiyatifi” kuruldu ve daha örgütlü bir alan kurulmuş oldu.  Bugüne kadar savaşın ve savaş hazırlıklarının karşısında olan sosyalistler, feministler, anti-militaristler ve insan hakkı savunucuları vicdani reddin bir insan hakkı olduğunu ve uluslararası insan hakları belgelerinde de yer bulduğunu aktardılar. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi “Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü”nün bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği, yine bu sözleşmenin Anayasa’nın 90. maddesi gereği mevzuatımızın parçası olduğu ve buna aykırı her bir uygulamanın aslında bir hak ihlâlini doğurduğu anlatıldı. Belli ki ne geçmiş hükümetler ne de vicdani reddi yasallaştırma isteğini ortaya koyan şimdiki hükümet, üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmekten kaçınıyor.

KKTC’nin dünyadan soyutlanmış karakterinden mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama bu gibi alanlarda yürütülecek çalışmalarda Amerika’yı yeniden keşfedeceğimizi sanıyoruz. Hâlbuki dünya örneklerine ve uygulamalarına bakıldığında, çok kısa bir sürede ilerleme sağlanması mümkün. Ama bunun için sivil siyasi iradeye sahip olmak ve askeri bağımlılıktan kurtulmak gerekiyor. Aksi takdirde gerçekleşeceğini iddia ettiğimiz adımları icra etmek mümkün olmuyor. Hatta toplumun gözündeki inandırıcılık yitiriliyor. Bence umutsuzluğun en önemli nedenlerinden biri de budur. En ateşli tartışmaların yapıldığı dönemde, kızgınlığı söndürecek açıklamalar yapmak ve gerisini getirmemek. Tüm sorun bu.

Yakın zamanda sonuçlanması beklenen davalar var. Askeri Mahkeme, vicdani retçileri yeniden hapis cezasına çarptırabilir. Buna ek olarak bir o kadar genç de zorunlu askerlik hizmetini yapmak istemediği için memlekete dönmekten imtina eder durumda. Tabi ki hepsinin vicdani retçi olduğunu söylemek mümkün değil. Ama devletin konuya dair belirlediği bir standart olmadığı için, buna maruz kalan kişiler de kendilerini konumlandıracakları bir süreçten maruz kalıyorlar. Umarım yeni hapis cezaları verilmeden ve ölüme varan mağduriyetler yaşanmadan vicdani ret bir hak olarak hukuk sistemimizde yerini alır. Belki de bir hayatı kurtarmak sizin elinizde, kim bilir?