Zorbalara karşı “Bizi” yeniden ve daha güçlü şekilde inşa etmeliyiz

Aslı Murat

..dış iç’e, dünya ben’e dönüşür ve şafak sökmeye başlar.*
Hermann Hesse

Yoksulluğun gittikçe derinleşmesi, salgının bir türlü sona ermemiş olması, sokak ortasında gerçekleştirilen korkunç cinayetler, gazeteci Ali Kişmir’in yazdığı bir  yazı sebebiyle 10 yıla kadar hapis cezası ile karşı karşıya bırakılması, Cumhuriyetçi Türk Partisi eski vekili - barış aktivisti bir doktor olan Okan Dağlı’nın büyük bir güce sahip “Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehlike yaratan faaliyette buluduğu” iddiası ile ülkeye alınmayıp havaalanından geri dönderilmesi ve son olarak Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi neticesinde başlayan çatışma...

Bugünlerde hemen herkesin zihninden aynı cümle geçiyor. Yaşamımız nasıl bir döneme denk geldi? Bu soru bence çok manalı değil. Çünkü zaten bu ve bunlara benzer olaylar, içinde yaşadığımız dünyada, farklı farklı coğrafyalarda gerçekleşiyordu. Sadece biz, bizden ötede olduklarını düşünüyor – çok fazla alaka göstermiyorduk.

Eğer “savaş – çatışma – işgal” Ortadoğu’da – Afrika’da değil de kendimizi bir parçası olarak gördüğümüz Avrupa’da gerçekleşiyorsa, hemen yürekler hoplamaya başlıyor. Ne de olsa diğer yerler “medeniyetten nasibini almamış, geri kalmış ülkeler” yani kaderlerinde bu var. Tabi ki teknolojinin yarattığı kolaylığı yok saymak doğru olmaz. Şu anda gerçekleşen işgali, yaşadıkları topraklar zapt ededilmeye çalışılan Ukrayna’daki insanların sosyal medya paylaşımlarından canlı bir şekilde izliyoruz. Ötekilerin aksine, işgalcinin değil, savunanın gözünden süreci takip edebiliyoruz. Bu ayrıntı da hem  kurulacak aidiyeti hem de taraf olup harekete geçme sürecini güçlendiriyor. Ama tek sebebin bu olduğuna inanmıyorum.

Her ne kadar savaşa karşı bir eylem ortaya koymasak da, dünyaya egemen olan anlayış çerçevesinde, “başkası – öteki” diye tabir edilen kesimler  bizim için de çok farklı değil. Bahsettiğim husus, milliyetçilik bağlamında  oluşturulan “biz – öteki” ayrımının ötesinde bir gruplaşma. Acaba kimler yaşam içindedir, kimler dışında? Bu sorunun cevabıdır bizi insan kılacak olan.

***

Savaş karşıtı Alman yazar Hermann Hesse’nin denemelerinden oluşan “Öldürmeyeceksin” isimli kitabını okurken karşıma çıkan cümleler, az önce dikkatinizi çekmeye çalıştığım noktayı açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Hesse: “Öldürmeyeceksin sözü, ‘Başkasının canını yakmayacaksın’ gibi bir anlam içermez. Bu söz ‘Kendini başkalarından yoksun bırakma! Kendi kendine zarar verme” gibi bir anlam taşır. Başkaları sana yabancı değildir çünkü, senin uzağında, seninle hiçbir alıp vereceği olmayan dışa kapalı yaşam süren varlıklar değldir. Dünyada her şey, dünyadaki bütün bu binlerce “başkası”, ancak kendilerini gördüğüm, kendilerini duyumsadığım, kendileri ile ilişki içinde bulunduğum süre vardır benim için; yaşamımı var eden yalnız ve yalnız benimle dünya, benimle ‘başkaları’ arasında kurulacak ilişkidir çünkü” diyerek, “görmeyi – bilmeyi – farkında olmayı tercih ettiklerimiz” kadar yaşamımızı var edebildiğimizi ortaya koyar.  Hem öldürülmeyecekler – toprakları işgal edilemeyecekler – yerinden yurdundan edilmeyecekler  hem de öyle bir durum karşısında dayanışma gösterilecekler başkalarıdır. Bu filleri gerçekleştiren devlete göre tavır değiştirmek, o başkalarını yok saymakla eş değerdir.

Her nerede hangi gerekçe ile yaşanırsa yaşansın, hepimiz biliyoruz ki, savaş ve zulüm gücü elinde bulunduran zorbaların yarattığı bir yıkımdır. Hepsinde insanlar ölür, tecavüze uğrar, yakınlarını kaybeder, göç yollarına düşer, yerinden yurdundan olur...

Umarım savaşın savaş olduğunu, adını kendimize göre değiştirmeye çalışmanın (operasyon – harekat vb) hiçbir anlam içermediği net bir şekilde anlaşılır. Yarın, öbür gün bağlılık hissettiğimiz devletler de benzer adımlar attığında (ki attılar), savaş ve yıkım gerçekleşiyor diyebilmeliyiz.

Savaş karşıtlığına gelince. “Savaş olmasın çocuklar ölmesin” diye statüler paylaşıyor, koltuklarımızdan dünyaya barış mesajları veriyoruz. Ama ülkemize sığınmak için gelen mültecilere karşı tolerans göstermiyor, insanların hayata tutunabilmelerine yardımcı olacak yasal mekanizmaları kurmuyoruz. Hesse’nin de dediği gibi: “Öldürme eylemi yalnız o aptalca savaşlarda ... ve idam sehpalarında gerçekleşmiyor; adım başı bu cinayeti işliyoruz... Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz...”.

***

Öldürme eylemi, sadece savaşlarda gerçekleşmez...

Zorbalar dün de vardı, bugün de var, yarın da büyük ihtimalle isim değişerek varlıklarını sürdürecekler. Önemli olan o cepheyi yok etmek olabilir ama eforu “bizi”, yeniden ve daha güçlü bir şekilde inşa etmek için harcarsak, kendiliğinden eriyecekler. Dostlarımızı sınır kapılarından keyfi bir şekilde döndüren ve ifade özgürlüğünü cezalandırmak isteyen zihniyet, kendi ülkesindeki akademisyenleri – muhalefet partisi liderlerini – insan hakları aktivistlerini – öğrencileri ve daha pek çok aydınlık yüzü, senelerdir parmaklıklar ardına hapsedenin ta kendisidir.

Bu durum karşısında elimiz kolumuz bağlı değil. Eğer onlar yasalara sarılıyor ve onları kullanıp toplum içinde korku salmaya çalışıyorsa, o zaman yasaları değiştireceğiz. Özgürlükleri, Meclis içine paralel olarak dışarda da “ama” içermeyen cümleler ile savunup mücadeleyi güçlendireceğiz.

Yazının başına gelelim. Yazar yukarıda aktardığım cümleleri 1919 yılında kaleme almış. Kısacası neslimizin başına gelenler; yoksulluk, savaş ve zorbaların iktidarı yeni değil. Aslında dünden bugüne ulaşan yaşantının bir devamı gibi. Meseleye öyle bakıp, neler yapabiliriz üzerine düşünmeli - eyleme geçmeliyiz. Çünkü kötülük duracağa benzemiyor.  

*Hermann Hesse, “Öldürmeyeceksin”, Yapı Kredi Yayınları.

Fotoğraf: Berlin’deki savaş karşıtı gösterilerden