Bir okurumuz, Zodya’da (Bostancı) devam etmekte olan Kayıplar Komitesi’nin kazılarıyla ilgili yazılarımızı okuduğunu belirterek kendisinin de duyduklarını paylaşmak istediğini söyledi.
Bu okurumuz bize “1974’te Zodya’da (Bostancı) araştırılması gereken bir bölge vardır” diyerek, “köydeki ilkokulun çevresinde bazı Kıbrıslırum “kayıplar”ın ölü vaziyette görülmüş olduğunun anlatıldığını, bu bölgenin iyice araştırılması gerektiğini” söyledi. Özellikle okul tuvaletinin bulunduğu bölgedeki çevrenin Kayıplar Komitesi tarafından araştırılmasının gerektiğini söyleyen bu okurumuza, bu paylaşımı için çok teşekkürler. Bu bilginin doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Konuyla ilgili olarak Kayıplar Komitesi’ne bir yazı yazdık ve araşmaları için okurumuzun söylediklerini komiteye aktardık.
Bu konuda daha ayrıntılı bilgi sahibi okurlarımı, isimli veya isimsiz olarak 0542 853 8436 numaralı cep telefonumdan beni aramaya veya sosyal medya üzerinden benimle temasa geçmeye davet ediyorum. Konuyla ilgili olarak Kayıplar Komitesi’ni isimli veya isimsiz olarak aramak isteyen okurlarım ise 181 ihbar hattına başvurabilirler.
(Zodya'daki kazılar sürerken, bir okurumuz araştırılması gereken bir yer daha söyledi...)
“Herkes statükodan memnun görünüyor… İki devlete doğru mu gidiyoruz?...”
Yorgos KASKANİS/Alpha News Live
Herkes statükodan tamamen memnun görünüyor.
Kıbrıs sorunu artık bildiğimiz haliyle yok. “BM çerçevesi içinde bir çözüm” veya “Crans-Montana’da kaldığımız yerden görüşmelere devam etmek” gibi yorgun mantraları bir kenara bırakın, gerçek tamamen bambaşka. Çarşamba günü yapılan üçlü görüşme bunu kanıtladı: en ufak bir adım bile atılamayan, tam bir başarısızlık. İki lider ortak bir bildiri üzerinde dahi anlaşamadı; beş taraflı konferansın süresiz ertelenmesi ise durgunluk değil, gerileme sinyali veriyor.
AÇIK MUTABAKAT
Şu anda iki faktör durumu şekillendiriyor. Biri siyasi, diğeri prosedürel. Prosedürel olanla başlayalım — ikisi arasında daha kolay olanı bu, ancak bu daha az belirleyici olduğu anlamına gelmiyor. Lefkoşa ve Ankara arasında, Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı sırasında hiçbir somut adım atılamayacağına dair sözlü olmasa da açık bir mutabakat var. Bu da Kıbrıs sorununun Haziran ayına kadar rafa kaldırılacağı anlamına geliyor. Peki sonra ne olacak? António Guterres’in anahtarları BM’deki halefine devretmesine altı aydan az bir süre kaldı. Kıbrıs konusunda en ufak bir ilerleme bile kaydetmeden görevinden ayrılan altıncı BM Genel Sekreteri olacak. Ve o, ulusal sorunumuzla gerçekten anlamlı bir şekilde angaje olabilmiş az sayıda kişiden biri.
Prosedürle doğrudan bağlantılı olan bu konulardan tamamen siyasi konulara geçiyoruz. BM’nin rolü sorgulanır ve Trump kendi alternatif ‘örgütünü’ kurmaya çalışırken, Guterres’in ayrılması herhangi bir çözüm çabası bağlamında ciddi bir gerileme anlamına gelecektir.
İSRAİL, FEDERASYON İSTEMEZ…
Tüm bunları göz önünde bulundurarak, Kıbrıs sorununun neden artık bildiğimiz gibi olmadığını inceleyelim. Kıbrıs, bölgenin daha geniş çerçevede gerçekleşen jeopolitik oyununa açıkça dahil olmuştur. Bunun kesinlikle olumlu yanları vardır—ülkenin rolünü güçlendirir. Ancak Kıbrıs’ın çıkarları diğer devletlerin çıkarlarıyla uyumlu hale geldiği veya bu çıkarların etkisi altına girdiği anda, bunun olumsuz yanları da vardır. Yunanistan-Kıbrıs-İsrail ittifakı, mevcut koşullar altında ülkemizi güçlendirir. Fakat aynı zamanda bizi bu mevcut koşulların İÇİNDE kısıtlar. İsrail, Kıbrıs’ta Türkiye’nin Kıbrıslı Türkler aracılığıyla dolaylı etki sahibi olacağı bir federal modeli asla istemez. İki ülkenin (Kıbrıs ve İsrail) yakınlığı düşman değil, sadık ve kısmen itaatkar dostlar gerektirir. En azından Netanyahu bunu böyle görüyor ve Crans-Montana görüşmeleri sırasında Nikos Anastasiadis’e müdahale etmekten çekinmedi (kimse bunu doğrulamamış olsa da).
İKİ SENARYO…
Bu gerçekler göz önüne alındığında, iki senaryo söz konusudur. İyimser senaryo, sonunda Türkiye’nin politikalarını, uluslararası hukuk ve bölgedeki tüm devletlerin çıkarlarını gözeterek düzenlemesi gerektiğini anlayacağı yönündedir. Böylece Türkiye patron değil, eşit bir ortak olarak daha kapsamlı enerji planları ve Avrupa politikalarına entegre olacaktır. Ancak bu, ‘Mavi Vatan’ anlatısı ile bölge ve ötesinde iddia ettiği lider rolünün sağlam çöküşü anlamına gelir. Böyle bir durumda, Yunanistan-Türkiye anlaşmazlıkları, Kıbrıs sorunu ve Doğu Akdeniz meseleleri paket bir anlaşma şeklinde çözülebilir.
İYİMSERLİĞE YER YOK…
Ne yazık ki şimdi, ikinci senaryoya geliyoruz. Yaşadığımız zamanlar bu kadar iyimser değerlendirmelere izin vermiyor. Tam tersine, Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgali meşrulaştırılır ve Amerika’nın diğer ülkelere müdahaleleri rutin haline gelirken, uluslararası siyasi sahne aşırıcı düzenlemelerin ritmine göre hareket ediyor gibi görünüyor.
HERKES STATÜKODAN MEMNUN GİBİ…
İşgal ve işgalden doğan bir devleti tanımak, mevcut siyasi ortamda kulağa o kadar da uyumsuz gelmeyen türden bir düzenleme. Ve bir kriz kimseyi rahatsız etmeden ne kadar uzun sürerse, “çözemiyorsan kes gitsin” mantığı, bir şeyi dayatma gücü ve imkânı olanların gündemine girdiği takdirde tek uygulanabilir seçenek olarak ortaya çıkacaktır.
Özellikle Kıbrıs’ta, yeniden birleşmiş bir vatan için ivme yaratacak, iki toplum arasında anlamlı bir temas ve işbirliği için gerçek bir girişim olmadığı için durum tam da bu noktaya varabilir. Keza herkes statükodan tamamen memnun görünüyor.
(Yorgos Kaskanis’in Alpha News Live’de yer alan 1 Şubat 2026 tarihli yazısı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi.)
“Devlet sessizliğine karşı sinema: Giulio Regeni - Dünyanın Bütün Kötülükleri…”
Murat TÜRKER/BİANET
Kahire’deki Tahrir Meydanı’yla özdeşleşmiş 2011 Mısır Devrimi’nin beşinci yıldönümünde Trieste doğumlu Giulio Regeni karanlık güçler tarafından kaçırılmıştı. Cambridge Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Regeni’nin ölü bedeni işkenceye maruz bırakılmış hâlde 3 Şubat’ta, Mısır Millî İstihbarat Örgütü cezaevlerinden birine yakın mıntıkada bulunmuştu.
Vaka yalnız İtalya’nın değil, Avrupa Birliği’nin de gündemine “bomba” gibi düşmüş, lakin hunharca işlenen cinayetin failleri bir türlü ortaya çıkmamıştı. Abdülfettah es-Sisi rejiminin zan altında kalmasına sebep olan başlıca unsur, Mısır polisinin alametifarikası sayılan, keskin aletlerle maktulün vücuduna kazılmış harflerdi. Lakin sır perdesi asla aralanmadı, ilgili Mısır yetkililerinin çelişkili yaklaşımları diplomatik gerginliklere bile yol açtı.
Geçtiğimiz günlerde İtalya’da gösterime giren Giulio Regeni: Dünyanın Bütün Kötülükleri (Giulio Regeni: Tutto il Male del Mondo/Giulio Regeni: All the Evil in the World) adlı belgesel vakaya derinden eğiliyor.
Yönetmen hanesinde Simone Manetti adını gördüğümüz 2026 İtalya yapımı 105 dakikalık belgesel adını Regeni’nin annesinin bir ifadesinden alıyor. Oğlunun işkenceden tanınmaz hâldeki çehresini gördüğünde “Sanki dünyanın bütün kötülükleri yüzüne boca edilmişti, neden?” demişti acısı dinmeyen anne.
Filmde vakayı açıklığa kavuşturmaya çalışan uzmanların yumruk, tekme, vurucu, yaralayıcı alet ve sigara kaynaklı izlerin varlığından söz ettiğini duyduğumuz gibi tüm delillere rağmen İtalya makamlarının Mısır devletine yönelik baskısının yetersizliğine de ikna oluyoruz.
Belgesel hakkında teferruatlı bir analiz için şimdi Trieste’ye bağlanarak, manşet başlığının da sahibi genç eleştirmen Rosa Yurt’un yazısına odaklanıyoruz:
"Dünyanın Bütün Kötülükleri sadece bir film değil, halis muhlis bir itham eylemi. Yönetmen Simone Manetti, doğrudan veya dolaylı olarak İtalya’nın yakın tarihindeki en derin yaraların birinden sorumlu kişileri ifşa edip suçluyor. Manetti, eseri aracılığıyla hakikati araştırma konusundaki utanç verici gönülsüzlüğün üstünü seneler boyunca örtmüş olan coğrafi mesafe, çetrefilli uluslararası ilişkiler ve kurumsal temkinlilik gibi her türlü mazereti boşa çıkarıyor.
Bu belgesel bizi can sıkıcı bir mesuliyetle karşı karşıya bırakıyor: beyanatlarıyla öfkesini dile getirmeyi ihmal etmemiş, lakin icraatıyla tahammül etmiş, süreci yavaşlatmış, pazarlığa girişmiş bir devletin mesuliyeti. Giulio Regeni’nin ölümü sadece otoriter bir rejimin gaddarlığının neticesi değil; aynı zamanda işine geldiği zaman insan hakları ihlallerini kabul eden beynelmilel bir sistemin ürünü. İşte tam da bu hususta Manetti en sert darbeyi indiriyor.
Film, dünyanın bütün kötülüklerinin işkence odalarıyla kısıtlı kalmayıp zamana da yayıldığını açık açık gösteriyor. Bu, insanların konuşma şekli aracılığıyla, diplomasi jargonunda vücut buluyor. Kötülük ayrıca dehşetin normalizasyonunda, iktisadi ve stratejik dengelerin bozulmaması yönündeki bilinçli seçimlerde kendini gösteriyor. Bu tip işkence insan vücudunu hedef almasa da devam ediyor. Üstelik hakikatin ta kendisine uygulanıyor.
Manetti seyirciye hiçbir ahlaki sığınak seçeneği sunmuyor. Giulio Regeni hikâyesinin uzak, istisnai veya münferit bir trajedi gibi düşünülmesine müsaade etmiyor. Belgesel aslında Giulio Regeni’nin realpolitik kurbanı olduğu önermesini, konsepti slogan hâline getirmeden yapıyor. Mevzubahis seçimin bedelinin, insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden demokrasilerin inandırıcılığını sorgulatmayı sürdürdüğünü ifade ediyor.
Belgesel hakikati bağıra çağıra ifade ettiğinden veya yaygara kopardığından değil de, gittikçe derinleşip siyasetten ciddi biçimde bahsederek ortaya çıkarıyor. Kurumların şiddeti bürokratik bir olguya evirerek saklamayı başardıklarını, zamanın insanları yormak ve yılmalarını sağlamak için nasıl kullanıldığını ve kamuoyu yorgunluğunun sessizliği muhafaza etmedeki katkısını gözümüze sokuyor. Film resmî jargonun, suların durulması ve gerçek problemlerin unutulması amacıyla nasıl kullanıldığını da gösteriyor. Bu şekilde film hakikat, hakikati algılama şeklimizi etkileyen kurumlar ve iktidarın davranış biçimleri hakkında tefekküre sevkediyor. Mevzubahis stratejilerin maskesini düşürdüğü gibi beyanatları eleştirel değerlendirmeye ve her şeyi sorgulamadan kabul etmemeye bizi davet ediyor.
Regeni ailesinin acısı filmin tamamında kendini hissettiriyor, lakin asla duygu sömürüsüne dönüşmüyor. Bu acı yalnız kişisel bir husus değil, aynı zamanda haksızlığa “hayır” demenin bir yolu. Regeni ailesi sadece sevgili oğullarına ne olduğunu bilmek istiyor ve adaletin tecelli etmesini talep ediyor. Ancak bu duruş, hadiseye yeni bir yön verebilecek, iktidar sahiplerini sorgulatacak bir tavır olarak algılanıyor. Bu da, sorumluluğunu herkesin ve bilhassa devletin üstlenmiş olması gereken bir olayda ebeveynin mücadelede yalnız bırakıldığını gösterdiğinden ciddi endişelere yol açıyor.
Giulio Regeni. Dünyanın Bütün Kötülükleri böylelikle örneklerine az rastlanan, rahatsız edici bir geleneğe dahil oluyor: mutabakat değil, çatışma peşindeki sinema geleneği. Yatıştırmıyor, barıştırmıyor, uzlaştırmıyor. Özgün olduğu takdirde hafızanın daima bir muhalefet biçimi olduğunu hatırlatıyor.
Bu belgeseli izlemek zor hazmedilir bir hakikati kabul etmek manasına geliyor: Bizler masum birer seyirci olmadık. Sessizlik, alışkanlık ve kolektif yorgunluk hafıza kaybının oluşmasına katkıda bulundu. Manetti’nin yaptığı az buz değil: Giulio Regeni’ye hem kurban sıfatıyla itibarını hem de hikâyesinin politik gücünü teslim ediyor.
Bu film alkış beklemiyor. Saf tutmamızı talep ediyor. Ve göz yummayı gereğinden fazla kez tercih etmiş bir ülkede bu zaruri bir provokasyon."
(BİANET.ORG – Murat TÜRKER – 10.2.2026)