Zeytin Ağacı

Mert Özdağ

“Geçmişimiz, biz hatırlasak da hatırlamasak da bir yerlerde kayıtlı olabilir mi? Nasıl ki bir kara kutu ne kadar darbe alırsa alsın içindeki bilgiler kaybolmaz, geçmişimiz de öyledir. Tatlar, kokular, anlar bir gün tekrar hatırlanmak üzere en doğru zamanı bekler…”

Bu replikle başlar aslında bütün hikâye…  

Senarist Nuran Evren Şit’in, yeni dizisi ‘Zeytin Ağacı’ kişisel bir muhasebe ve zihinde yolculuğa çıkarıyor izleyiciyi…

Dizi Netflix’te yayında…

***

Dedelerimizden nenelerimizden, hatta onların dedelerinden nenelerinden bize kalan miras sadece biyolojik özellikleri mi yoksa yaşadıklarını, hislerini, travmalarını da mı günümüze taşıyorlar/taşıyoruz?

Senarist Nuran Evren Şit, Zeytin Ağacı'nda  “köken aile açılımı” ile yeni bir düşünceye davet ediyor.

“Köken aile açılımı” kavramı ve dizideki akıcılık izleyeni içe dönmeye, hiç görmediğimiz aile büyüklerimizin yaşadıklarının günümüze yansımalarını tartışmaya açıyor.

Doğru veya yanlış, aslında izlerken “acaba mı” demekten kendini alamıyor insan.

Mesela, atalarımızın travmaları şuan bize miras mı kaldı, ne dersiniz? Gelin sesli düşünelim.

***

Hayatımızda bazı şeyleri tekrar tekrar yaşıyorsak ya da hep aynı döngü farklı şekilde karşımıza çıkıyorsa, buna geçmişimizden gelen bilmediğimiz bir yara sebep olabilir mi?

Geçmiş deyince sadece kendi geçmişimiz gelir aklımıza. Oysa büyük annelerimiz, büyük babalarımız ya da onların anne-babaları da bizim geçmişimize dahildir.

Sizce sağlık sorunlarımız, darmadağın olan ilişkilerimiz, maddi ve manevi kayıplarımızın altında kuşaklar öncesine dayanan bir yara olması mümkün mü?

Ve sadece o yarayı görüp kabul ederek bütün bunları değiştirebilir miyiz? Geçmişin bizi ne kadar etkilediğini bilseydik onunla yüzleşmekten yine de kaçar mıydık? Ya da biz kaçsak bile o bizim peşimizi bırakır mıydı?

***

Bizden birkaç kuşak önceki nesillerin korkuları, kaygıları, kötü anıları, yaraları ile yüklü olabilir miyiz?

Neler yaşamadı ki o nesiller?

Savaş yaşadı örneğin…

1900’lerin başını, 1930’ları, 40’ları, 50’leri, 60’ları, 74’ü…

Hepsinde acı, hepsinde korku, hepsinde mağduriyet, hepsinde kayıp var!

Şimdi tüm bu travmalar eğer günlük yaşamımıza etki edecek kadar mirassa bize, taşımak çok zor olmalı.

***

Mesela “eve” çok önem verir Kıbrıslılar…

Çünkü “evinden yurdundan” edilmiştir, defalarca…

Bir gece “hade kalkın gidiyoruz” diye bir arabaya doluşmuş ve terk edilmiştir memleket, köy, kasaba!

Örneğin dedem, nenem, annem, teyzem ve dayım kısa sürede verilen bir kararla bir gece vakti kaçmışlardır Baf’tan!

Trodos’un eteklerinde gece karanlığındaki yolculuk, o gece tüm ailenin yediği tek tavuğun hikâyesi hâlâ anlatılır bizim ailede…

İnanır mısınız her ‘tavuklu sofrada’ aklıma gelir o anlatılar. Pek tabii bunu öylesine söylüyorum.  

Ada insanının aileye, evlada, hatta “eve” verdiği önemin savaşla bir ilgisi olabilir mi?

Mesela ‘aile apartmanları’ çok yaygındır Kıbrıs’ta.

“Evladım dizimin dibinde olsun” fikri baskındır. Anne çok öne çıkan bir figürdür ailelerde, birileri pek dillendirmese de birçok kararı anne verir adada!

Savaşı yaşamayan bizim kuşağa da geçen bu anlayış bir miras mıdır bize sizce? “Ev” ve “anne” kavramlarını düşünmenizi öneririm.

Neyse…

***

“Kabul edilmeyen geçmiş kendini başka nesillerde, başka suretlerde tekrar eder. Aslında bu sanıldığının aksine olumsuz değil, yaşamı sürdürebilmemiz için son derece gerekli bir mekanizmadır. Çünkü bizden önce karanlığın içinden geçenler bize oradan çıkmanın yolunu da gösterirler. Geçmişi kabul etmek bugünkü tercihlerimizi de değiştirir. Peki tercihlerimiz değişirse geleceğimiz de değişir mi?”

Geçmişinizi kabul ettiğinize inanıyor musunuz?

Bizden önce, karanlığın içinden geçenlerin çıktıkları “aydınlığın” farkında mıyız? Yüzleştik mi bununla, biliyor muyuz ya da daha doğrusu, öğrendik mi tüm bu anıları/anlatıları?
Aslında hatırlanmayan, bilinmeyen ve bir yerlerde kayıtlı olduğu söylenen “geçmiş” günümüzde de bizimleyse geçmişteki çözümler de günümüzün çıkış yolları olabilir mi? Esas kritik soru bu aslında…

Peki ulaşamadığımız bilgiler bize yön veriyorsa?

***

“Farz et ki bu zeytin sensin, bu da senin soy ağacın. En kökten yukarı doğru gelip seni besleyen damarlar var. Bu damarlar hikayeler taşıyor, acılar taşıyor. Zenginlikler ve hazineler taşıyor. Annen, onun annesi ve onun annesi, birbirinize görünmez bağlarla bağlısınız. Bu bağı yok saymak kendi dişi yanına küsmek olur. Dişi yanın senin yaratıcı yönün, şefkatin, sevgiyi alabilmen ve verebilmen demek”

***

Büyüklerimizden biri haksızlığa uğradığında, bazen kendimizi onun olduğu duruma düşürürüz. "Bak, ben de senin gibiyim. Tıpkı senin gibi mahkumum. Senin gibi evladımdan ayrıyım. Senin gibi kurbanım. Tıpkı senin gibi kayıplarım var." diyerek onu onurlandırmak isteriz. Tabii ki farkına bile varmayız öyle davrandığımızın. Oysa bu döngüden çıkmamız mümkündür. Çünkü bu onların yaşam planıydı, bizim değil. 

En güçlü bağlar, doğmamızı sağlayan insanlarla aramızdaki bağlardır. Kaç yıl geçerse geçsin, kaç ihanet yaşanırsa yaşansın, ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun önemli değil. Kendi irademiz pahasına bile olsa onlarla bağımız devam eder. Geçmişle bağımızda kilitlenip kalmış her şey bugünkü hayatımızda bir şekilde görünür olur. Belki de şans ya da şanssızlık dediğimiz her şey geçmişte atılmış ya da atılmamış adımların sonucudur. 

***


‘Zeytin Ağacı’ndan kendi dünyana bakmanı öneririm.

Gününüze, tercihlerinize, kabul etmediklerinize, hayatınıza soktuklarına, kararlarınıza, doğrularınıza, yanlışlarınıza…

Geçmiş, ya da gelecek…

Ya da ‘an’…

“Geçmişimizden birer miras” olsa da olmasa da bunlar üzerinden çıkılacak bir zihinsel yolculuğun iyi geleceğine inanıyorum.

Çünkü bu yolculuk seni kişisel bir dertleşmeye, muhakemeye itecek.

Ve orada kendini bulacaksın.

Dönüp bir kendine bak! Bu günlerde de en çok ihtiyaç duyduğun da bu değil mi?

Kendine dönmek sana iyi gelecek, denemekten zarar gelmez…