Zayıf ve zavallı!

Serhat İncirli

Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK), ‘egemen eşit devlet’ iddiasına tamamen ‘zıt’ bir kurumdur!

-*-*-

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından, Kıbrıslı Rumların yoğun mülk davalarına ‘lokal çare’ üretmesi maksadıyla Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak kabul edilen ‘KKTC’de kurulmasına izin verilmiştir…

-*-*-

KKTC’nin kurumu değil, Türkiye’nin bir kurumudur!

-*-*-

TMK’ya, Tufan Erhürman’ın sahip çıkması gayet doğaldır ama mesela ‘egemen eşit devlet’ diye har har eden Tahsin Ertuğruloğlu’nun TMK’ya sahip çıkmaya kalkması tutarsızlıktır, siyaseten gariplik ve boşluktur!

-*-*-

Ama hayatımız tutarsızlık değil mi?

-*-*-

Hem egemen eşit devleti savunuruz hem de kalkar, komşumuz dediğimiz öteki egemen eşit devletin (Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti), örneğin Fransa ile askeri işbirliği veya ittifak anlaşması yapmasına laf atmaya çalışırız!

-*-*-

Nasıl yani?
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal halkının bir parçası mıyız ki, başka bir devletin iç meselesine karışıyoruz?

-*-*-

Haaa daha da utanmazlık pozisyonumuz var!
Şimdi, Kıbrıs Cumhuriyeti benim de devletimdir diyenleri tenzih ederim ama bir yığın faşist ve aynı zamanda ayrı eşit egemen devlet savunucusunun cebinde Kıbrıs Cumhuriyeti Pasaportu varsa, bunun adı tek kelimeyle ‘utanmazlık’tır!

-*-*-

Bilemediniz yalancılıktır, ikiyüzlülüktür, terbiyesizliktir…
Hepsinden öteye aslında savunulan ayrı devletin koskocaman bir yalan olduğunun bilincinde olmak demektir!

-*-*-

Türkiyeli bir bakanı, Anadolu’da 1950’lerde köyü ziyaret eden ‘vali efendi’ modeliyle havaalanında veya kurumlarınıza girişte karşılıyor olmak da en azından ‘yanlış’tır!

-*-*-

Veya ülkenizin üniversitelerinin rektörlerinin topluca TC Devlet Başkan Yardımcısı ile doğrudan görüşmesi ve gazetelerin de ‘KKTC üniversitelerinin sorunlarına çare aranıyor’ diye haber yapıyor olması, KKTC’nin varlığına, egemenliğine, sonsuzluğuna, ciddiyetine karşı işlenmiş suçtur!

-*-*-

Suç değilse; KKTC’nin varlığının yalan olduğunun açık kanıtlarından biridir!

-*-*-

Hikaye okumaktan vazgeçin!
Masal anlatmaktan uzak durun!

-*-*-

Dürüst olun!
İlhak istiyorsanız zaten fiilen ilhak gerçeklemiştir.
Taksim, hukuken olmasa da ‘de facto’ içinde yaşadığımız şekil 3 XA’dır!

-*-*-

Dürüst olun!
Yalandan - gösteriş merakından vaz geçin!
Çünkü yalan ve iki gün önce de yazdık ‘pozculuk’, zayıflık ve zavallılığın açık kabulünden başka bir şey değildir!


Seni seviyoruz Bilbay

Bu işin sırrı “irade!”

-*-*-

Kolay mı?

-*-*-

Değil!

-*-*-

Nereden bahsediyorum?

-*-*-

Aslında genelde sağlık, özelde fazla kilolardan!

-*-*-

Hayatımdaki en büyük sağlık sorunum obezite oldu!

-*-*-

Evet, 1.90 metre boya bir iki santim kalan rakamlarda boyum var ama özellikle 29 yaşından 55 yaşıma kadar hep “obez”dim!

-*-*-

Önceleri de, orta okuldan sonrasında en çok bilinen lakabım “şişko”ydu!

-*-*-

Kilo, her yerde sıkıntı yarattı!

-*-*-

İngiltere’de yaşarken, Pakistan asıllı mahalle doktorum, bir gün bana odasında bulunan 20 kilo ağırlığındaki yangın söndürme cihazını göstermiş ve şöyle demişti:

“Sen, bu tüplerden iki tane ile birlikte yaşıyorsun… Onlarla yürüyorsun, uyuyorsun, yemek yiyorsun, yüzüyorsun, spor yapıyorsun ve ayrıca seks yapmaya çalışıyorsun!”

“Seks yapamıyorsun” dememişti!
Kibar adam; doktor yani sonuçta!

-*-*-

Neyse!

-*-*-

Yaş 55’e yaklaştığı günlerde kilo 160’ı gösteriyordu, açlık şekeri neredeyse 400 civarındaydı… 

-*-*-

Ve doktorların veya bir doktorun “her an ölme riskin var” uyarısı ile 29 yaşından beri yapamadığım, yapacak iradeyi sergileyemediğim “sağlıklı yaşam”a kenarından girmeye başladım… 

-*-*-

İlk başlarda moda olan bazı iğneleri denedim… 
Bıraktım!
Olmadı!
Çünkü “yemek” konusunda iradesizlik sürüyordu!

-*-*-

Doktorlar, bendeki obezitenin kısmen genetik, kısmen de çevresel ve davranışsal faktörlerle ilişkili bir durum olduğunu söylüyordu… 
Ancak asıl tehlikeli olan, “beslenme alışkanlığım, fiziksel aktivite eksikliğim, stresim”di!

-*-*-

Önce fiziksel aktiviteyi artırdım… 
Birkaç kilometre de olsa, yavaş yavaş da olsa yürümeler başladı…
Bisiklet aldım… 
İki, üç kilometre bisiklet sürdüğümde nefes nefese kalıyordum… 

-*-*-

Yavaş yavaş yürüyüşlerin mesafesi ve süresi arttı…
Bisiklet, haftada 50 – 60 kilometreye kadar çıktı… 

-*-*-

Derken, “yemek alışkanlığımı” da değiştirdim… 
Uzman diyetisyenim sevgili Gölgem sayesinde, çok ama çok zorlansam da, bazen programa uyamasam da, başardım… 

-*-*-

110 kilo seviyesine geldim…

-*-*-

Ayakkabı bağcıklarımı bağlayabiliyorum… 
Pakistanlı doktorumun dediği gibi vücudumda 40 hatta 50, hatta ve hatta 65 kilo fazla yok… 

-*-*-

Yine fazlam var…
En azından 20’lik bir tüpün yarısı kadar diye düşünüyorum!
10 kilo daha verirsem, tüpsüz olacağım falan… 

-*-*-

Bütün bunları neden yazıyorum?

-*-*-

Bizim mesleğin bu ülkede önceleri en ünlü paparazzisi – daha sonra gazete patronu olan sevgili Bilbay Eminoğlu, birkaç günden beri hayatı ile mücadele ediyor. 

-*-*-

Bilbay’ı yakından tanıyanlardanım… 
Birlikte çok çalıştık… 

-*-*-

Bilbay, “insan”dır… 
Hem de “iyi” cins olanlardan… 

-*-*-

Ama Bilbay’ın obezite seviyesi, çok yüksektir!

-*-*-

Benden en az 10 yaş da küçüktür… 

-*-*-

Geç değil sevgili Bilbay!
Lütfen iyileş; aramıza dön ve bugüne kadar senin için “imkansız” olan o iradeyi ele al!

-*-*-

Lütfen uyan be çocuk!
Strese girecek hiçbir işe girme, girişme…
Spora ve sağlıklı beslenmeye başla…
Başaracaksın… 
Seni çok sevdiğimizi de aklından çıkarma…