Yeşilırmak, 1 Mayıs günü her zamanki kalabalık gününü yaşadı…
-*-*-
Yeşilırmak, babamın köyü…
O öldükten sonra her gidişimde içim bir değişik oluyor…
Babam köyüne her şeyden ve herkesten daha düşkündü…
-*-*-
Mesela Yeşilırmak’ta bu yıl, tüm ülkede olduğu gibi yer altı suyunu rahatlatan yağışlar yaşandı…
-*-*-
Her boku bilen bir yığın herbokolog; köyün de içinde olduğu vadide birikip de yeraltından denize akıp giden suyun neden değerlendirilmediğini soruyor!
-*-*-
Birkaç kez, bu köye baraj yapılması gündeme geldi…
“Baraj inşa edilmesi halinde, yılda şu kadar milyon ton su denize akıp gitmeyecek” dendi!
-*-*-
Ama hesabı yapılmayan bir şey vardı; bu köyün geçmişi ve bu köyün toprağına “ölümüne sahip çıkan” sakinleri…
-*-*-
Babam, köye baraj yapacağız diyenlere karşı direnen köylüleri ile hep gurur duyuyordu ve bir gün “Molon Lave” bile demişti!
-*-*-
Yani “cesursan yap” gibi bir şey!
-*-*-
Molon Lave, Spartalı Kral Leonidas’ın, İran ya da Pers İmparatoru Xerkhes’e söylediği “söz” olarak bilinir!
-*-*-
300 Spartalı filmini izlemeyenler izlesin!
O filmde geçer bu söz!
Kral Leonidas kılıcını kaldırır ve “molon lave” diye bağırır!
-*-*-
Leonidas’ın bu ünlü sözü, 1974 öncesi Rumların da Türkiye’ye karşı kullandığı bir sözdü…
Kıbrıs’ta tüm askeri binaların üzerine yazılıyordu…
“Cesursan gel al” veya “sıkıysa gel al” anlamında da kullanılabilen bir söz!
-*-*-
Ve 1974 Harekatı olduktan sonra, örneğin Gülseren Eğitim Taburu’ndaki üç koğuşun isimleri, “Cesurum, Geldim, Aldım”dı!
-*-*-
Neyse!
Kalabalık umarım azaldı diyerek, dün sabah yani 2 Mayıs Cumartesi köye gittim…
-*-*-
Hafif yağmur çiseliyordu…
Çilek üreticisi, 1 Mayıs gibi hazırlıklarını yapmıştı… Sahildeki restoranlar da hazırdı…
-*-*-
Şimdiiii, bu yazıyı neden yazıyorum?
Tabii ki sayfayı doldurmak için değil sadece!
-*-*-
Bu ülkede herkes, her şeyi biliyor!
Tabii ki herkes dilediğini söyleyebilir ama Yeşilırmak ile ilgili olarak konuşacaksanız, Yeşilırmak’ı ve Yeşilırmaklıları bilmeniz gerekir!
-*-*-
Bir: Bu köy ganimet değil!
İki: Bu köyün insanları topraklarını hırsızlık olarak bulmadıkları gibi, çok mükemmel değerlendiriyor, deli gibi çalışıyor, ekiyor, üretiyor ve ürünlerini satmaya çalışıyor!
-*-*-
Şu kadar milyon metreküp su boşa akıyor saçmalığı ile siz bu köylünün 9 bin dönüm ekilebilir arazisini ne bataklığa çevirme ne de kurutma hakkına sahipsiniz!
-*-*-
Onun için, bu konuda hava kesen, herbokoloji bilimine bulaşanlara sesleniyorum, cehenneme kadar yolunuz var; Yeşilırmak’ın üreticisiyle, emekçisiyle, köylüsüyle uğraşmaktan geri durun!
-*-*-
Yeşilırmak’ın toprağı, hırsızlık, ganimet toprak değildir!
Alın teridir ve ekmek teknesinin ta kendisidir!
Buradaki su yer altını besler, fazlası da denize akacaksa akar!
-*-*-
Ya da babamın da dediği gibi, “molon lave!”
-*-*-
Bu köy direndi!
Hep direndi!
Ve hep kazandı!
Yine direnir, yine kazanır!
Bilim yapmaya gerek yok, herkese sahte diploma verelim yeter!
Yeşilırmak’tayız ya…
Yeşilırmak’ın çok çalışkan insanlarının ötesinde, bir de nesi ünlüdür biliyor musunuz?
Bu köyden birçok “okumuş” çıkması!
Tahsilli!
Doktorlar, mühendisler, profesörler, rektörler…
-*-*-
Avrupa’da akademisyenlik yapan bir Yeşilırmaklı kadın profesör…
-*-*-
KKTC’de bir üniversiteye geliyor…
Gelirken, tek bir şartı var; “Bir gözlem evi kuralım”…
-*-*-
Tamam kuralım!
-*-*-
TC’den ilgili birimlerden neyse falan ve de filan yardım destek isteniyor!
“Tamam” deniyor!
-*-*-
Yer aranıyor, bulunuyor!
Kadın profesör ciddi bir bilim insanı, canını yiyor!
Avrupalarda, Belçikalarda dersler vermiş, araştırmalar yapmış biri!
Ülkesini çok seviyor ayrıca ki “ötekilerden” en önemli farkı da bu!
-*-*-
TC’nin ilgili kişisi değişiyor!
“Gerek yok” deniyor!
-*-*-
Öğrenci yetiştirilecek, bilim yapılacak!
Ne gereği var canım!
-*-*-
Hooop aynı projeyi Rumlar yapıyor!
-*-*-
Bizimkiler mi?
Canım, külliyeyi yaptık, camiler yaptık, yetmez mi?
Yeteeeeer!
Bu memleket nasıl bitti?
Önceden yazayım, uyarayım, bu yazının hedefinde ne doktorlarımız var ne de hastanelerimiz!
Sıkıntım veya derdim ne doktorlarımızdır ne de hastanelerimiz!
-*-*-
Bir ablam var…
Emekli eczacı…
Benden bir buçuk yaş büyük; Mart’ta 60 oldu…
-*-*-
Cuma günü ama 1 Mayıs Cuma değil, ondan önceki Cuma günü, Gaziveren’de Enver abimizin (Enver Öztoprak) cenazesine gitti, düştü ve omuzunu kırdı!
-*-*-
Dediğim gibi, mesele ne doktordur, ne hastane!
-*-*-
Anlatayım!
-*-*-
Yeşilyurt’taki devlet hastanesine götürdüler; Lefkoşa’ya sevk edildi…
-*-*-
Aynı anda ben de Lefkoşa’daki devlet hastanesine gittim…
Doktorlar, doktor, hastabakıcılar, hemşireler, çok ilgilendi!
-*-*-
Hasta sayısı aşırı!
Yani çok kalabalık!
Aşırı!
-*-*-
Ameliyat lazım!
Küçük bir ameliyat!
Merak etmeyin!
-*-*-
Ne zaman?
Git gel, gel git!
Pazartesi!
Salı!
Çarşamba!
Perşembe!
-*-*-
Tekrar ediyorum, mesele ne doktorlarımızdır ne de hastanelerimiz!
-*-*-
Mesele nüfusun yoğunluğu ve kalabalıklığı karşısında, teslim oluşumuzdur!
Mahkemelerin durumu hastanelerden daha kötüdür!
-*-*-
Perşembe, ablam patlıyor!
Eniştem kızıyor!
-*-*-
Ve özel bir hastaneye gidiyorlar!
Bu arada, devlet doktoru, hakkıdır, bir şikayetim de yok, özelde ameliyatı Perşembe akşamı yapıyor!
-*-*-
Bakın defalarca yazdım yazacağım!
Mesele doktorlarımız ya da hastanemiz değildir!
-*-*-
Mesele, “bu memleket bitti” meselesidir!
-*-*-
Sadece hastaneler değil; mahkemeler, okullar “içinden çıkılamaz” ve “düzeltilemez” bir yoğunluk ya da yabancı nüfus işgalindedir!
-*-*-
Ablamın parası vardı, bir haftalık gecikmeyle de olsa ameliyatını gitti özelde yaptırdı!
-*-*-
Peki fakir fukara ne yapsın?
-*-*-
Ölsünler canım!
-*-*-
Ezan sesi işitiliyor mu?
İşitiliyor!
Bayraklar gönderde mi?
Evet!
O zaman sorun yoktur!
Rumlar da silahlanıyor ya…
Yeşilırmak’ın toprağı, hırsızlık, ganimet toprak değildir! Alın teridir ve ekmek teknesinin ta kendisidir! Buradaki su yer altını besler, fazlası da fotoğraftaki gibi denize akacaksa akar!