Yenilikçi Olmak ya da Olamamak

Salih Sarpten

 

“50 En Yenilikçi Ülkeler” sıralamasında, Güney Kore dünyanın en yenilikçi ülkesi seçilirken, Almanya ikinci ve İsveç üçüncü oldu. Ülkeler; Ar-Ge araştırmaları, imalat katma değerleri, üreticilik, patent aktiviteleri, yüksek teknoloji yoğunluğu, yükseköğretim verimliliği ve araştırmacı yoğunluğu kapsamında yedi kritere göre sıralandı.  İlk yirmideki ülkeler şunlar: 1- Güney Kore, 2- Almanya, 3- İsveç, 4- Japonya, 5- İsviçre, 6- Singapur, 7- Finlandiya, 8- ABD, 9- Danimarka, 10- Fransa, 11- İsrail, 12- Rusya, 13- Avusturya, 14- Norveç, 15- İrlanda, 16- Belçika, 17- İngiltere, 18- Hollanda, 19- Kanada, 20- Avustralya.

Tahmin edeceğiniz gibi böyle bir sıralamada biz yokuz… Türkiye ise 50 ülke içerisinde 38’nci oldu. Sıralamada Türkiye en kötü puanlarını; üniversite mezunlarının iş dünyasına katılımı ve araştırmacı yoğunluğu kriterlerinden aldı…

Üniversiteler adası olmamıza rağmen bizdeki durumun da çok farklı olmadığını düşünüyorum. Üniversitelerimizin; araştırmacı yetiştirme, araştırma yapma, yeni keşifler, kuramlar ve bilgiler üretmeyi ya hiç amaç edinmemişler ya da amaçlar listesinin en alt sıralarına koymuş durumdalar… Üniversitelerimiz temel amacı, daha çok öğrenci parasını almak, daha çok öğrenciyi üniversite mezunu yaparak hayata salmak oluyor. Hal böyle olunca da ne yazık ki üniversite mezunlarımız diplomalı işsiz veya almış oldukları eğitimden çok daha farklı alanlarda çalışarak gizli işsizlik yaşıyorlar…

Bu durum sürdürülebilir değildir… Bu yüzyılda ‘’bilgi’’ ile sosyal hayat biçiminin her geçen gün değişmekte olduğunu ve buna bağlı olarak da yetiştirilmek istenen insan modelinin değiştiğini kabul etmekle işe başlamalıyız. Geçmişte yaptıklarımızın aynılarına yaparak ilerleyemeyeceğimiz ortada… Öte yandan bugün, geçmişte yaptıklarımızın daha kötüsünü, daha verimsizini ve daha karmaşık problemlere neden olacak biçimde yaptığımız da ortada…

Daha anlaşılır bir ifadeyle her kademede; sınavların eğitim sistemini esir almadığı, öğrenciyi merkeze alan, teknolojinin kullanıldığı, öğrencilerin okulu ve öğrenmeyi sevdiği bir ortam oluşturarak öğrencilerin derslere katılımlarını aktif hale getirerek daha etkili ve verimli ders yapacakları eğitimsel iklimi kurmayı başarmalıyız…

  Bu gerekliliği bize, içinde bulunduğumuz çağ söylüyor… Eğitim sistemimizde gelenekçi yaklaşımdan yenilikçi yaklaşımlara doğru adım atmalıyız… Bu adımların en önemlisi de teknolojinin içine doğan gençleri; düşünen, sorgulayan ve ne istediğini bilen bireyler haline getirme koşullarını yaratmaktır.

Bütün bunları da halkın anlayacağı bir kavramla anlatmaya çalışayım: Müfredatı değiştirmeliyiz. Prof. Dr. Yüksel Özden hocamız, “Eğitimde Yeni Değerler” kitabında bugünün müfredatlarının taşıması gereken iki özelliği şöyle izah ediyor.
1- Bugünün müfredat etkisiz kalmıştır: Müfredat ve sınavlarımız ezberleme, kelime hazinesi, genel anlayış, kalıp algılama vb. yetenekleri geliştirmeye programlanmıştır. Bireysel yetenekler, iletişim becerileri, ekip çalışma yeterliği, sezgi, muhakeme, yaratıcılık ve hayal gücü yetenekleri ne programlarda yer almakta, ne de test araçlarımızca ölçülmektedir. Oysa günümüzde bu tür yetenekler değer kazanmaktadır. Bu yüzden, müfredatımızın ve ölçme-değerlendirme araçlarının bu yeni değerlere yer vermesi gerekmektedir.

2- Bugünkü müfredat düşünmeyi engellemektedir: Düşünme; gözlem, tecrübe, sezgi, akıl yürütme ve diğer kanallarla elde edilen malumatı kavramsallaşma, uygulama, analiz ve değerlendirmenin disipline edilmiş şeklidir. Düşünme “mevcut bilgilerden başka bir şeye ulaşma” ve “eldeki bilgilerin ötesine gitme” şeklinde de tanımlanmaktadır. En çok bilinen düşünme şekilleri arasında eleştirel düşünme, problem çözme, bilimsel düşünme, analitik düşünme, hüküm çıkarmaya yönelik düşünme ve ilişkisel düşünme sayılabilir.

Her öğretim düzeyinde ders, içerik ve sunumu, öğrencilere eleştirel düşünmeyi öğretecek şekilde düzenlenebilir. Lise öğrenimini tamamlayan birey önyargı, tutarsızlık ve sunulan bilginin güncelliği konusunda bir değerlendirme yapabilmelidir. Lise mezunu bireyler olgu ile görüşü ayırt etme, temelsiz varsayımları saptama, önyargı ya da propagandayı fark etme, mantıklı çözümler üreteme ve olası sonuçları tahmin etme gibi yetenekleri okul yılarında kazanmış olmalıdırlar.

Aksi durumda ne yenilikçi bir eğitim ne de yenilikçi bir toplumun parçası olmaktan bahsedebiliriz. Geçmişe yani statükoya daha sıkı bağlanmaktan başka bir şey yapmış olmayız…

---------------------------------------------------------------

Biliyor muydunuz?

Dünyanın Aradığı Yeni Beceriler

Küresel anlamda yapılan birçok pedagojik araştırmada gelişmekte olan ülkelerin daha etkin temel becerileri öğretmeleri gerektiği ortaya çıktı. Çalışmalarda; aritmetik ve okuma-yazma temelleri yerine 21. yüzyıl becerilerini geliştirmek için gerekli pedagojilere ve teknolojilere yatırım yapılması öneriliyor.

Daha farklı bir ifadeyle, günümüzde ihtiyaç duyulan beceriler çok ciddi oranda değişmiştir. Gelecek yılları da düşündüğümüzde öğretimde artık daha farklı beceri eğitim sistemimize entegre etmemiz gerektiği apaçık ortada…

İşte dünyanın aradığı yeni beceriler: Liderlik… Dijital okur-yazarlık… İletişim… Duygusal öğrenme… Girişimcilik… Küresel vatandaşlık… Problem çözme… Takım çalışması-işbirliği…

-----------------------------------------------

Aklınızda Bulunsun

Tercih Sayısı Düşürüldü

YÖK, "2015 ÖSYS'de Lisans Programlarına Yerleşenlerin Tercih Listelerinin Tercih Sayısı Bazında İncelenmesi" raporu görüşüldü. Geçen yıl ÖSYS'de Kıbrıs ve yurtdışı üniversiteleri dışındaki lisans programlarının genel ve okul birinciliği kontenjanlarına yerleşen 467 bin 15 kişinin tercih listeleri incelenerek hazırlanan raporda, adayların 30 tercih hakkından ortalama 17’sini kullandığı tespitine yer verildi

Genel ve okul birinciliği kontenjanlarına yerleşen 467 bin 15 adayın, 483 farklı isimdeki lisans programına yerleştirildiğinin belirtildiği raporda, bu programlardan sadece 59’unda, yerleşen adayların 20'nin üzerinde tercih kullandığı belirtildi.

Rapora göre, lisans programlarına yerleşenlerin tercih formları incelendiğinde ise yerleştiği program ile aynı ismi taşıyan programları tercih etme oranı yüzde 36 olarak belirlendi. Bu da adayların yaptıkların ortalama 17 tercihten sadece 6'sını, yerleştikleri bölüm ile aynı isimli programlara ayırdıklarını gösterdi.

Lisans ve ön lisans kontenjanlarının tamamı değerlendirildiğinde, 2015'te tercih yapan 983 bin adaydan yüzde 52'sinin ilk üç tercihine yerleştiği görülürken, yüzde 79'unun ilk on tercihine girdiği, 25-30 tercih sırasına yerleşenlerin oranı yüzde 5 civarındayken 24 ve üstü tercih sırasına yerleşenlerin sayısının az olduğu tespit edildi.    

Bu bulgular sonucunda YÖK, aday öğrencilerin tercih kılavuzunda doldurduğu 30 olan üniversite tercih sayısını 24 olarak belirledi. Bundan böyle öğrencileri tercih tablosunda 30 değil, 24 program tercih etme hakkı olacak.