ABD’nin İsrail’le ortaklaşarak sürdürdüğü ‘sınırlı askeri operasyon’, İran rejimi için artık bir varoluş savaşına dönüştü.
Aslında ABD’nin bölgeye yaptığı askeri yığınağın niteliğine bakıldığında, bu eylemin sınırlı bir askeri operasyonun çok ötesinde olduğu daha ilk başta anlaşılmıştı.
Bu savaşın, diğerleri gibi, sivil insanlara verdiği zararlar karşısında dünya neredeyse çaresiz kalırken iki taraf artık başladıkları noktada değiller.
Savaşın sonunda -eğer şimdiki daha kapsamlı bir savaşın habercisi değilse- tarafların nerede konum alacakları tam olarak belli değil. Ama elbette, birtakım sonuçlar şimdiden anlaşılabiliyor.
ABD, bu şavaşın yakın hedefi olarak görünen ‘İsraili koruma’ konusunda her eyleme girişebileceğini yeniden kanıtladı. Daha önce diplomasi yoluyla bir dizi bölge devletleriyle İsrail arasında ilişkiler normalleştirilmişti. Buna en son olarak, Esad sonrası Suriye eklenmişti.
İran’ın etki alanına giren ve Rusya’nın aktif olarak askeri varlık bulundurduğu Suriye, önce İsrail’in vur-kaç hava saldırılarıyla kontrol altında tutuldu, gücü zayıflatıldı ve Esad’ın devrilmesiyle İsrail’e tehdit oluşturamayacak bir statüye itildi.
Bölgede İran’ın Hizbullah örgütü aracılığıyla etkili olduğu Lübnan’da da paralel bir gelişme oldu.
Zayıf Lübnan ordusuyla birlikte yasal olarak silah kuşanan ve İran tarafından her türlü modern silahlarla donatılan Hizbullah örgütü İsrail’in sonu gelmez saldırılarıyla küçültüldü. Şimdi bu örgütün askeri anlamda tasfiyesine ve siyasal sistem içinde elde ettiği yasal statüye son verme aşamasına gelindi.
Hamas’ın Gazze’de elde ettiği yasal statüyü kendi ayaklarına kurşun sıkarak yerle bir etmesinin ardından, Hizbullah da ayni süreci izlemektedir.
Benzer bir kaderi, büyük ihtimalle Irak’ta bulunan İran yanlısı silahlı gruplar da paylaşacaktır.
Ama ABD-İsrail ikilisi, bir yandan İran’ın etki alanını ortadan kaldırmaya çalışırken, son eylemleriyle de tehdidin merkezi ve ideolojik-finansal kaynağı olarak görünen İran rejimine son vermeye yöneldi.
İran rejimi, Humeyni’nin 1979 yılında Tahran havaalanına inmesiyle başlayan süreçte, bölgesel bir güç olmayı ve İslam dünyasına liderlik etmeyi planlamıştı. Geline açamada bu iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı.
İran elde ettiği etkiyi sürdürerek gücünü korumayı hayal ederken, şimdi rejimin ayakta tutulması sorununu konuşuyor.
İran herhangi bir koşulda üstün gelemeyeceği ABD ile kavgaya turtuşmayı kabul ederek, aslında intihar etmiştir.
Peki tüm bunlara rağmen İsrail güvende olacak mıdır?
Bu soruya olumlu yanıt vermek çok zordur. Bunun temel nedeni de bölgenin direnen tooplumsal dinamikleridir.
Elbette ABD-İsrail ikilisinin tek amacının ‘İsrail’e güvenlik sağlamak’ olmadığı açıktır.
ABD ayni zamanda, bölge üzerindeki denetimini artırmayı ve başka güçlerin girişini sınırlandırmayı amaçlamakta ve bu yolla Çin ve Rusya’yı dizginlemeye çalışmaktadır.
Aslında Rusya ve Çin, ABD-İsrail ikilisinin ‘İsrail’in güvenliği’yle ilgili eylemlerine neredeyse hiç ses çıkarmamıştır. Bu durum, İsrail jetlerinin Suriye’deki Rus birliklerine komşu Suriye ordusu hedeflerini hedef alırken, Rusya’nın büründüğü sessizlikten zaten anlaşılmaktaydı.
Ama konu, ABD’nin global siyasette tek başat güç olma hamlesine gelince durum bulanıklaşıyor. Bu iki devlet, en azından aktif çatışma alanlarında ABD’yi yıpratmak ve başat güç olma yolundan döndürmek amacıyla, çatışmanın diğer tarafına askeri, teknolojik ve siyasi destek vermekten niçin kaçınsın?
Bunun dışında, Rusya ve Çin’in yakın bağlaşığı olararak görünen İran’ı korumaya dönük ciddi bir askeri eyleme girişebilir mi?
Bundan şimdilik kaçındıkarı çok açıktır. ABD bölgeye bunca askeri yığınağı yaparken, Rusya-Çin ikilisi bu gidişatı seyretmekle yetinmişti.
Eğer çatışma bölgesel kalmaya devam edecekse, etkilerinin de bölgesel düzeyde sınırlı kalacağı söylenebilir.
Ama, bu sınırlılık, ciddi sonuçların ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez.
Yani 3. Dünya savaşı dışında da önemli değişimler kapıda belirmiş durumdadır.
Kapıda beliren olgu, İsrail’in yeni bölgesel kimliğiyle ilgilidir.
İsrail’in komşu devletlerle ya da devlet dışı aktörlerle tutuştuğu kavganın sadece ‘güvenlik’le alakalı olmadığı anlaşılıyor.
ABD-İsrail ikilisinin askeri eylemleri, diğerlerinin yanında, İsrail’in bölgesel bir güç olarak yükselmesine ve bu statüsünün tescil edilmesine de hizmet etmektedir.
Arap dünyasının büyük bir bölümüyle barışan İsrail’in İran rejmini alaşağı etmek için ABD’yle sürdürdüğü askeri eylemler ve diplomatik çabalar dikkat çekicidir.
İran rejimi’nin değiştirilmesini veya İsrail’e tehdit oluşturmayacak çekilde yeniden yapılandırılmasını, İsrail’in bölgesel bir güç olarak kabul edilmesini sağlamaya dönük eylemler olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bunun anlamı, dengeleri yeniden kurgulanan yeni bir Ortadoğu anlamına geliyor.
Bölgedeki gelişmeler, Esad rejiminin devrilmesi sürecinin tek başına bir anlam ifade etmediğini gösteriyor.
Şimdiki aşamada ortaya çıkan çok karmaşık ilişkiler ve sonuçlar arasında bazı konular önem kazanıyor:
- İran rejiminin yıkılması veya liderliğin değişimi yoluyla eski iddialarından vazgeçmesi İran’ın toprak bütünlüğünü nasıl etkileyecektir?
- İsrail’in bölgesel güç statüsünin tescil edilmesi, henüz ilişkilerini normalleştirmediği diğer bölge devletleri üzerinde hangi etkileri üretecektir? Kısaca sormak gerekirse, örneğin İsrail, Türkiye ile nasıl bir ilişki kuracaktır?
- Bölge hakimiyetini korumaya çalışırken uluslararası normları ayaklar altına alan ABD, bundan geri adım atacak mı? Yoksa Trump yönetiminin sonu mu beklenecek?
ABD-İsrail ikilisi ile İran arasındaki kavganın geldiği aşama en başta bu soruları akla getiriyor.