Yeni Bir Anlayışa Uyanmak...

Dr. Hasan Alicik


Toprak yolda kuzey batı yönünde ilerliyoruz.  ODTÜ Kalkanlı kampüsü yaklaşık üç, dört kilometre gerimizde kaldı. Yerleşkesi güzel. Bir yanında Akdeniz maviliği, diğer yanında  narenciye yaşilliği uzanıyor. Bu görselliği deniz, narenciye ve biraz da çam kokusu tamamlayınca insanda tarifsiz bir duygu uyanıyor. Hele başınızı batıya çevirdiğinizde, Güzelyurt körfezine taç gibi konan Trodosların mavimsi grili eteklerine serpilmiş Lefke ve Vuni Sarayı’nı görürsünüz.. “Cennet dedikleri yer burası mı acaba?”, demekten kendinizi alamazsınız.
O da ne!?
Aman Tanrım! Aman Tanrım!
Nefes almakta zorlanıyoruz...
Telaşla arabanın camlarını kapatmaya çalıştık, ne fayda...
Nedir bu başımıza gelenler!?
İnanamıyoruz...
Meğer cennetin sınırındaymışız...
Bir anda kendimizi çöplerin içinde bulduk. Ama çöplük mü, nedir? Anlayamadık.
Ne bir işaret, ne bir levha... Hiçbirşey yok...
Yol boyunca gelişigüzel dökülmüş irili ufaklı çöp yığınları uzanıyor. İsteyen istediği yere, istediği çöpü döküyor. Hayvan kemikleri, mutfak artıkları, molozlar, naylon poşetler...  öbek öbek. Kimisi kapkara duman çıkararak alev alev yanıyor. Kimisi öylesine orta yerde, çürümeye bırakılmış...
Kokudan duramıyoruz. Burnumuz yere düşecek gibi...
Binlerce karasinek, oğul oğul işbaşında... Arabanın camlarını kapayana kadar içeri doluştular.
Bir traktör geçiyor yanımızdan; arkasında ölü bir koyun ayaklarından bağlanmış, sürükleyerek götürüyor...  Çöp ve dumanlar arasında kayboluyor.
Ne ODTÜ, ne dağ, ne deniz... görünüyor.
Ne narenciye, ne çam kokusu... kalıyor.
Ne cennet kalıyor, ne de hoş bir duygu...
Bir anda, bir adımda herşey tersyüz oluyor, değişiyor...
Nasıl bir anlayışın ürünüdür bu?
Nasıl bir illet var ki gözlerimizi kör ediyor, aklımızı, duygularımızı dumura uğratıyor.
Hala üniversitelerin yanına çöplük, çöplük yanına üniversite kuruyoruz. Üniversitelerin yanına çöp dökmeye devam ediyoruz.
Neden böyle oluyor?
Suçlu kim? Belki bir yanımız...
Kim bilir...
Çöpleri atıp, kirlilikten şikayet eden; biz...
Çocuğumuzun işe alınmasını isteyip, torpilden şikayet eden; biz...
Kırmızı ışıkta geçen, sonra da kazalardan şikayet eden; biz...
Meyveye, sebzeye ilaç atan, toplayıp satan, sonra da kanser vakaları artı diye şikayet eden; biz...
Kendimize, zümremize, yandaşımıza ayrıcalık isteyen, sonra da adalet ve eşitliğin olmadığından, düzenin bozulduğundan şikayet eden; yine biz...
Mantık hep aynı mantık.
Anlayış hep aynı anlayış.
İdare et, bakalım ne olacak?
Ne olacağı var mı? Çöplüğe döndü. Daha ne olacak ki...
Eğer “Ben tamamım” benim dışımdakiler suçludur anlayışıyla devam edersek, işimizi tam yapmaz, “değerlere” doğru anlam yükleyemezsek çöplük büyüyecek, bozulma, yozlaşma artacak...
Nasıl ki bir bina yapılırken demirci demirinden çalarsa, işini tam yapmazsa; betoncu çimotosundan çalarsa; müteahhit kumundan, çakılından çalarsa; mühendis eksik hesaplama, mimar yanlış tasarım yaparsa ortaya bir eser çıkmaz. Çıksa bile sahte bir güzellik çıkar. En küçük sarsıntıdan moloz, çöp yığınına dönüşür. Toplum da böyledir.
Demirci, betoncuyu; betoncu, müteahhiti; müteahhit mimarı, mühendisi suçlayıp dursun. Kimse kendisine ayna tutmazsa, eteğindeki taşları dökmezse her yeni gün aynı binalar yapılmaya devam edecek. Molozlar, çöplük gittikçe büyüyecek. 
“Düzenin ölçüsü benim. Adalet, eşitlik bende başlar, bende biter.” diyerek kendi özeleştirimizi yapmamızın zamanı geldi. Yasalar ne kadar iyi olursa olsun uygulanabilirlik düzeyinin ölçüsü insandır, toplumdur.
Devlet de, siyaset de aynı...
Başımıza gelenlerden, yaşadıklarımızdan, geri kalmışlığımızdan az ya da çok yine kendimiz sorumluyuz.
Artık uyukudan uyanma zamanı geldi. Ya uyukuya doyup kendiliğinden uyanacağız, ya da birinin bizi dürtmesini bekleyeceğiz.
Eğer yeni bir anlayışa uyanmak istersek...