YATAĞIMIZDAKİ DÜŞMAN

Neşe Yaşın


Tipik bir durumdur: İnsan kendi ailesini dünyanın en garip ailesi sanır. Pek çok arkadaşım söylemiştir bana bunu. En iyi bildiğin odur da ondan öyle sanırsın belki… Özellikle biraz sıra dışı, istatistiklerin küçük dilimi içinde durumlar varsa. Sonra başka aileler hakkında bazı şeyler öğrenirsin ve aslında dünyada keşfede ede bitmeyecek, sayısız durum ve gerçeklik bulunduğunu, buna rağmen insan olmanın temelde çok benzer bir serüven olduğunu fark edersin.

İnsan kendi toplumunu, ülkesini de öyle sanır. Cümle tuhaflıklar bize mahsustur diye düşünür. En içerden tanıdığı için en acımasız eleştiriyi de kendi toplumuna yöneltir. Özellikle Modernizmin geç geldiği  “Yaralı Bilinç” coğrafyalarında daha da yaygındır bu… Onlar ve biz üzerine sürüp giden bir söylem vardır.

Benim çocukluğumda Kıbrıs’taki her şey eski sömürgecimiz İngiltere’deki ile kıyaslanırdı. “İngiliz’in yolları, İngiliz’in trafik düzeni, İngiliz’in hali tavrı” anlatılıp durur, bizim ne “ilkel” olduğumuz, onların ne “uygar” olduğu vurgulanırdı. İngiltere’ye gidip gelenler, oralarda gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırlardı. Müslüman’ın aklı bu kadardı. Bizler geri kalmıştık. Atı alan uygarlığın üst basamaklarına çoktan varmıştı. Londra’da terzilik yapan büyük teyzem, çocukluktan yeni çıktığım günlerde bana fincanı zarif bir biçimde tutup İngiliz leydileri gibi nasıl çay içeceğimi göstermişti.

Esas, yabancılar, onların hali tavrı tuhaf görünür diyeceksiniz de; belirli bir uzaklıkta gerçekleşir bu… Yani bizden olmayanların farklılığı ve tuhaflığı normal bir durumdur. Kabul görmüştür. Merak uyandırır yalnızca… Bizim de zaten derdimiz, kim bilir başkalarına ne kadar tuhaf görünüyor olduğumuzdur. Aidiyet kurduğumuz toplum yüzümüzü kızartmasın, dışarıdakilere makul görünelim isteriz.

Aslında her ülkenin kendi tuhaflıkları vardır. Yıllar önce okuduğum, Hans Magnus Enzensberger’in “Ah Avrupa” adlı kitabı geldi aklıma. Enzensberger, kitabın her bölümünde farklı bir ülkeyi inceleyerek  rasyonellikle özdeşleşmiş Avrupa’da ne gariplikler olduğunu gösterir. İtalyan taşkınlıklarından, Macar karmaşasından, Norveç çağdışılığından, Portekiz kuruntularından filan söz eder.

Toplumların kendilerine ve başkalarına dair algılarını dinlemek ilgimi çeker çok. 2000 yılında 107 Avrupalı yazarla beş haftada 14 Avrupa şehrini ziyaret ettiğimiz Edebiyat Ekspresi’nde böylesi gözlemler yapmıştım.

Dışarıya kendini kusursuz ve iyi gösterme, kol kırılır yen içinde kalır tavrı vardır ya; son derece zararlıdır bu... Ülkesinin zaaflarını, yen içindeki kolu anlatan yazarlar lanetlenmiş ve dışlanmışlardır. Kendi köyünde aziz olamazsın derler. Sadece seni zaaflarınla yakından tanıdıkları için değildir bu… Onların ipliğine pazara çıkaracak malzemeye sahip olduğunu bildikleri içindir de…

En yakınındakiler senden nefret edip seni dışlamaya en yatkın olanlardır. Sırlarını biliyor olduğundandır bu. Sana çok yakın olmuş ve bütün zaaflarıyla sunmuşlardır kendilerini… Gün gelir, bundan ürkerler. Bildiklerin onları rahatsız eder. Bunu başkalarına aktarabileceğin korkusuyla senden nefret ederler. Yüzleşmekten korktukları geçmişleridir onları  esas rahatsız eden. En yakınlarındakiler, en içerden tanıyanlar olarak bunları deşifre edebileceğin endişesiyle düşmanlaştırırlar seni. Anılar ve paylaşımlar çoğaldıkça ilişkiler daha da sağlamlaşır sanılır ama aslında pamuk ipliğine bağlıdır her şey. Zaman, sağlamlaştırdığı kadar yıpratır da ilişkileri…

Bize en çok benzeyenler, en içerden tanıyanlar, nefret duymaya en yatkın olduklarımızdır. Bir zamanlar sevgili, kanka,  karı-koca olanların sonradan nasıl can düşmanı oldukları malumumuz.

Sürekli bir maske ile dolaşmamızı dayatıyor toplum. Kamusal alanda yarattığımız ve korumak durumunda olduğumuz imajlar,  gerçek kendimizi inkar etmemizi getiriyor. Bizi zaaflarımızla bilip kabul edenler bir yandan en yakınımız olurken bir yandan da sahte imajlarımızı tehdit eden düşmanlarımıza dönüşüyorlar.

İnsanı ve onun mutluluğunu temel alan bir sistem kurulmamış çünkü dünyada… Her an birilerinin bizi yıkıp yok edeceği endişesi ile sürdürüyoruz hayatlarımızı… En sevenlerin bile her an ihanet edebileceğinin bilgisi  en acıtıcı olan… Çok iyi biliriz ki ne kadar çıplaksak o kadar savunmasızızdır. Aşk yatakları nefretlerin döllendiği yerlerdir işte bu yüzden… En sevdiklerimiz,  gün gele bize en düşman…