“Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar…” (3)

Sevgül Uludağ

Avustralya’dan çok değerli arkadaşımız, araştırmacı-yazar, grafik sanatçısı, akademisyen, “Tales of Cyprus” yani “Kıbrıs’tan Hikayeler” internet sayfasının kurucusu Konstantinos Emmanuelle, yaşlı Kıbrıslılar’ın kendisine “Tales of Cyprus” için anlattığı öykülerden seçmeler yaptı… “Tales of Cyprus” kurucusu Konstantinos Emmanuelle’in “Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar”a dair yazısını okurlarımız için derleyip Türkçeleştirdik.  Üçüncü bölümde, Konstantinos Emmanuelle özetle şöyle yazıyor:

***  Kloe Gavriel (evlenmeden önceki soyadı Pavlu idi), 1944’te, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru babasının köyü Anoyira’ya dönüşünü hatırlıyor. Şöyle anlatıyor: “Henüz 12 yaşındaydım ve okuldaydım, birden arabaların borularını çalarak geldiğini duydum. Kısa süre sonra da bir çocuk sınıf kapısını açarak öğretmene “Kloe hemen eve gitsin! Babası savaştan döndü!” dedi. Bu haberi duymak beni şoke ettiydi. Ben babamın ölmüş olduğunu sanıyordum. Hepsimiz de onun savaşta öldürüldüğünü zannediyorduk. Dört uzun yıl geçmişti o savaşa gideli ve tek bir satırlık mektup ya da haber alamadıydık. Nerede olduğu hakkında da hiçbir fikrimiz yoktu. Kıbrıslı bazı askerlerin, Girit’te Mayıs 1941’de Almanlar tarafından yakalandığına dair söylentiler duyduyduk. Babamın da 1940 yılında tüm diğer gönüllülerle birlikte Yunanistan’a gönderilmiş olduğunu biliyorduk, bu yüzden en kötü şeyin başına gelmiş olmasından korkuyorduk.

O gün evden okula doğru ne kadar hızlı koştuğumu hiç unutamam. Sanki de uçuyordum ya da havada süzülüyordum, o kadar hızlıydım ki… Eve yaklaştığımızda, babamın İngiliz üniforması giymiş vaziyette, avlumuzda, büyük bir kalabalığın ortasında durduğunu gördüydüm. Sanki de tüm köy onu selamlamak için avluda toplandıydı. Beni görünce babamın yüzü büyük bir gülüşle aydınlandı ve bana doğru koşarak beni kaptı ve havaya kaldırdı. İnanılmazdı. Bugüne kadar babamın beni ne kadar yükseğe kaldırmış olduğunu hiç unutmuyorum.

Babamın gemisi Leymosun’da limana demir atar atmaz, babam doğrudan Solomi’nin Kahvesi’ne gittiydi ki kendisini orada bazı köylüleri tanıdıydı. Anoyira’dan Pavlos Kurtellos’un geri döndüğüne dair haberler derhal yayılacaktı. Onu Leymosun’dan köyümüze konvoyla ama kimin en önde götüreceği hakkında yazı tura atmışlar ve birinci yeğenimiz Dimitraki, konvoyun başına geçme hakkını kazanmıştı. Köye girerken arabaların borularını çalıyorlar ve en sevdikleri oğlularının köye dönüşünü anons ediyorlardı…”

***  Hristodulos Protopapa ise İkinci Dünya Savaşı’nda Kıbrıs Gönüllüler Ordusu’nda hizmet etmiş bir diğer Kıbrıslı’ydı… “Filistin’de hizmet etmek üzere yurtdışına gönderilmiştim” diye anlatıyor… “Bir gece Nasıra’ya konuşlandırımıştık ki iki güzel Yahudi kız bana ve arkadaşıma yaklaşarak sohbete başladı. İngilizce konuşuyorduk. Bu kızlar bizlerle flört ediyordu. Kıbrıslı olduğumuzu keşfedince, ilgileri sona erdi ve yanımızdan ayrıldılar. Sonradan öğrenecektik ki bu kızlar Filistin’deki Yahudi savaşçılar tarafından İngiliz askerleriyle flört ederek onları tuzağa düşürmek için gönderilmekteydi. Çok şükür ki Yahudiler biz Kıbrıslılar’dan hoşlanıyordu. Ertesi günü iki İngiliz askeri bir ara sokakta öldürülmüş vaziyette bulundulardı. Biz de Kıbrıslı olmasaydık, başımıza gelecek olan bu olabilirdi…”

***  Panayotis Yannudis ise bana 1940’lı yılların sonları ile 50’li yılların başlarında Leymosun’da büyümek ve yerel sinemalarda çalışmakla ilgili harika öyküler anlattıydı. Eğer Ekim 1935’te bir kaçırma girişimi başarılı olmuş olsaydı, Panayotis’in hayatı bambaşka bir yöne doğru gidecekti. Buna göre Panayotis’in annesi İrini Hanım, Koloş köyündeki Apostol Luka panayırına gitmeye karar vermişti. İrini Hanım, kollarındaki Panayotis bebekle kiliseye giden uzun kuyruğa girmişti ki tuhaf bir kadın ona yaklaşarak, “Bana bebeğini ver tutayım, sen da git kilisede mumunu yak da gel” demişti. İrini de isteksizce bebeği bu kadına uzatmıştı, sıcaktan bunalmış vaziyetteydi. Bir süre sonra kiliseden çıktığında o tuhaf kadın da, Panayotis bebek de ortada yoktu. İrini Hanım paniğe kapılmış ve panayırda hızla koşup bağırarak bebeğini aramaya başlamıştı. Sonra da o tuhaf kadının, kollarında Panayotis bebeke birlikte bir otobüse doğru koştuğunu görmüştü. İrini Hanım koşup bu kadını yakalamayı başarmıştı. İki kadın itişip kakışmış ve İrini, bebeğini bu kadının kollarından koparıp almayı başarmıştı. Çok şükür bir polis olay yerine gelmiş ve kısa süre sonra İrini, bebeğin gerçek annesinin kendisi olduğuna dair polisi ikna edebilmişti çünkü bebeği emzirmekteydi. Polis öteki kadını kovalamış ve o da kolları boş vaziyette otobüse binmişti. Bu korkunç olaydan sonradır ki İrini Hanım, otobüs şöförünün bu tuhaf kadının kocası olduğunu, onların Pitsilya bölgesinden geldiklerini ve bunun ilk çocuk kaçırma girişimleri olmadığını öğrenecekti…

***  1950’li yılların sonlarında bir insanın neden Kıbrıs’tan ayrılarak başka bir ülkeye göç etmek istediği konusu beni hep meraklandırmıştır. İkinci Dünya Savaşı ardından binlerce Kıbrıslı, kendi deyişleriyle “daha iyi bir hayat bulma” umuduyla Kıbrıs’tan ayrılmışlardı. “Daha iyi bir hayat”, istihdam, düzenli bir gelir, düzgün bir ev ve bazı durumlarda eğitim anlamına geliyordu.

***  Erasmia Stavru, eşi George’un Kıbrıs’tan ayrılmaya karar verdiği günü çok iyi hatırlıyordu. Şöyle anlattıydı bunu:

“1947 senesinde evlendiydik ve eşim Avustralya’ya gitmek üzere 1950’de beni Kıbrıs’ta bırakmıştı. Onun gitmesini istemiyordum. Altı aylık hamileydim Niki bebeğimize ve ilk çocuğumuz Stavros da henüz iki yaşındaydı. Ama benim George’um gitmekte kararlıydı. Kıbrıs’taki hayattan nefret ediyordu. 1949 yılında ektiği ürünler olmayınca, gitmeye karar verdi. Çok üzgündüm. Hatta limanda düşüp bayıldıydım. O kadar çok ağladıydım ki. O bana, evlatlarının kendisininkine benzer bir hayat yaşamasını istemediğini söylediydi. Avustralya’da çok iş olduğunu anlattıydı. Ne diyebilirdim ki…”

***  Okula gitmeye gelince, konuşmuş olduğum pek çok Kıbrıslı, ancak birkaç sene ilkokula gittilerse, şanslı sayılıyorlardı çünkü okuldan alınıp ailelerine çiftliklerinde yardım etmeye koşuluyorlardı. Haralambos Athanassiu ise, öğretmen onu sürekli dövdüğü için okula olan ilgisini kaybettiydi. Şöyle anlattıydı bunu bana: “Öğretmenimiz Bayan Kiriaki, Marulla adlı bir kızdan sınıfa göz kulak olmasını istiyordu, kendisi dışarı çıktığı zaman… Eğer birisi densizlik yaptıysa, Marulla onun adını karatahtaya yazıyor ve böylece Bayan Kiriaki de o öğrenciye ceza veriyordu. Hiç anlamadığım bir nedenden ötürü, Marulla sürekli olarak benim adımı karatahtaya yazmaktaydı. Nedenini bilmem ama sürekli benimle uğraşıyordu. Oturduğum yerde kıpırdansam bile Marulla karatahtaya koşup adımı yazıyordu. Her gün karatahtaya yazıldığım için Bayan Kiriaki beni sürekli dövüyordu. Bir nar ağacından kestiği bir çirpiyi kullanarak bana vuruyordu ki bu da çok ağrıtıyordu. Bir gün beni döverken çirpiyi elinden kapıp ona vurdum. Bu büyük bir hataydı. Bayan Kiriaki beni Müdür’e götürdü, o da beni daha da beter dövdü. Okula ilgimi kaybettiğim gün olduydu bu. Artık burama kadar geldiydi…”

***  Ancak röportaj yaptığım insanların çoğu hoş ve huzurlu anılara sahipti. Ancak ikide bir ailelerini ve toplumlarını travmatize eden bir olayı hatırlayıveriyorlardı… Andonis Tumburu da böylesi bir durumdaydı. Andonis küçük bir oğlan çocuğu iken, köyü Aşşa’da bir cinayet işlenmiş ve bu da onun hayatını tepetaklak etmişti. Ailesinin ricası üzerine korkunç detaylara burada yer vermeyeceğim. Şöyle anlatmıştı Andonis bu durumu: “13 yaşındaydım ve 1941’in sıcak bir Ağustos günü yatağımda uyuyordum. Aniden aşağıdaki odadan yükselen korkunç bir çığlıkla uyanıştım, sanki de bir domuzu boğazlıyorlardı. Sonra da bir polisin sürekli hıçkırarak ağlayan annemle konuştuğunu duydum. Yattığım yerden polisin anneme, babam Yannis’in bir adamı öldürmesi nedeniyle tutuklandığını söylediğini duydum. İlerleyen saatlerde babamın, görümcesine köyden kötü bir adamın saldırısını durdurmak üzere onu savunmaya koştuğunu öğrenecektim. Bu kötü adam, çeşitli defalar bu dul kadından uzak dursun diye uyarılmıştı.” Andonis’in babası, İngiliz hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılarak asılmasına karar verilmişti. Andonis’in annesi Margaru, ailenin tüm mülklerini satarak 600 liralık hukuki harcamaları karşılamaya çalışmış, böylece Yannis’in idam cezası, ömür boyu hapse çevrilebilmişti.

***  Ellu Tumburu ise (evlilikten önceki soyadı Spanu) babası Mihalis’le birlikte katır arabasıyla torbalar dolusu pamuk, un ve buğdayı satmak üzere Lefkoşa’nın pazarlarını dolaştığı güzel çocukluk hatıralarını anlatıyor. “Kentin kapılarına varmak üzere dolunay olduğunda geceyarısı Aşşa’dan ayrılırdık” diye hatırlıyor. “Babamın katır arabasında her zaman bir feneri olurdu, böylece önüüzü görebilirdik. Annem Eftihiu ise yolda bize haydutların saldırmasından korkardı ama çok şükür hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Bir gece babam yolda uyuyakaldı. Gün doğumunda uyandığı zaman katırlarının kendisini ve arabayı doğrudan Lefkoşa pazarlarına götürmüş olduğunu görmek ona sürpriz olduydu. Katırlar, belli ki yolu biliyordu…”

***  Ellu da, yabancı bir ülkeye göç etmek istemeyen bir diğer Kıbrıslı kadındı. “Eşim Kiriakos hayatını kazanmak için çetin bir mücadele veriyordu. Beş çocuğumuz vardı ve yaşadığımız Mesarya bölgesinde korkunç bir kuraklık vardı. Kiriakos bir traktör ve yedi inek almak için borçlandıydı fakat taksitleri ödemekte zorlanıyordu, borçları ödemek için herşeyimizi, ailemizin evini bile satmak zorunda kaldıydık. Korkunç bir dönemdi. İşte o zaman Kiriakos, Kıbrıs’tan ayrılmamıza karar verdi. Ben gitmek istemiyordum. Adadan ayrılacağımız gün gelip çattığında ağlayarak evde saklandım, bir arkadaşım gelip valizlerimi hazırlamama yardım etti ve evlatlarımla birlikte otobüse bindik. Tüm köy ahalisi bizi yollatmaya geldiydi. Otobüsü sarmışlardı, herkes ağlıyordu…”

***  Themis Yanni ise üvey annesinin elinde geçen çocukluğunun ne kadar zor olduğunu hatırlıyor. “Ben doğduktan kısa süre sonra annem öldiydi” diyor. “Böylece babam, çocuklarına baksın diye bir başka kadınla evlenmeye karar verdi. Ne yazık ki evlendiği kadın o kadar da iyi birisi değildi. Dokuz yaşında bir kızı olan dul bir kadındı ve hem bana, hem de iki küçük kardeşime çok kötü davranıyordu. Bizden kurtulmak istiyordu sanırım, böylece kızı babamın tüm mirasına konabilecekti. Şeytani planını, babamla evlendikten hemen sonra uygulamaya başladı. Bir gün kızkardeşim Hristina’yı yere düşürdü, bunun kaza olduğunu söyledi. Ne yazık ki kızkardeşim düştüğünde kafasını vurdu ve vefat etti. Sonra da beni ve kardeşim Efstathios’u ödürmeye çalıştı, bize buğday kepeği karıştırdığı bulgur pilavı yedirmeye çalışıyordu ki babam, onu tam da bunu yapmaya çalışırken yakaladı ve evden kovdu…”

***  Themis, üvey annesinden kurtulduktan sonra Baf’ın İnya köyünde başarılı bir kahvehane açıp çalıştırmaya başladı. “Kahvehanemin çok popüler olmasının nedeni, adamların arka odada kumar oynamalarına izin vermemdi. Müslümanlar ve Hristiyanlar kahveme birlikte gelerek “Şemo” denilen bir kağıt oyunu oynuyorlardı. 1940’lı yıllardaydı bu. Bazan günde iki lira kazandığım bile olurdu. Çok para kazanıyordum ama kumar, Kıbrıs’ta yasaktı. Bir gün kahvehaneme yanında bir polis çavuşuyla birlikte bir polis çavuşu geldi. Arka odadan haberdardı ve bana şöyle dedi: “Eğer bu kahvehanede beleşe yeyip içmeme izin verirsen, arka odada yaptıklarını görmezden geleceğim…” Kulaklarıma inananmıyordum. Bu polis bana koruma teklif ediyordu. Ve korudu da beni. Yasadışı kumar nedeniyle İngiliz yetkililer ne zaman kahvehanemi soruşturmaya çalışsalar, Çavuş bana önceden telefon ederek beni uyarıyordu. Elbette, köydeki tek telefonun benim kahvehanemde olmasının da yararı vardı…”

***  Themis’in yasadışı kumar oynanan kahvehanesi “Kudrupi’nin Kahvehanesi” olarak bilinmekteydi. “Çok para döneceği zaman bir kişiye para veriyor ve onu damda nöbetçi olarak oturtuyordum. Köye gelmekte olanlar arasında herhangi kuşkulu bir kişi görürse, kahvehanenin arka odasında bulunan zili çalan bir ipi çekiyor ve zil çalıyordu. O zaman kumar oynayanlar tüm kağıtları ve parayı saklıyor ve herşey normalmiş gibi yapıyordu… Çılgın bir dönemdi bu. Bazı geceler bazı adamların 30 liraya kadar kumar oynadığı oluyordu. O günlerde bu, bir insanın yıllık kazancı gibiydi. Nakit paraları yoksa, mülkleri, hayvanları ya da çuvallar dolusu tahıl üstüne kumar oynuyorlardı. Zengin olma umuduyla ortaya sürebilecekleri herşeylerini kumar masasına sürüyorlardı…”

***  İraklis Lambru ise gençliğinden kendisine çok sadık olan köpeciği Goççini’yi hatırlıyor… “Ona Goççini diyorduk ama kızıl bir köpek değildi. Bu köpeğin ailemizi ne çok sevdiğine inanamazdınız. O kadar akıllı bir köpekti ki… Ovalara giden keçilerimize eşlik ediyordu sabahları ve akşamları da onları mandraya geri getiriyordu. Herhangi bir keçi sürüden ayrılacak olsa veya başka birine ait arazide kalacak olsa, Goççini onları sürüye geri dönmeleri için yönlendiriyordu. Bir keresinde yaz aylarında babam Lambros’la birlikte Lefke’ye gittiydik yaya olarak, hasat için. Köpeğimiz Goççini’yi evde bıraktıydık. Lefke’ye vardığımızda babamla ben buğday tarlalarında, yıldızların altında uyumaya yattık. Ertesi sabah uyandığımızda bir de ne görelim, Goççini ayaklarımızın ucunda uyuyordu! Tüm gece boyunca köyümüz Varişa’dan (Yağmuralan – S.U.) yürüyerek Lefke’ye kadar gelmiş ve bizi bulmuştu. On millik bir mesafeydi bu. Ne harika bir köpekti…”

***  İraklis Lambru’ya eşi Stavrulla ile nasıl tanıştığını sorduğumda, çok muzip ve heyecanlı bir hale gelmişti… “Stavrulla, küçük kızkardeşim Andrulla ile ahbaptı. Onu her zaman Karavostasi’de (Gemikonağı – S.U.) görüyorduk. Annesi Eleni ile kahvehanenin önünden geçiyordu, ben de kahvehanede oturup gazete okurken onların geçip gittiğini görüyordum” diyor. Ancak eşi Stavrulla, şakavari biçimde koluna vurarak “Yalan söyleme!” diyor. “Beni görmek için her zaman fırsat kolluyordun. Hatırlarım da bisikletinle tüm köyü dolaşıp beni arıyordun. Her yere gidip bakıyor, belki beni görmeyi umuyordun. Aniden yolumuza çıkıyordun bisikletin üstünde ve durup annemle selamlaşıyordun. Sırf bana bakabilmek için kaç defa yolda bizimle karşılaştığını, durup anneme selam verdiğini hatırlamaz mısın?” O zaman İraklis şaşkın gibi durup omzunu kaldırıyor, “Bunların hiçbirini hatırlamam” diyor muzip bir gülüşle. Stavrulla kahkaha atarak “Hah!” diyor ve bir kez daha omzuna şakacı biçimde vuruyor…

(Üçüncü bölümün sonu)

(Bu sayfadaki tüm fotoğraflar, TALES OF CYPRUS sayfasından alınmıştır.)

(TALES OF CYPRUS’ta Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).