Avustralya’dan çok değerli arkadaşımız, araştırmacı-yazar, grafik sanatçısı, akademisyen, “Tales of Cyprus” yani “Kıbrıs’tan Hikayeler” internet sayfasının kurucusu Konstantinos Emmanuelle, yaşlı Kıbrıslılar’ın kendisine “Tales of Cyprus” için anlattığı öykülerden seçmeler yaptı… En sevdiği öykülerden seçmeleri bir araya getiren Konsantinos Emmanuelle’in bu konuda yayımlanmış kitapları da var… Özellikle Kıbrıs’tan Avustralya’ya göç etmiş olan Kıbrıslırumlar’ın yanısıra bazı Kıbrıslıtürkler’in hikayelerini de kaleme almış bulunan Konsantinos Emmanuelle, yaşamını Avustralya’da sürdürüyor. Orada doğup büyümüş, orada okula gitmiş, orada bir üniversitede ders veriyor… Ancak Kıbrıs, onun da kalbinde büyük bir yer kaplıyor ve yaşlı Kıbrıslılar’ın anılarını toplayıp kayıt altına almayı sürdürüyor…
“Tales of Cyprus” kurucusu Konstantinos Emmanuelle’in “Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar”a dair yazısını okurlarımız için derleyip Türkçeleştirdik. Bu ilk bölümde, Konstantinos Emmanuelle şöyle yazıyor:
*** Bugün sizlere “Tales of Cyprus” (“Kıbrıs’tan Hikayeler”) için yaşlı Kıbrıslılar’ın benimle paylaşmış olduğu canlı hatıralarından derlediğim en sevdiğim öyküleri sunmak istiyorum… Rahatınıza bakın, bir bardak şarap alın ve bu yeni yazı dizimin birinci bölümünü okuyarak keyfini çıkarın…
*** Yaşlı Kıbrıslılar’la röportaj yaparken öğrendiğiniz şey, bazan onları dürtmeniz ve geçmişe dair özgün hatıralarını ortaya çıkarmak için onlara yardım etmeniz gerektiğidir. Teyzem Frosso’nun başlangıçta geçmişine dair herhangi bir şey hatırlamak için nasıl da mücadele ettiğini hatırlıyorum… “Sana ne anlatabilirim ki?” diyordu. “Fakirdik. Hayat zordu. Hepsi bu! Daha ne söylememi isten ki?” diye konuşuyordu. Ondan daha fazla bilgi almak üzere onu dürttüğüm zaman ancak Froso Teyze, iyi bir öykü anlatabilmişti…
*** “Babanın bir atı yok muydu?” diye sormuştum ona. “Komşularınız sizin evden neden yakacak çalıyordu?” Bazı insanlar doğal öykü anlatıcıları iken, bazıları geçmiş hatırlamakta ya da yalnızca geçmişle ilgili konuşmakta dahi zorluklar yaşıyorlar. Bu belki de utangaçlıklarından ya da belki de bir yabancıyla “neyi paylaşıp neyi paylaşmamak” konusundaki bir tür temkinden kaynaklanıyor olabilir. Bazı durumlarda insanlar hayatlarının önemli anlarını unutup gitmişlerdir. Bazı durumlarda da hatıraların çılgınlığından ötürü insanlar ya abartmaya ya da gerçeği çarpıtmaya çalışırlar.
*** Öyle insanlarla röportaj yaptım ki geçmişlerine dair hatırladıkları ve anlattıkları zaman içerisinde değişmiş ve nihayetinde anlattıkları hikayeler ve veriler de değişmeyi sürdürmüştü. O nedenle benim için bir insanın belleği yavaş yavaş bulanıklaşmadan önce, mümkün olduğunca çok bilgiyi toparlayıp belgelemek önemliydi…
*** Babam Militiadis Neofitu, Kıbrıs’taki hayatına dair pek çok öykü anlattı bana. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunlar herhalde bir düzine kadar hikayeydi ve bunları durmaksızın tekrarlıyordu. En sevdiği hikayelerden biri NAAFİ ile ilgiliydi. Babam 18 yaşındayken, Lefkoşa’da bir İngiliz askeri kantininde çalışmaktaydı – bu yerler NAAFİ olarak bilinmekteydi yani Navy, Army and Air Force Institute (Donanma, Ordu ve Hava Kuvvetleri Enstitüsü).
*** “Ben NAAFİ’de çalışırken, bir küçük bolibif ve birkaç patatesle tam 100 tane köfte yapabiliyodum” diye övünüyordu babam. “İngiliz askerleri benim köftelerime bayılıyordu. Herkes beni bolibifli köftelerime bayılıyordu…”
*** Bir gün babamla röportaj yapmaya karar verdim. Onu gerçekten de tanımak için büyük bir çaba harcadım. Öncelikle evde dikkat dağıtacak herhangi bir şey olmamasını sağladım. Televizyonu kapattım ve annemden kibarca, öteki odada kalmasını istedim. Biliyordum ki eğer annem yanında olmazsa, babam daha rahat olacaktı çünkü annem sürekli müdahele edip onu düzeltmeye meraklıydı.
*** Babama, “Bana NAAFİ’deki İngiliz kızlarını anlat” dedim. “Göz koyduğun birceez kız var mıydı orada acaba?” Babam bu soruma, “Evet, beğendiğim bir kız vardı” diye yanıt verdi, “ancak ailem onu onaylamıyordu. Ailem benim bir yabancıyla birlikte olmamı istemiyordu. Avustralya’ya gitmeye karar verdiğim zaman bu kıza benimle birlikte gelmeyi isteyip istemediğini sordum. ‘Benimle limanda buluş, benimle gel’ dedim ona. Bekledim, bekledim ama limana gelmedi… Böylece gemiye yalnız bindim ve Avustralya’ya geldim…”
*** Bu ne mühim bir itiraftı… Demek ki babam hormonları azan ve kalbine dokunan şeylerden etkilenen diğer genç adamlar gibi genç bir adammış bir zamanlar! Oysa ben onun annemle görücü usülü evlenmeyi gönüllü olarak kabul etmiş her zaman eski tarzda bir adam olduğunu sanıyordum. Birisine dair duyguları olduğu ve belki de kalbinin kırılmış olduğuna dair itirafı, ona bakış açımı değiştirecekti…
*** Bazan bir röportaj, bir tür itirafa dönüşebilir… Kimi zaman bir insan, herhangi bir gerekçeyle kendi ailelerinin dahi bilmediği şeyleri anlatmak ister. Elbette bu itiraflar iyi niyetle yapılmıştır ve hiçbir zaman sözkonusu kişiden ve/veya ailelerinden izin almaksızın bunları yayınlamam.
*** Bir keresinde yaşlı bir çiftle röportaj yapmıştım. Adamın karısı kahve yapmak için diğer odaya gittiğinde, bana doğru eğildi ve fısıldadı: “Biliyor musun Kosta, o, benim aşık olduğum ilk kız değildi” dedi. Elinden kaçırdığı diğer kızı anlatmaya koyuldu bana… Köyünden bir kızdı bu ve delicesine ona aşık olmuştu ancak kızın ailesi onu başka bir erkekle evlenmeye zorlamıştı. Elbette bu yaşlı adama bu bilgiyi yayınlamamaya söz verdim.
*** Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, bazı insanlar harika öykü anlatıcılarıdır. En iyi öykü anlatıcılardan biri George Mihail idi. George’la ilk röportajımı Ocak 2023’te yaşmıştım, tam 99 yaşındaydı. Evet, doğru söylerim. Tam 99 yaşında bir gençti bu adam. Hem de ne adam… İnanılmaz birisiydi… Yaşı düşünüldüğü zaman, hayatıyla ilgili hatırladıkları olağanüstüydü…
*** Ona, “Sana mobilya yapmayı, marangozluğu öğreten insan hakkında bilgi verir misin?” demiştim. O da şöyle demişti: “Ah evet. Kesinlikle yetenekli birisiydi. Ama aynı zamanda zalim biriydi. Adı Tumba idi ve dört sene boyunca onun çıraklığını yaptım. Kadokopya’da (şimdiki adı Zümrütköy – S.U.) ailesiyle birlikte kalıyordum fakat bana hiçbir zaman ödeme yapmadı. Bir müşteri teşekkür etmek için bana birkaç kuruş verse de Tumba Usta derhal bunları elimden kapardı. Yemek için üzün bile satın alamazdım. O kadar fakirdim. Tumba’yla ilk yılım korkunçtu. Bana hiçbir şey öğretmedi. Bunun yerine tarlalarda çalışmaya koştu beni. Ellerim ve ayaklarım sürekli şişiyor ve ağrıyordu. Çok acı vericiydi. Korno’daki ailemi çok özlüyordum. Henüz 12 yaşındaydım. Çok korkunçtu. Dört senenin sonunda Korno’ya eve dönmeme izin verildi. Tumba’nın yanında çok ızdırap çektim ama bana mobilya yapmayı öğretti. Aslında herşey yapabiliyordum: Pencereler, kapılar, mobilyalar, herşey…”
*** Hristos Horatta da bir diğer harika öykü anlatıcıydı… Şöyle diyordu: “Aşağı Arodez’de (Baf) yaşarken, kış aylarında evden kovalar içerisinde yanan kömür götürüp sınıfımızı ısıtmaya çalıştığımızı hatırlıyorum. Pazartesi günleri öğretmenimizin gözlerimize trahomaya yakalanmayalım diye damla damlattığını da hatırlıyorum. Aynı zamanda sıtmaya karşı acı bir ilaç içtiğimizi de hatırlarım. Kendi kaşıklarımızı okula götürürdük. Kusmayalım diye ilacı içtikten sonra bir parça ekşiyi ısırmamız söylenirdi bize…”
*** Baf’ın Strumbi köyünden 91 yaşındaki Eleni Epaminonda Pari’yle röportaj yaptığımda 1953 senesinde köyünün yıkılmasına yol açan zelzeleyi sormuştum. Son derece duygusallaştığını görmüştüm. “Korkunç bir gündü” diye anlatmıştı usulca. “Evimizin dışında, kucağımda bebeğim Yiorgios’la duruyordum. Dönüp evimize doğru yürümeye başladığımda, dipten gelen korkunç bir ses duydum ve evimizin sallandığını gördüm. Bebeğim hala kucağımdayken yere düştüm ancak bir incir ağacının köklerini yakalamayı becerdim. Çevremdeki toprak sarsılırken, incir ağacına tutunmayı başardım. O sabah Strumbi’de sekiz kişi ölecekti… Annesi Eleni’nin bir duvarın yıkılıp altında kalması ve ezilmesi sonucu öldüğünü farkedince küçük Kostaki’nin nasıl da çığlıklar atıp ağladığını asla unutmayacağım. Kostaki, depremden ötürü uyanmış ve dışarıya koşunca, annesinin yıkıntılar altındaki kanlı bedeniyle karşılaşmıştı… Bir bez parçası tutarak bağırıyordu, “Annem öldü, annem öldü” diye… Çok korkunç bir gündü…”
*** Strumbi’deki zelzeleyi hatırlayan bir diğer kadın da Kleopatra Papayeorgiu-Sofianu idi… “Zelzele köyümüzü vurduğunda ben henüz 14 yaşındaydım” diye anlatmıştı bana… “Sabah saat altıdan hemen sonrası olduğunu hatırlarım. Yukarıda yataktaydım ve uyandıydım çünkü demir yatağım sallanıyordu. Koşarak evimizden avluya çıkmayı başardığımı hatırlarım. Zelzele sadece 40 saniye sürdüydü ancak baktığınız her yerde korkunç bir yıkım yarattıydı. Theodora Teyzemin bitişikteki evine koşturduydum. Avluda durmuş ağlıyor ve çocuklarını çağırıyordu. Aniden korkunç bir ses çıktı ve dönüp baktığımda, evimizin çöktüğünü gördüm. Demir yatağım toz toprakla kaplanmıştı, yıkılan tavandan düşen parçaların altındaydı. Şanslıydım ki hayatta kalabildiydim. Sonra babamın bana çağıran sesini duydum ve koşup kollarına atladım. Onun sıcak kucaklamasını hala hatırlarım…”
*** Ağros köyünden Eleni Yeorgiu’ya (evlenmeden önceki soyadı Lutsios) eşi Nikos’la nasıl tanıştığını sorduğumda utangaç biçimde gülümsemiş ve yüzü kızarmıştı, bana yanıt vermeden önce… “20 yaşındaydım, babam bana Avustralya’da bulunan Nikos Yeorgiu adlı bir adamın kendisine mektup yazarak benimle evlenmek istediğini söylediğini söylediydi. Babam, cevap vermeden önce düşünmemi ve acele etmememi söylediydi. Babama baktım ve kendimden emin biçimde, “Ona gideceğim. Bu Nikos Yeorgiu’yla evleneceğim” dedim. Babam şoke olmuştu. “Acele etme. Lütfen acele etme ve kararını iyice düşün” diye yalvardı bana. “Düşünecek ne var baba?” diye kararlılıkla cevap verdim. “Avustralya’ya gideceğim ve Nikos’la evleneceğim….” Kararımı vermiştim…”
“Nikos’la evlenmeye neden bu kadar çabuk karar verdiydin?” diye sormuştum Eleni’ye. “Onu okuldan tanıyordum” diye cevap vermişti bana. “Benden beş yaş büyüktü ancak bir gün onların evinde ders yaptığımıda, onu gördüydüm. O sebeple derhal ‘evet’ dediydim. Annem, Avustralya’ya gitmemi istemezdi. Durmadan ağladığını hatırlarım. Ailem için çok zordu…” diyor Eleni. Onun duygusallaştığını görebiliyordum. “Annem bana sürekli olarak ‘Gitme, beni terketme’ diyordu. Ailem için çok zordu bu durum…”
*** Filippos Yuannu, İkinci Dünya Savaşı’nda Kıbrıs Gönüllüler Ordusu’na katıldığı zaman, İtalya’daki cephede neredeyse öldürülüyordu… “Savaş esnasında bir katırcıydım ben” diye gururla anlattıydı öyküsünü bana. “Korkmuyordum. Sık sık en önde katırlarımla birlikte cepheye gidiyordum, hem öte beri götürmeye, hem de ölülerle yaralıları alıp geri dönmek için gidiyordum. Günlerden bir gün etrafımda şiddetli bir savaş devam ederken katırlar korkmuştu. Onlarla ilerlerken aniden korkunç bir patlama oldu. Yere savrulduydum. Şarapnel parçalarından yaralandıydım ama çok şükür hayattaydım hala. İşte o zaman katırlarımdan birinin öldüğünü gördüm. Zavallı hayvan bir mayına basmış ve anında parçalanmıştı. Kampa geri dönmeyi başardım, orada tıbbi eğitim almış subaylar hızlıca sargı yaptılar bana ve birkaç gün sonra cepheye dönebildim…”
*** 2016’da Filippo’yla röportaj yaptığımda, onu gözyaşları içerisinde bırakan şey, İkinci Dünya Savaşı esnasında tanık olduğu korkunç olaylar değildi – 1947’nin kış aylarında meydana gelen bir olayı aktarırken duygusallaşmıştı. Baf’ın Neohorio köyünden Vasilya Hrisantu Mene’yle henüz evlenmişti ve soğuk bir kış günü Akama ormanında yakacak odun toplamaya gideceğinde, eşinin genç kardeşi Savva da onunla birlikte gitmek için ısrar ediyordu.
*** “Çocuğu beraber götürmek istemezdim” dediydi Filippos, titreyen bir sesle… “Fakat Savva durmadan yalvarıyordu bana. O kışın en soğuk günlerinden biri olduğunu hatırlarım ve çok kar yağıyordu. Akama’daki ormana girdiğimizde kar fırtınası yoğunlaştıydı. Sadece ben, babam Yuannu ve Savva vardı. Eşeklerimizin kuyruklarına tutunmak zorundaydık çünkü onlar ormandaki yolu biliyordu. Eşeklerin inanılmaz bir yön duygusu vardır. Karda düşe kalka ilerlerken, genç Savva uzakta bir dal gördü, eşeğin kuyruğunu bırakıp dalı almaya gitti. Ben daha onu durduramadan, çevremizdeki karların içinde kaybolup gitti. Babamla deli gibi onu aramaya başladık. “Savva! Savva!” diye bağırıyorduk ama cevap yoktu. Dehşet içinde kaldıydık. Kar fırtınasının ortasında onu sürekli aradık ancak bulamadık. Savva’yı bulamadık…”
*** Aradan neredeyse 70 sene geçmiş olmasına rağmen, Filippos’un yarası hala taptaze ve duygularını bastırmaya çalışarak susuyor. Gözlerinin yaşlarla dolduğunu görüyorum. Burnunu silip genzini temizledikten sonra bu üzücü hikayeyi anlatmaya devam ediyor: “Babamla beraber her yerde Savva’yı aradık fakat kar fırtınası daha da kötüleştiği için köye geri dönmekten başka seçeneğimiz yoktu. Dönüp yardım istemeliydik. O gün saatler boyunca onu aradık, ta ki küçük bir mağara oyuğunda onun donmuş bedenini buluncaya kadar. Donarak ölmüştü…”
*** Filippos genç bacanağının ölümü ardından şoka girdiğini anlattı bana, “Bugüne kadar da hala kendimi suçlarım” demişti bana fısıltıyla…
(Birinci bölümün sonu…)
(TALES OF CYPRUS’ta Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).
Miltiadis ve Panayota Neofitu, 1954'te Melburn'da düğün günlerinde...
Vasili ve Eleni Yeorgiu, düğün günlerinde...
Hristos Horatta'nın ailesi, onu Amerika'ya yolcu etmek üzere Mart 1950'de toplanmıştı...