"Yaraların Belleği"

Cenk Mutluyakalı


 

“Kim olduğumuzu sadece yaralarımızı kendimize tanık tutarak tayin edersek, yolumuz intikam ve hıncın sokaklarına çıkmaz mı?”
Yaşadığımız acılı hakikat içerisinde hepimiz bu soruya yanıt aramalıyız.
Hakkı abi (Yücel) gönderdi, "Yaraların Belleği" başlıklı denemeyi…
Psikiyatrist-şair-yazar Kemal Sayar'ın "Ölümden Önce Bir Hayat Vardır" adlı kitabından alınmış.
Defa defa okuyor, sorguluyor, gözümdeki buğuyu dağıtmaya çalışıyor, yaşadığımız derin yarılma içerisinde yeni bir umudun izini sürüyorum.

*  *  *

“Hayatımızda önemli saydığımız olayları unutmamak bize bir kimlik bahşediyor evet, ama bazen geçmişin dar odasına sıkışıp kalmak da düşmanlıkların harlı tutulmasına sebep olabiliyor.”
Toplum olarak tam da o “dar oda”ya sıkışıp kalmışız.
Kıbrıs ülkesinin bütününe bakarak düşünürsek, o dar odada sıkışan, toplumlarız.
Ne “dün”ün yıkıcı etkisinden kurtulabiliyoruz, ne de bugünün “kötürüm” ezberinden…

*  *  *


“İnsanlar gibi bazen toplumlar da ‘seçilmiş travma’larda tutuklu kalabilir.”
Buyurunuz, “öteki mahalle”den gelse dahi bu tarif bizi de anlatmıyor mu?
 

*  *  *

Evet, yapmamız gereken, anılara ve yıkıcı deneyimlere “onarıcı” bir etki kazandırmak.
“Hatırlayışı nasıl olur da kalıcı bir değere, toplumumuzu daha iyi bir noktaya taşıyacak bir güce dönüştürebiliriz? Hatırladıklarımızın ancak bir genel adalet ilkesine, bir politik ülkü veya bir ahlâkî düzene dönüşmesiyledir ki anılar onarıcı bir görev kazanır. O biricik hatıradan, çok incinip örselendiğimiz zamandan yola çıkarak değil, tam aksine bugünden oraya giderek ve orayı iyileştirmek isteyerek bunu başarabiliriz.”

*  *  *

Oysa…
O saplanıp kaldığımız geçmişten bugüne geliyor, iflah olmaz bir inatla yaşadığımız hayatları köreltiyoruz.
Üstelik de maskeli kalabalıkların, ütopyalarını ve vicdanını yitirmiş hırsı geziniyor içimizde…

*  *  *

"Yaraların Belleği"nde beni en çok etkileyen çığlık “umut”a dair tınılar oldu. Pesimist bir tonda onca yakınmayı yineleyen biri olarak, kendime de pay çıkarttım elbette…
“…bu yurdu daha güzel ve adil olarak yeniden kurma görevinin omuzlarımızda olduğunu fark edebilmeliyiz. Yarına dair umutlarımızı taze tutarak bunu yapacağız, ülkeyi korku kıskacına almak isteyenlere karşı açıklık ve özgürlüğü baş tacı ederek yapacağız, adaletin mücrimlerin yakasını asla bırakmayacağının bilgisiyle bunu başaracağız. Geçmişte susturulmuş, kendilerini hikâye etmelerine izin verilmemiş her kim varsa onun sözünü kendimize muhatap alarak, bir bellek ahlâkı ve adaletiyle başaracağız.”

*  *  *
“Geçmişe takılıp kalmak bir nostalji diktatörlüğüne esir düşmektir, biz geçmişle takıntılı biçimde uğraşırken, bugün elimizden kayıp gidiyor” diyor yazar…
Doğrusu çoğumuz o “diktatörlüğün” hapsindeyiz.
Daha iyi bir ülke için özgürleştirebilmeliyiz benliğimizi!
“İçimizdeki kor ateşin bu ülkeyi ısıtacak bir adalet ve sorumluluk bilincine dönüşmesini” sağlayabilmeliyiz.
Evet, adalet ve sorumluluk bilinciyle…
Bir de (yine Hakkı abiye selam olsun) “sahicilik” ve “samimiyet”le…
Ah nasıl da eksik, her ikisi…
 



Çalışan!


“Çalışan Gazeteciler Günü’nüz kutlu olsun” diye birkaç mesaj gelince!
Kimi belediye başkanları, polis, anlı şanlı işletmelerden üstelik…
Yeniden anımsatmak istedim.
“Burası Kıbrıs, Türkiye değil”
Her ne kadar kuşatma altındaysa, Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti dense de…
Ülkemiz Kıbrıs.

*  *  *

Çalışan gazeteciler günü, Türkiye’ye özgü bir gündür.
4 Ocak 1961’de Türkiye’de basın çalışanları için bir kanun yapılmış, 212 sayılı kanun…
Bu nedenle kutlanıyor(du).
Burada, yani Kıbrıs’ta, 212 falan yok!

*  *  *

Ayrıca Türkiye’deki meslektaşlarımıza 60’lı yıllarda verilen o “basın hakları” sonraki darbelerle geri alınmış zaten…
Ve bugünün Türkiyesi malum.
Gazetecilerin çoğu hapiste…
Olsa olsa “kodeste gazeteciler günü” kutlayacaklar.

*  *  *

11 Temmuz nasıl Kıbrıs’a özgü bir “BASIN GÜNÜ”yse, bir Kıbrıslıya ait ilk Türkçe gazete yayınlanmış adada…
Şimdi siz 11 Temmuz’da, Türkiye’de bir gazeteciye “Basın gününüz kutlu olsun” demiyorsanız eğer…
Deseniz de anlamayacak haliyle…
Şu “Çalışan Gazeteciler Günü”nü de Kıbrıs’a yansıtmaktan vazgeçiniz.

*  *  *

Yok o değil de, korkum şu, bir de “resmi tatil” talep edilecek, böyle giderse…
 



Cicili bicili

Birkaç kart gelmişti yılbaşında, ayırdım, yazamadım.
DEMTUR, “Bu yılbaşı hediyelerinizi sizlere iletmek yerine, Alsancak İlkokulu’na bağışta bulunarak çocuklarımızın eğitim hayatına katkı sağladık” demiş.
Creditwest, Kıbrıs Türk Eğitim Vakfı’yla birlikte 25 öğreniciye burs vermiş. Turkcell de bizler adına fidan dikmiş.
Umarım, hele de bize viski falan gönderenler de böylesi sosyal sorumluluk işleri yaparlar.
Ve hatta o cicili bicili kartların parasını dahi bu işlere bağışlarlar.
Eğitime, kültüre, çevreye, geleceğe…
 


Günün sonunda “dilenmek” vardır yine!

Ne kadar ilginç değil mi, senelerdir, Türkiye'den Kıbrıs'a yazılan programlar "Telefonda özelleştirme"yi bağırır.
Türkiye öyle yaptı.
Kamusal bir kurumu, özel bir şirkete sattı.
Ne oldu?
Battı!
Yeni mal sahibinin % 55 hissesini şirketin borçları nedeniyle 3 banka devraldı.
Geçen hafta “yurt dışından 500 milyon dolara kadar borç” aranıyordu.
Dileniyor anlayacağınız!
Hani "kamu hantaldır” deniyor ya!
Patron da "batabilir” pek ala!
Ayrıca "cebine girecek para"ya bakar, öyle toplumsal fayda falan ne umurunda…

*  *  *
Şimdi tüm bu yazdıklarım elbette kurumlarımızın iyi yönetildiği anlamına gelmiyor.
Ama anlamı şu:
Sattığınız zaman kurtulmuyorsunuz.
Daha iyi de olmuyor.
İyi yönetmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Siyasetçisi, sendikacısı, işçisi, emekçisiyle…
Satıp savmadan biz yönetmeliyiz ama şimdiki gibi değil.
Yoksa günün sonunda “dilenmek” vardır yine, üstelik toplumsal değerlerinizi de yitirerek.