Bir süredir uluslararası bütün aktörlerden gelen mesajlar, bu yaz aylarının Kıbrıs sorunu açısından hareketli olacağının işaretlerini veriyor.
Sadece Kıbrıs sorunu değil, aynı zamanda Kıbrıslı Türklerin vesayet sarmalının çözülmesi ya da daha ada düğümlenmesi açısından da önemli görüyorum önümüzdeki 6 aylık süreci.
Birbirinden bağımsız görünse de dolaylı olarak çözüm sürecindeki gelişmeler ve tavırlar, genel ve yerel seçimi de etkileyecek. Bu birleşen üzerinden de belki de Kıbrıslı Türklerin gelecek yıllarının fotoğrafını çekebileceğiz.
Ya ağlayacağız hep birlikte…
Ya da yeniden umutlanmak, dirilip ayağa kalkmak için bir motivasyon bulacağız.
Tarihsel olarak Kıbrıs sorunu hiçbir zaman tek başına ele alınmadı. AB-Türkiye ilişkileri üzerinden, NATO dengeleri ve enerji motivasyonları üzerinden hatta Ortadoğu gelişmeleri üzerinden hep ilişki kuruldu. Taşlar bu şekilde hareket ettirildi.
Son yıllar ise, sadece Kıbrıs’ın değil, aslında dünyanın geleneksel diplomasi ve siyasi kültürden ayrıldığı, başka bir döneme geçiş sürecinde yaşanan bir nevi delilik dönemine şahitlik ediyoruz.
Örneğin, bir dönem hatta hala Kıbrıslı Türklerin de en önemli motivasyonlarından biri olan AB üyeliği ve Avrupa değerleri, özellikle son yıllarda o kadar erozyona uğradı ki, bu sadece motivasyon rolünü yıpratmıyor, aynı zamanda o delilik düzenini pekiştiren ürkütücü bir de hal alıyor.
Bunun son örneğini, geçtiğimiz gün Avrupa Parlamentosu’nda “send them back” yani “onları geri gönder” sloganları eşliğinde göçmelerle ilgili ağır ihraç kararlarını da içeren yasanın geçirilmesi, AB tarihinde sadece kara bir leke değil, bundan sonraki dengeler açısından da son derece tehlikeli bir noktadır.
Parlamentodaki Sosyalist ve Demokratlar, AB tarihindeki en katı göç yasası olarak değerlendirilen yasanın çok değil daha birkaç yıl öncesinde kadar konuşulmasının bile akla gelmeyecek bir şey olduğuna işaret ediyor.
Çünkü aslında göçmen ve mülteci hakları konusunda öncülük yapmış, bu konuda geniş bir değerler silsilesi yaratmış bir kültürü var, AB’nin ve üye ülkelerin. Avrupa Birliği zaten, insan hakları odaklı bir değerler sistemi üzerinden kurulmuş ve bunu benimsemiş. Uzun yıllar da bu alanda yaratılan birlikle, kayda değer bir mesafe katedildiğini yadsımamak gerekir.
Dünyanın birçok yerinde merkezini kaybetmiş siyaset ve radikalleşen sağ, ağır ve faşizan bir ötekileştirme yaratıyor. Linç kültürünü besliyor ve faşizan güçlerin demokrasiye parmak sallayarak sindirmesine neden oluyor.
Biz kendi küçük coğrafyamızda bunun sayısız örneklerini geçtiğimiz 5 yıl boyunca çokça yaşadık.
Kullanılan dil, saygısız hatta görgüsüz denebilecek ama normalleştirilmiş üslup ve tavırlar aslında tam da bunun tezahürüdür.
Bizden çok önce başlayıp çok daha ağır ve derin seyreden Türkiye örneklerini zaten her gün kanımız donarak izlemiyor muyuz?
O yüzden çözüm müzakerelerinin gündeme bile gelmesini önemsiyorum.
Kıbrıslı Türklerin özüne dönerek halk iradesini eline almasının, kaybetmiş olduğu özgüvenini geri kazanmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Kıbrıs sorunu çok aktörlü bir sorun olsa da halk iradesinin önemini yaşayarak tecrübe ettik.
Tecrübe ettiğimiz bir başka deneyim ise, çözümsüzlük sürecine gömüldükçe, hak, hukuk, demokrasi ve adalet duygusundan da uzaklaştığımız…
Önümüzdeki aylarda iki seçim yapılacak. Birlikte ya da ayrı… Ekim’de ya da Aralık’ta…
Şekli ve zamanı ne olursa olsun, belirleme etkisine sahip olamasalar da süreç, muhalefet partilerini oldukça avantajlı konuma getiriyor. CTP belki tek başına iktidar olmaz, ancak yapılan hemen bütün anketlerin ortak verisi, ilk parti olacağı, yani bir hükümete başkanlık edeceği yönünde…
Muhtemelen bu yerel seçim süreçlerinde de benzer bir sonuç üretecektir.
Ama seçim sonuçlarından daha da önemlisi, oy veren ya da vermeyen bütün demokratların yeni süreci denetleyerek desteklemesidir.
Yeni sürecin en önemli görevi, yıllardır tartışa tartışa normalleştirdiğimiz türlü yolsuzluk, usulsüzlük ve sahtecilikle suç döngüsünün sonuna kadar üzerine gitmesidir.
Bu yaşananları normalleştiren anlayışın ortadan kaldırılması için çaba göstermesidir. Bu olmadan irade yaratmak, vesayeti gevşetmek mümkün olmaz.
Tabii ki kolay olmayacaktır. Belki bedel ödemek, zora girmek gerekecektir.
Ancak bilinmelidir ki, bu yolda gösterilecek kararlılık ve istikrar dayanışmayı ve desteği daha da güçlendirecektir.
Bugün Avrupa Birliği kendi varlığını yaratan değerlerden vazgeçme noktasında gelebiliyor. Ama bu döngü öyle ya da böyle değişecek.
CTP de demokrasi adında yola çıkan bütün örgütler de varlıklarının anlamı olan değerlerden vazgeçebilecek, bunların yerine başka birşey ikame edebilecek lükse sahip değiller.
Genellemeleri çok sevmesem de önümüzdeki 6 aylık süreci önemli bir kritik eşik olarak görüyorum. Seçmen sandıkta mesajını verecek. Daha önce sandıklarda gösterdiği gerçek iradenin gereğinin yerine getirilip getirilmediğini sorgulayacak.
O yüzden hem Kıbrıs sorunu tartışma süreçlerinde olası krizlerin nasıl yönetileceği ve süreçteki roller, hem de sandık sonrası gösterilecek irade, hepimizin kaderinde önemli bir rol oynayacak.
Türkiye’de CHP’nin yaşadıklarının otoriter ya da diktatöryel bir iktidarın sonucu olarak okumak eksik kalır.
Kendi sorumluluğunu görmemek, buna sırtını dönmek yaraların sarılmasının önündeki en büyük engeldir.
Bugün UBP’nin yaşadığı itibar katliamını da sadece birkaç açgözlü arasında paylaşılan menfaatler bütünü olarak görmek de eksik kalacaktır.
Benzer süreçleri CTP’nin de yaşamaması sadece seçim sürecine, sandığa ya da sonucuna değil, sonrasına ve temel değerlere hep birlikte sahip çıkmakla mümkün olacaktır.