Vazgeçmeden

Cenk Mutluyakalı

İnsan bir tutkunun peşinden koşmaktan vazgeçtiği zaman aslında yaşamaktan vazgeçiyor sanırım.
Çok yorulduğumuz anlarda diyoruz ya, “bundan sonda kendi hayatıma bakacağım, memleket yansa umurum değil…”

Öyle olmuyor.
O alevler sizin düşünüzü, kaygınızı, umudunuzu, yarınınızı da yakıyor.


İnsan bencilleştikçe ve kendi kabuğuna sığındıkça, tutkularını ve ütopyasını yitirdikçe, değiştirme iddiasından ve hayata olan yükümlülüğünden koptukça çürüyor.
Uğultusunda boğuluyor.

*  *  *

“Ne yapalım, denedik, olmuyor.”
En azından şu seçenek hep dipdiri duruyor: Vazgeçmemek!
İnadına düşlemek, “bir gün yeniden başlayacak ve çok farklı olacak, bu ülke, bu hayat, bu kavga.

Umut ve ihtimaller değil mi yaşatan insanı…
Göz göze gelebilmek…
Uyanabilmek yeniden…
Kavuşabilmek…
Kucaklayabilmek…
Özgürleşebilmek…
Tutunabilmek…
Yenebilmek kötülüğü…
Yaşayabilmek uçsuz, nefes nefese, sınırsız…

*  *  *

İnsanların hayallerini öldürmek zorunda bırakıldığı kirli bir çağda yaşıyoruz.
Yozlaşma değil sadece düşmanlaştırma çağı bu…
Kırık düşlerimizin üzerinde yürürken birbirimizi yargılıyoruz, birbirimizi anlamak yerine…
Birbirimizle kalmıyor, kendimizi de kandırıyoruz çoğu zaman…

Bile bile gülümsüyoruz sahte tavırlara, samimiyetsiz eylemlere, yalan hayatlara…
“Hiç uğraşamam” dedikçe…
Çürüyoruz…

*  *  *

Yeniden çocuk olacağımızı düşünüyorum, büyüdükçe… Yeniden el ele tutacağımızı ve henüz kimsenin bize yalanı, riyakarlığı, nefreti, düşmanlığı öğretmediği bir yere varacağımızı…

*  *  *

Hiçliğe karşı bir yarış bu…
İyinin yarışı, kötülüğe karşı…
Haysiyetin yarışı, onursuzluğa karşı…
Vazgeçmek yok…
Bir sabah, sınırsız bir ülkede uyanacağız.
Bir akşam yürüyeceğiz el ele, bir kumsalda, maviye doğru, iyileri anacağız, iyiliği, gün batımıyla söyleşerek…