Uzun gecenin ilk akşamında...

Ünal Fındık

 

Sosyal medyanın bu kadar aktif kullanıldığı bugünlerde yazılı basında köşe yazısı yazarak gündemi yakalamak çok mümkün olamıyor. Hele bugünkü gibi her an herşeyin değişebileceği kritik saatlerde bir gün sonrası için yazı yazmak gerçekten zordur. O nedenle siz bu yazıyı okurken yazının ilk akşam saatlerinde yazıldığını umarım unutmazsınız.

Doğal olarak ben de bu yazıyı yazarken Kıbrıs en kritik, en uzun gecesini yaşamaya hazırlanıyor. Bu gece çok ama çok uzun olacak. Sonuç ne isterse olsun tarih bu geceyi mutlaka yazacak.

Bu gece ya bir çerçeve anlaşması çıkacak, ya bir çerçeve anlaşmasına yaklaşılacak, ya da olumsuz senaryo müzakereler Guterres’e rağmen kopacak ve taraflar sabah sabah birbirlerini suçlamaya başlayacaklar.

Ben önceki akşam BM Genel Sekreteri Guterres’in dünkü görüşmelere katılmak için Crans-Montana’ya geri döneceği haberlerinin yayılması üzerine işin renginin değişeceği konusunda umutlandım.

Müzakerelerin 8 inci günü yani Guterres’in gelmesinden bir gün önce Rum tarafının önerilerini revize ederek yeniden sunması önemli bir gelişmedir. Akıncı ve Çavuşoğlu’nun, Anastasiadis’in revize edilmiş önerilerini “yeni birşey yok” biçiminde değerlendirmeleri pazarlık masasına oturacak kişiler için normaldir. Ama ben bu yeni önerilerin gerçekte yeni olduğunu ve belli konularda açılım getirdiğini düşünüyorum.

Anastasiadis’in mülkiyetle ilgili önerilerinde  “duygusal bağ”ın esas alınması” ve buna bağlı olarak kuzeyde kalacak mülklerde %100 olmamak üzere mülkün şimdiki kullanıcıya, iade edilecek topraklarda ise yine %100 olmamak üzere mülk sahibine öncelik verilmesi açılımı kuzeyde kalacak mülklerin nerdeyse %70-80’inin kullanıcılara kalması sonucunu doğuracaktır. Bence bu açılım süreç içinde kuzedeki mülk çoğunluğunun karşı tarafa geçebileceği endişelerini yerle bir ediyor.

Anastasiadis önerilerinde dönüşümlü başkanlığı da seçimin tek liste üzerinden yapılması şartıyla kabul edebileceğini söylüyor. Yani beklentilerin aksine “Güzelyurt’a karşılık dönüşümlü başkanlık” demiyor.

Ama bence asıl sorun bunlar değil. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi düğümüçözecek olan “Güvenlik ve Garantiler”dir. Bu konuda da yetki maalesef bizde değil. Türkiye’dedir.

Türkiye bu anlamda bir açılım yapabilir mi?

TC Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ilk önerilerinde bu konuda bir esneklik göstermiş ve “1960 Garanti anlaşmalarının aynen devamı” yerine “iki toplumun eşitliğine dayalı kurulacak olan federal devletin temel ilkelerine göre yeniden tartışılabileceğini” önermişti. Benim anladığım Türkiye yeni koşullarda garantileri müzakere etmeye ve yeni duruma göre yeniden değerlendirmeye hazırdır.

Bu da önemli bir gelişmedir. Ancak esas olan siyasi irade var mı, yok mu?

Bu uzun gecenin sonunda, belki yarına da uzatılabilir ama önümüzdeki saatler içinde bunu hepimiz göreceğiz.

Bütün taraflarda siyasi kararlılık varsa sonuç mutlaka çözüm yönünde olacak, yoksa 28 Haziran’da Crans-Montana’da  başlayan zirvenin başından bu yana tarafların “çöküşün sorumlusu ben olmayayım” yaklaşımı hala geçerliyse boşuna çabalamaktayız demektir.

Ben Kıbrıs sorununda bugüne kadar hep iyimser oldum. Hala aynı iyimserliğim devam ediyor. Bence artık sona yaklaşıyoruz. Çözüm uzanıp yakalayabileceğimiz kadar yakınımızdadır.

Ne olur bunu da küçük hesaplarla, “armudun sapı, üzümün çöpü” yaklaşımlarıyla heba etmeyin. Bu ülkeye, bu ülke insanına ve çözüm için canla, başla çalışan herkese yazık olur.